Mûsâ (a.s.)ın Hak Teâlâ'dan zâlimlerin galebelerinin sırrını sorması
1. bölüm / 61 · 4840 kelime · ~25 dk okuma
1802. Mûsâ dedi: "Ey iş yapıcı olan Kerîm; ey Rabbim, senin bir nefes zikrin uzun ömürdür!"
Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hitâben münâcâtında dedi ki: "Ey fâil-i mutlak ve ey bir nefes zikri âlem-i ma'nâda uzun bir ömür olan Allah'ım!" Bu beyt-i şerîfte الذاكر بين الغا فلين كالحى بين الميتين ya'ni, "Zâkir olan kimse gāfiller arasında, ölüler arasında diri gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ Hakk'ın zikrinden gaflet, ma'nâda ölüm ve Hakk'ın zikri ma'nâda ömür ve hayattır.
1803. Suda ve çamurda eğri-büğrü nakış gördüm; melâike gibi gönül bir i'tiraz etti.
"Su ve çamur"dan murâd, erkân-ı erbaadan olan vücûd-ı beşerdir. "Kejmej" lügatta "yeni söze başlayan ve doğru konuşmayan çocuk" ma'nâsınadır. Ve "kâf"ın zammı ve "mîm"in fethi ile "küjmej" "eğri söz" ma'nâsınadır. Burada "eğri büğrü" ma'nâsına gelir ki, murâd-ı şer'a muhâlif olan ahlâk ve efâldir. Ya'ni, "Vücûd-ı beşerde eğri büğrü ahlâk ve efâl nakışlarını gördüm; binâenaleyh gönül, benî Adem'in hilkati hakkında melâike tarafından vâki' olan i'tirâz gibi bir i'tiraz etti." Ya'ni, melekler sûre-i Bakara'nın ibtidâsında hikâye buyurulduğu üzere, "Yâ Rab, kan döken ve yeryüzünde fesâd yapan Adem'i halîfe mi yapacaksın?!" (Bakara, 2/30) diye Hakk'a suâl sormuşlar; ve bu suâl dahi ef'âl-i Hakk'a i'tirâz mâhiyetinde görülmüş idi. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de îzâh buyururlar. Hz. Mûsâ'nın suâli, zâlimlerin gālib olması sırrından ibaret olup, başka bir mes'ele olmakla beraber, bu da zımnen ef'âl-i ilâhiyyeye i'tirâz mâhiyetinde olduğundan, Mûsa (a.s.) suâlini mahzâ i'tirâz olmak cihetinden melâikenin suâline teşbîh buyurdu.
1804. Şöyle ki "Ne maksûd vardır bir nakşı yapmak ve ona fesâd tohumunu ekmek?"
Suâl budur ki, “Ne maksada müsteniddir beşerin nakş-ı vücûdunun yapılması ve sonra ona birtakım fesâd tohumları olan sıfât-ı nefsâniyyenin ekilmesi?"
1805. "Zulüm ve fesâd ateşini parlatmak, mescidi ve ehl-i mescidi yakmak?"
"Ve sonra bu sıfât-ı nefsâniyyeden ef'âl-i zulmiyye ve fesâdiyye ateşlerinin parlatılması ve mescidin ve ehl-i mescidin yakılması kezâlik ne maksada müsteniddir?"
1806. "Kan suyu ve irin suyu mayasına, "lâbe" için kaynama vermek?"
"Kan suyu ve irin suyu mayası"ndan murâd, hilkat-i beşerin etvârıdır. Zîrâ onun aslı, kan hülâsası olan menîdir ve menî dahi irin zümresindendir. Bunlar zikredilmekle, vücûd-ı beşerin mâye-i hilkatinin redâetine ve murdarlığına işâret buyurulur. "Lâbe" ilhâh ve tabasbus ma'nâsınadır. Burada, ihtiyâc-ı maîşetin te'mîni için ilhâh ve ısrârdır. Ve "cûş” mücadele-i hayât demek olur. Ya'ni, "Kan ve irin mayası olan vücûd-ı beşere mesâî-i dünyeviyye hu- sûsunda his ve basâret ve mücâdele-i hayât duygusu verilmesi ne maksada müsteniddir?"
1807. "Ben yakînen bilirim ki, aynı hikmettir; fakat maksûdum iyân ve rü'yettir."
"Ben ilm-i yakîn ile bilirim ki, yâ Rab bunların hepsi ayn-ı hikmettir; aslâ mahall-i i'tirâz değildir. Fakat benim suâlimdeki maksad, senin hikmetlerini âşikâre görmek ve ayne'l-yakîn mertebesine vâsıl olmaktır."
Ma'lûm olsun ki, bu suâlden Mûsâ (a.s.) a cehl ve şân-ı nübüvvetine nakîsa isnâdı lâzım gelmez. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hîn-i da'vette sırr-ı kaderden muhtecibdirler. Eğer öyle olmasa, da'vette kendilerine fütûr gelir. Ve nübüvvet ism-i Zâhir'e taalluk eder. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu suâli ile sırr-ı kadere vukūf taleb etmiştir. Bu mes'elenin tafsilâtı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'dedir. Ve sırası geldikçe âtîde îzâh olunacaktır.
1808. "O yakîn bana "Sus!" der; rü'yet hırsı bana "Hayır, kayna!" der."
"O ilm-i yakîn ben bu suâli ederken bana "Sus!" der. Halbuki rü'yet ve ayne'l-yakîn mertebesine vusûl hırsı ve arzûsu bana, "Hayır susma, kayna ve suâllerine devam et!" der." Nitekim İbrâhîm (a.s.) tarafından da bu hâl vâki' olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyet-i kerîmede beyân buyurulur: `وإذ قال ابراهيم رب أُرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي` (Bakara, 2/260) ya'ni "Vaktâki İbrâhîm (a.s.) dedi: Yâ Rab sen ölüyü nasıl diriltirsin? Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "İnanmıyor musun?"Hz. İbrâhîm: “Evet inanıyorum; fakat kalbim mutmain olmak için taleb ediyorum" dedi." Ve böyle bir suâl Üzeyr (a.s.)den dahi vâki' oldu.
1809. "Melâikeye kendi sırrını gösterdin ki, böyle bir bal zehire değer!"
"Nûş"kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada bal demektir. Ve "bal"dan murâd dahi insân-ı kâmildir. “Nîş" kelimesinin dahi birkaç ma'nâsı vardır. Burada "zehir" demek olup; murâd benî Âdem'in zulüm ve fesâdıdır. Ya'ni "Yâ Rab, melâike yeryüzünde kan döken ve zulüm ve fesâd yapan Âdem'in halîfe olarak yaratılmasındaki sırrı senden sordular; sen dahi Âdem'in bilcümle esmâ-i ilâhiyyene mazhar olup, onları kendi nefsinde zevkan bildiğini beyân ederek, Adem senin sırrın olduğunu onlara gösterdin. Ve melâike bu sırra vakıf olduktan sonra anladılar ki, bal mesâbesinde olan böyle bir insân-ı kâmil, zehir mesâbesinde olan benî-Âdem'in zulüm ve fesâdına değer ve tekabül eder. Zîrâ insân-ı kâmil, yeryüzünde kan döken ve zulüm ve fesâd yapan benî Âdem efrâdı arasından çıkar. Bu beyt-i şerîfte, الإنسان سرى ya'ni, "İnsan benim sırrımdır" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.
1810. "Adem'in nûrunu melâikeye aşikâre arz ettin; müşkiller zâhir oldu."
"Adem'in nûru"ndan murâd, kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeye olan ilm-i zevkîsidir ki, bu cem'iyyet-i esmâiyye melâikede yoktur. Onlarda Sübbûh ve Kuddûs ve emsâli isimlerin ilm-i zevkîleri vardır. Binâenaleyh onlardan ma'siyet sâdır olmaz. Ve binnetîce Gaffâr ve Gafûr isimlerinin mahall-i tecellîsi de olamazlar. Benî-Adem'e mahsûs olan esmâ-i sâire de böyledir. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: `قال يا آدم أنبئهم بأسمائهم فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِني أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَ أَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ` (Bakara, 2/33) ya'ni "Hak Teâlâ buyurdu ki: "Yâ Adem, o melâikeye isimlerini bildir!'"
Vaktâki Adem onlara isimlerini haber verdi, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Ben size demedim mi ki, muhakkak ben göklerin ve arzın gaybını bilirim ve sizden zâhir olan şeyi ve sizden mektûm olan şeyi bilirim!" İmdi, melâike Adem'in bu ihbârından anladılar ki, Adem kendilerinin mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye zevkinden haberdar olduğu gibi, onların bî-haber oldukları esmâ-i ilâhiyyenin ezvâkına da vâkıftır. Bu sûretle nazarlarında Adem'in nûr-ı ilim ve ma'rifeti zâhir oldu ve Adem'in halîfe olarak hilkatindeki meçhûl kendilerine inkişaf etti.
1811. "Senin haşrın söyler ki, "Ölümün sırrı nedir?"; meyveler söyler ki, "Yaprağın sırrı nedir?"
Ya'ni, "Ölümün altında gizli bir haşir ve cem' mevtını vardır ki, orada her ferdin meyve-i a'mâli neşr olunur. Ve bu haşir ve neşir mevtını zâhir olunca, ölümün sırrı meydana çıkar. Ve kezâ meyveler yaprakların altında müstetirdir. Vaktâki yeşil yapraklar arasında meyveler zâhir olur, ağaçların böyle yeşil yapraklar ile müzeyyen olmasının sırrı ve hikmeti anlaşılır."
Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Bu beyt-i şeriften i'tibâren, خفت الجنة beytine kadar olan ebyât, Mûsâ (a.s.)ın Hak Teâlâ'ya cevabıdır. Ve bu cevabın hülâsası budur ki, her bir kemâl üzerine bir noksanlık terettüb eder. Meselâ noksanlık ve fenâlıktan ibaret olan ölümün sırrını anlamak istersen, haşre nazar et! Zîrâ eğer ölüm olmasa idi, haşirde olan rü'yet-i Hak ve diğer cennetin ni'metleri bulunmaz idi. Ve noksanlık ve kötülük olan zâlimlerin galebesi ve onların zulümleri de Hak'tan mü'minlere rahmettir."
1812. Kanın ve menînin sırrı, Adem'e mensûb histir; her ziyâdeliğin evveli nihayet eksikliktir.
Kezâ kanın ve menînin tahtında müstetir sır vardır. O sır da, Adem'in hiss-i hayvânîsidir. Ya'ni, kandan ve menîden, bunların mertebesinden daha mükemmel ve ziyâde olan bir insanlık mertebesinin hiss-i hayvânîsi peydâ olur. Binâenaleyh her ziyâdeliğin evveli noksanlıktır. Nitekim haşir ve neşir mertebesi ziyâdeliktir; ve bunun evveli, eksiklik olan ölümdür. Ve kezâ vücûd-ı insânînin evveli kan ve menîdir ki, o eksikliktir; ve sonu insanlık ve ziyâdeliktir.
1813. Levhi evvelâ bî-vukūf yıkar; ondan sonra o onun üzerine harfler yazar.
Ya'ni, "Kâtib yazı tahtası üzerine bir şey yazacağı vakit, evvelâ bilâ-tevakkuf tahta üstündeki yazıları siler. Bu eksikliktir. Ondan sonra onun üzerine yazacağı yazıları yazar. Bu ziyâdeliktir. Nukūş-ı kâinât dahi bu kāideye tâbi'dir. Her fâsidin zımnında bir kâin zâhir olur. Onun için bu mertebe-i şehâdete "âlem-i kevn ü fesâd" derler. Bir taraftan bozulur, bir taraftan yazılır."
1814. Kalbi kan eder hakîr göz yaşlarından; ondan sonra onun üzerine esrâr yazar.
خون کند دلرا da کند in faili Hak'tır. Ya'ni, "Bu misâllere mutâbık olarak Hak Teâlâ ba'zı kullarının kalbini kan eder ve göz yaşları döktürür ve ağlatır; ondan sonra o göz yaşlarından levha-i kalb üzerine esrâr-ı ilâhîsini ve ulûm-ı ledünnîsini yazar. Kalbe müstevlî olan hâl-i gafletin silinip kan olması eksikliktir; ve onun üzerine sonra esrâr ve ulûm-ı ledünnî yazılması ziyâdeliktir."
1815. Levhi yıkamak vaktini tanımak lazımdır; zîrâ onu bir defter yapmak isterler.
"Bir levhi sildikleri vakit, anlamalıdır ki o levh üzerine yeniden yazı yazacaklardır."
Ma'lûmdur ki, zamânımızda üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıdı tekrar kullanmak mümkin değildir. Fakat zamân-ı Hz. Pîr'de, kullanılan kâğıtlar kalın ve cilâlı ve mürekkebler gayr-i sâbit olduğundan, üzerine yazı yazılmış olan kâğıtları süngerler ile silip tekrar kullanırlar idi. Ve biz böyle kâğıtları çocukluğumuzda mektebde "karalama" ta'bîr olunan yazı meşkinde kullanır idik. Ve yazdığımız karalamaları muallime gösterdikten sonra, silip tekrar o kâğıda ertesi günkü meşkimizi yazar idik. Bu beyt-i şerîfte bu ma'nâ beyân buyurulur. Rûh-ı ma'nâ, bozulan bir şeyin yerine yenisi geldiğini beyândır.
1816. Vaktaki bir evin temelini atarlar; evvelki binayı sökerler.
1817. Sonunda mâ-i cârî çekmen için, yerin dibinden çamuru çıkarırlar.
"Evvelâ toprağı delip kuyuyu kazarlar; sonra sen sızan suyu kovalar ile çekersin." Bu misâlde iki ma'nâ mündemicdir. Birisi, arzın sathını bozarsın, netîcesinde yeni bir hâl peydâ olur ki, kuyu ve sudur. İkincisi, kuyuyu kazıp suya vâsıl olmak için zahmet çekersin ve netîcede sa'yinin semeresi olan suyu elde edersin.
1818. Çocuklar hacamattan çok ağlarlar; zîrâ onlar işin sırrını bilmezler.
Ya'ni, "Hacamatta iğne acısı ve kan akması vardır. Sûret-i zâhirede bunlar iyi şeyler değildir. Fakat bu fenâların zımnında, iyi olan muhafaza-i sıh- hat vardır. Fakat çocuklar bu işin sırrını bilmedikleri için, feryad edip ağlarlar." İşte ölüm de böyledir. Çocuk mesâbesinde olan ehl-i gaflet, ölümün sırrını bilmedikleri için, sûret-i zâhiri fenâ olan ölümden feryâd ederler. Ve zalemenin zulmü de, hacamat mesâbesindedir. Ehl-i gaflet zulümden feryâd ederler; onun zımnındaki sırdan âgâh değildirler.
1819. Adam ise hacamatçıya altın verir; kan içici iğneyi okşar.
"Hacamatın sırrına vakıf olan büyük adam, çocuklar gibi feryâd etmez; hacamatçının hizmetini takdîr edip, ona ücret olarak para verir ve hacamat âletinin hüsn-i muhafazasında dikkatle hacamatçıya muâvenet eder. Bunun gibi, esrâra vakıf olan ârif-i billâh, hacamatçı mesâbesinde olan zâlimlere buğz etmez, vazîfelerini takdîr eder. Zîrâ mü'minler zâlimlerin zulümleri sebebiyle merâtib-i ulyâya terakkî ederler. Nitekim hadis-i şerifte, أجركم بقدر تعبكم ya'ni "Sizin ecriniz meşakkatiniz kadardır" buyurulur.
1820. Hamal ağır yük tarafına koşar; yükü başkalarından kapar.
"Zî" burada taraf ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir.
1821. Yük için hamalların kavgasını gör; işte kârın ictihadı böyledir, gör!
"Hamalların ağır yükleri birbirinden kapıp nakletmek için yaptıkları kavgaları gör ki, bunlar hep ücret kazanmak için yapılan sa'y ve ictihaddır!" Hind nüshalarında ikinci mısra' همچنین است اجتهاد مرد دین suretinde vâki'dir. Ma'nâsı, "Din adamının ictihâdı da böyledir" demek olur. Ya'ni ehl-i dîn, lezzet-i ebediyye için riyâzet ve mücâhede yükünü çekerler.
1822. Çünkü ağırlıklar rahatın esasıdır; acılar da ni'metin pîşvâsıdır.
"Zîrâ hizmetin ağırlıkları ve zahmetleri, sondaki râhatın temelidir ve hayatta çekilen acılar da sonda gelecek olan ni'metin rehberidir." Hind nüshalarında, اساس راحتست yerine, اساس رحمتست vâki'dir ve maksad aynı ma'nâdır.
1823. Cennet bizim mekrûhlarımız ile örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizden örtüldü!
Bu beyt-i şerîf, Meşârık'ta Ebû Hureyre (r.a.)tan mervi olan حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات ya'ni, "Cennet mekrûhât ile örtülmüştür ve cehennem şehvet ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfinden menküldür. Ve “mekârih"ten murâd, nefsin kerîh gördüğü şeylerdir ki, onlar, musibetlere sabır ve açlık ve fakr ve riyâzât ve ibâdât ve küffâr ile harb ve sadaka vermek ve zekât vermek ve emsâli şeylerdir. Ve nefis bunlardan hazzetmez. Ve âlem-i ma'nâda ve hakîkatta bunların hepsi mahmûd ve müstahsen şeylerdir. Ve bunların aksi olan şeyler, nefsin şehvetleri ve arzûlarıdır ki, her birisi muhâlif-i akıl ve insâniyyet olup, âlem-i ma'nâda ve hakîkatte mezmûm ve cem'iyyet-i beşeriyyenin dünyâda belâsı ve âhirette her bir ferdin azabıdır.
1824. Senin ateşinin tohumunun mayası taze daldır; ateşin yanmışı kevserin karînidir.
Ya'ni ateşin mayası odundur; ve odunun tohumu ve aslı tâze ve yeşil daldır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَحْصَرِ نَاراً (Yâsîn, 36/80) ya'ni, "Öyle Allâh Teâlâʼdır ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaptı!" buyurur. "Tâze dal"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyeden her biridir ki, arzûsunu verdikçe her an tâze ve neşv ü nemâdadır; asla kurumak bilmez. Ve cehennem ateşinin mayası olan a'mâl-i kabîha ve seyyie odunlarını ihzâr eder. "Ateşin yanmışı"ndan murâd, nefsinin arzûlarına muhalefet ateşiyle yanan mücâhid ve riyâzet-keştir ki, onun bu mücâhede ve riyâzet ateşleri içinde yanması, kendisinin Kevser'e, ya'ni niam-i uhreviyyeye mukārin olmasına sebeb olur.
1825. Her kim ki zindanda mihnetin karînidir, o bir lokma ve şehvetin cezasıdır.
Bu beyânâtın delîl-i zâhirîsini istersen, dünyada birçok misâlleri vardır. Birisi nefsinin arzusunu tatmîn için hırsızlık ederse, zâbıta onu tutup mahkemeye verir; mahkemede habsine hükmolunur. Binâenaleyh o kimse bir lokmanın ve şehvetin cezâsını, elem-i habse mukārenetle çeker.
1826. Her kim bir köşkte bir devletin karîni ise, o bir cengin ve mihnetin cezasıdır.
Makām-ı riyâsette ve köşklerde zevk u safânın karîni olan her bir kimse, bir harbde türlü türlü meşakkatler çekerek muzaffer olmuştur. Bu devlet ve zevk u safâ onun mükâfâtıdır.
1827. Her kimi altın ve gümüş ile ferd gördün ise, bil ki kesb etmekte sabretti.
Zenginlikte teferrüd etmiş bir kimseyi görürsen, bil ki kazanmak husûsunda türlü türlü meşakkatlere göğüs gerip sabretti.
1828. Onun gözünün geçişi olduğu için, sebebsiz görür; sen ki histesin, sebebe kulak tut!
Ya'ni, ârif-i billâhın his gözü sebebi görmekten geçmiş ve kalb gözüyle her şeyi müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ın kazâ ve kaderiyle görmekte bulunmuş olduğundan, sûret-i zâhirede esbâba merbût görünen şeyleri, o ârif sebebsiz olarak vâki' olmuş görür. Fakat mâdemki senin his gözün henüz fa'âldir ve kalb gözün kördür, binâenaleyh sen sebebe kulak tut ve dünyevî ve uhrevî umûrunda esbâba teşebbüs et ve meselâ nafaka tedariki hususunda ârif-i billâhı taklîd edip, "Rezzâk-ı hakîkî Hak'tır" diyerek tenbel tenbel oturma! Sonra aç kalırsın ve netîcede Hakk'ın rezzâkıyyetini de münkir olursun. Ve kezâ âhiretin için dahi şer'in gösterdiği yolda sa'y et! Velhâsıl, tabîat hükmü altında olanlara hayât-ı sûriyyede sûret-i kat'iyyede murâdının esbâbına teşebbüs etmek lâzımdır.
1829. O kimse ki onun canı tabâyi'den hariçtir, sebebleri yırtmak mansıbı onun lâyıkıdır.
Ma'lumdur ki, tabîat ve unsuriyyât âleminde birtakım süretlerin husûlü, müteselsil esbaba merbûttur. Meselâ meyve ağaçtan; ve ağaç çekirdekten; ve çekirdek meyveden husûle gelir. Bunlar birbirinin vücuduna sebebdir. Binâenaleyh bu âlem-i tabîatta hayât-ı tabîiyye ve unsuriyye ile yaşayanlar meyve istedikleri vakit bu sebeblere teşebbüs etmek lâzım gelir. Fakat bu ha- yât-ı tabîiyye ve hayvaniyye bağlarından kurtulup, hayât-ı rûhâniyye ve melekiyye ile yaşayanlar, bu esbâb-ı tabîiyyeyi yırtarlar ve istedikleri zaman bu sebeblerin te'sîri olmaksızın meyve çıkarırlar. Bu sebebleri yırtmak mertebesi, rûhları tabâyi' bağlarının hâricine çıkmış olan zevâtın lâyıkıdır. Onların murâdâtı, bu tabîatın bâtını olan Hak cânibinden hâsıl olur.
1830. Enbiya mucizelerinin pınarını, sudan ve ottan değil, sebebsiz görür.
[1844] Bu zevki kendi nefsinde müşâhede eden, enbiyânın mu'cizelerinin pınarını ve menba'ını su ve ot gibi vesâit-ı tabîiyyeden değil, bu sebeblerin hâricinde olarak doğrudan doğruya o tabîatın bâtını olan Hak'tan görür. Ammâ nefsinde bu zevk hâsıl olmayan kimse, mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyânın menba'ını bir türlü tabîat çeşmelerinin hâricinde göremediklerinden, kimi te'vîl ve kimi inkâr cihetine giderler.
1831. Bu sebeb hekîm ve hasta gibidir; bu sebeb çerâğ ve fitil gibidir.
Meselâ açlığın def'ine sebeb taâmdır. Binâenaleyh sebeb olan bu taâm hekîm gibi ve aç olan da hasta gibidir. Ve kezâ odanın aydınlanmasına sebeb kandîldir. Ve kandîlin vücûduna da sebeb onun fitilidir.
1832. Gece çerağına yeni bir fitil bük; güneşin çerağını bunlardan pak bil!
"Gece"den murâd, zulmet-i tabiiyye-i beşeriyyedir. "Çerâğ"dan murâd, hayât-ı hayvâniyyedir. "Yeni fitil"den murâd, her acıktıkça alınan gıdâdır. "Güneşin çerâğı"ndan murâd, halîfe-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Bu zulmet-i tabiiyye-i beşeriyye içinde hayât-ı hayvâniyyenin parlamasına ve kuvvetine sebeb olan fitil mesâbesindeki gıdâyı ihtiyaç nisbetinde almakta tekâsül etme! Zîrâ sen henüz tabîat hâricine çıkıp, âlem-i hakikata uçamadın." Nitekim Hafız-ı Şîrâzî buyurur: "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nerede sefer edebilirsin?" Fakat çerâğ-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin bu gibi esbâb-ı tabîiyyeye ihtiyacı yoktur. Onların أبيت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinden mîrâsları vardır.
1833. Git evin tavanı için samanlı çamur yap; feleğin tavanını samanlı çamurdan temiz bil!
"Hâne"den murâd, vücûd; ve onun tavanından murâd, mahall-i akıl olan dimâğ; ve "samanlı çamur"dan murâd, gıdâ-yı sûrîdir. "Feleğin tavanı"ndan murâd, arşî olan rûhtur. Ya'ni, “Hâne-i vücudunun tavanı mesâbesindeki dimâğını, samanlı çamur mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrî ile takviye et! Zîrâ orası mahall-i akıldır. Ve akıl, kendisine teklîf-i ilâhî vâki' olan bir ni'mettir. Aklının kuvveti nisbetinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi anlamaya çalış! Çün-kü sen henüz mertebe-i cismâniyyettesin ve mertebe-i rûhâniyyeye vâsıl olmadın. Mertebe-i rûhâniyyeye vâsıl olduğun vakit, artık bu samanlı çamur mesâbesindeki gıdâ-yı sûrîye ihtiyacın kalmaz. Ve mertebe-i rûhâniyye, mertebe-i unsuriyyenin feleğidir. Ve o feleğin tavanı olan mertebe-i rûhâniyyeyi gıdâ-yı sûrîden temiz bil!"
“Hân” Burhân-ı Kâtı'da "hâne" ma'nâsına gösterilmiştir. Ankaravî nüshasında خوان vaki'dir. Fakat Hind nüshaları müreccah görünür.
1834. Ah ki, vaktaki bizim dildarımız gam yakıcı oldu, gecenin halveti geçti ve gündüz oldu!
Ya'ni, "Bizim ma'şûkumuz olan Hak, bizim iftirâk gamımızı yakıcı oldu; zulmet-i tabiiyye içindeki yalnızlık ve halvet, ya'ni ma'şûkumuzdan ayrılığımızın gecesi geçti ve hakîkat güneşi doğup gündüz oldu ve bu hakikat güneşinden nûr alan ay mesâbesindeki rûhumuz cilvelenemez oldu." Bu beyt-i şerîf, insân-ı kâmilin zevkine âid olup, tecellî-i zâtî vukü'una işâret buyurur.
1835. Aya gecenin gayrinde cilve olmaz; dil-hâhı gönül derdinden gayrinde isteme!
Zîrâ ay mesâbesindeki rûh, ancak zulmet-i tabîiyye ve beşeriyyede cilvelenir; ve o vakit ondan esbâb-ı tabiiyyeyi yırtmak halleri vâki' olur. Gönlün murâdını ancak gönül derdinde iste. Zîrâ hakîkatta kalbin ârâm ve râhat edebileceği bir murâdı vardır ki, o da vuslat-ı Hak'tır. Ondan başka hiçbir murâd ile mutmain olamaz. Ve hakîkatte kalbin derdi ve ıztırabı da ancak budur. Binâenaleyh kalbin murâdı ancak onun derdinde mündemiştir.
1836. İsa'yı terk edip eşeği beslemişsin; şübhesiz eşek gibi perdenin haricindesin!
"Îsâ"dan murâd rûh; ve “eşek"ten murâd, rûhun merkebi olan cisimdir. "Hâric-i perde"den murâd, eşek ahırı mesâbesinde olan tabîat ve unsuriyyet âlemidir. Ya'ni, "Sen rûhuna hizmet etmeyi terk edip, eşeği beslemekle meşgûlsün. Bu sebebden şübhesiz eşeklerin ahıra bağlanması kabîlinden olarak, tabîat ve unsuriyyet ahırında bağlı kalmışsın!"
1837. İlim ve ma'rifet Îsâ'nın tâli'idir; eşeğin tâli'i değildir. Ey kimse, sen eşek sıfatlısın!
Hakikat güneşinden ilim ve ma'rifet nûrunu almak, rûhun tâli'i ve isti'dâdıdır; cismin ve rûh-ı hayvânînin isti'dâdı ve tâli'i değildir. Ey esîr-i nefs olan kimse, sen sıfât-ı nefsâniyyenin galebesi sebebi ile eşek sıfatlı olmuşsun!
1838. Eşeğin nâlesini işitirsen sana merhamet gelir; imdi bilmezsin ki eşek sana eşeklik emreder!
Eşek mesâbesinde olan nefsinin hitâblarını ve ilkāâtını dinlersin ve ona acıyıp her istediğini verirsin. Halbuki eşek nefsinin sana dâimâ eşeklik emrettiğinden gaflet içindesin. Sen ise bunları insanlığın levâzımından addedersin!
1839. Îsâ'ya merhamet et ve eşeğe etme; tab'ı aklının üzerine server yapma!
Binâenaleyh, rûhuna acı ve eşek nefsine merhamet edip her istediğini vermekten vazgeç; tabîat-ı nefsâniyyeyi rûhun sıfatı olan akıl üzerine hâkim ve reîs yapma!
1840. Tab'ı bırak, tâ ki zâr zâr ağlasın; sen ondan al ve canın borcunu öde!
Tabîat-ı nefsâniyyeyi terk et ve nefsin arzûlarını verme! Nefis o mahrûmiyetten dolayı varsın feryâd etsin. Sen onun kuvveti olan rûh-ı hayvânîyi, rûh-ı insânîye âid vazâifte kullan ve bu canın mûcidine karşı olan borcunu öde.
1841. Senelerce eşek sürücü idin, yeter! Zîrâ ki eşek sürücü eşekten geride olur.
Senelerce eşek mesâbesinde ve rûhunun merkebi olan cismi istediği tarafa sürüp ona hizmet ettin, artık yeter! Çünkü eşek sürücünün mevki'i ve vaz'iyyeti eşeğin arkasında olur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri nefsânî kimseler hakkında أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ (A'raf 7/179) ya'ni “Onlar hayvânât-ı ehliyye gibidir; belki onlar daha şaşkındır" buyurur.
1842. أخرون den onun muradı senin nefsindir ki, o âhirde ve senin aklın evvel gerektir.
Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre ve Huzeyfe (radıyallâhu anhümâ) hazretlerinden mervî olan, kadınlar hakkındaki أخر وهن حيث أخرهن الله ya'ni, Kadınları geri bırakın; çünkü Allâh Teâlâ onları geri bıraktı." Ya'ni "Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُنَا ِفقِينَ وَالْمَنَا فَقَات ["Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, münafık erkekler ve münafık kadınlar"] âyetlerinde ve emsâli âyetlerde kadınları erkeklerden sonra zikreyledi" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Fukahâ bu hadis-i şerîften, namaz saflarında kadınların geride bulunmaları ma'nâsını almışlardır. Cenâb-ı Pîr ise bu teahhuru, lisân-ı işaretle nefse râci' tutarlar. Zîrâ nefis müennes ve akıl müzekkerdir. Ya'ni "Hayât-ı dünyeviyyedeki umûrunda nefsini ve onun huzûzâtını geride bırak ve aklı ve aklın haz ve zevki olan ulûm ve maârifi ileriye geçir!" demek olur. Burada "akıl"dan murâd, "akl-ı maâd"dır, "akl-ı maâş" değildir. Zîrâ akl-ı maâş nefsânî olan akıldır.
1843. Bu alçak akıl eşeğin hem-mizācı olmuştur; onun fikri bu ki, ele nasıl alef getirsin.
Bu mertebesi aşağı olan akl-ı maâş eşek ile bir mizâcdadır. O akl-ı maâş dâimâ emr-i maîşet fikrindedir ve dâimâ hazz-ı nefsi düşünür. Zîrâ bu akl-ı maâş nefs-i emmârenin muînidir.
1844. O İsa'nın eşeği gönül mizacını tuttu; akıllerin makāmında menzil tuttu.
"Îsâ'nın eşeği"nden murâd, “nefs-i mutmainne"dir. Ya'ni, "Nefs-i mutma- inne gönül meşreb ve mizâcındadır. Gönül, nûr-ı ilâhîyi kabûle müstaid oldu- ğu gibi, o nefis de nûr-ı Hak'la münevverdir. Binâenaleyh onun menzili ve mahall-i sükûnu, âkıl olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın makāmındadır; ve o makām dahi itâat-ı Hak'ta istikāmet ve sebât makāmıdır."
1845. Zîra ki akıl galib ve eşek zaîf oldu; kavî süvârîden eşek nahîf olur.
Îsâ'nın eşeğinin gönül mizâcını tutmasının sebebi budur ki, rûh-i insâ- nînin sıfatı olan "akl-ı maâd" gālib oldu; ve kuvvetli binici olan rûh tasarru- fa başladı; "nefs-i emmâre" zaîf ve rûha mutî ve münkād oldu. Binâenaleyh o nefis artık fenâlık mertebesine sukūttan mutmain oldu. Zîrâ süvârî kavî ve mutasarrıf olunca, eşek nahîf olur ve harunluğu ve serkeşliği gider.
1846. Ey eşek kıymetli, senin aklının zaîfliğinden bu pejmürde eşek ejderha ol- muştur!
Ey nefs-i emmâre mertebesinde kalan kimse, senin akl-ı maâşının za'fın- dan, bu pejmürde ve revnaksız nefis gittikçe serkeş olup, ejderhâ gibi müd- hiş bir hâl kesb etmiştir!
1847. Eğer İsa'dan gönlün hasta olmuş ise, yine ondan sıhhat erişir, onu bı- rakma!
Ankaravî hazretleri ile Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Îsâ"dan murâd, ârif-i kâmil olduğunu beyân etmişlerdir. Fakat yine Hind şâ- rihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Îsâ"dan murâd, akl-ı ma- âddır." Her ne kadar Velî Muhammed ebyât-ı lâhikaya mutâbakatı olduğundan bahisle, "arif-i kâmildir” demiş ise de, ebyât-ı sabıkaya irtibâtı uzaktır. Binâenaleyh her iki mütâlaaya göre ma'nâ böyle olur: Ya'ni, "Akl-ı maâd her ne kadar seni huzûzât-ı nefsâniyyeden men' ettiği ve ağır gelen mücâhede ve riyâzet ve Hakk'a itâat tarafına çevirdiği için kalbin hasta ve mağmûm olmuş ise de; senin emrâz-ı ma'neviyyene yine ondan sıhhat erişir. Binâenaleyh sen o "akl-ı maâd"ı bırakma!" Yâhût “Îsâ (a.s.) gibi mertebe-i rûhâniyyette sabit olan insân-ı kâmilin terbiyesinden ve emrettiği mücâhedât ve riyâzâttan kalbin münkesir olmuş ise, yine sana ondan sıhhat-i ma'neviyye erişir, onun eteğini bırakma!"
1848. Ey hoş nefesli Mesîh, meşakkatten nasılsın? Zîrâ cihanda defîne yılansız olmadı!
Ey latîf nefesi ve nefhasıyla ve elfâz-ı cemîlesiyle akl-ı maaşı akl-ı maâd mertebesine terakkî ettiren insân-ı kâmil, câhillerin cefâsından ne haldesin? Zîrâ bu cihanda insân-ı kâmil olmak isti'dâdını hâiz olan sâlikler vardır. Bu isti'dâd, vücûd-ı beşer arzında medfûn hazîneler gibidir. Halbuki maddî defîneler birtakım tılsımlar ile bağlanmıştır. O tılsımın bozulması usûlünü bilmeyenlere, oraya me'mûr olan yılanlar hücum eder. İmdi, bu yetişecek insân-ı kâmil, yılanlar gibi insana hücum eden sâlikler arasında gizlidir. Bu beyt-i şerîfte, yukarıda îzâh edilmiş olan Şems-i Tebrîzî hazretleri vak'asına da îmâ vardır.
1849. Ey Îsâ, cehûdun dîdârından nasılsın? Ey Yûsuf, mekkâr ve hasûddan nasılsın?
Ey rûhâniyyette Hz. Îsâ mesâbesinde olan insân-ı kâmil, Hz. İsa'ya sû'-i kasd eden yahûdîler gibi olan ehl-i zulmün dîdârından ve onlar ile vâki' musâhabâttan ne haldesin? Ey Yûsuf (a.s.) gibi rûh-ı latîfi parlak olan mürîd, hîle-kârların ve hasedcilerin cefâsından nasılsın?
"Îsâ" ta'bîriyle cenâb-ı Şems'e; ve "Yûsuf" ta'bîri ile Sultan Veled hazretlerine îmâ vardır. Zîrâ, Hz. Pîr'in ortanca mahdûmu Alâeddîn Çelebî, birâderi bulunan Sultan Veled hazretlerine cenâb-ı Şems'in teveccühünü kıskanmış idi.
1850. Sen gece ve gündüz bu nâdân kavim için, gece ve gündüz gibi ömre meded-bahşasın!
"Gumr" kelimesinin Müntehabü'l-Lügāt'ta müteaddid ma'nâları vardır. Burada, nâdân ve câhil demektir. Ankaravî nüshasında عمر ile ع vaki' olup, "dâll" ma'nâsına olduğu gösterilmiştir. Lügatta عمر ün "dall" ma'nâsına geldiğine tesadüf edemedim. Ve kāfiye cihetinden dahi عمر sâyân-ı teemmüldür. Binâenaleyh Hind nüshalarını tercih ettim. Ya'ni, "Sen gece ve gündüz bu câhil tâifenin cefâlarına bakmayıp, onların ömr-i ma'nevîlerine gece ve gündüz gibi yardım eder ve feyz verirsin ve onları cehâletten kurtarmağa çabalarsın." Bu beyt-i şerîfte, Hz. Pîr'in nefs-i nefislerine de hitâb olması câizdir.
1851. Hünersiz safrâîlerden nasılsın? Safrâdan ne hüner doğar? Baş ağrısı!
"Safrâîler"den murâd, ehl-i nenstir. Zîrâ safrânın rengi sarı olduğu gibi, makāmı göbek altı olan latîfe-i nefsin nûru da sarıdır. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr "safrâîler" buyurur. Ya'ni, “İlimsiz ve ma'rifetsiz olan ehl-i nefs ile muhâlatadan ve onların terbiyeleriyle iştigālden ne haldesin? Safrâ mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyeden ne doğar? Baş ağrısı doğar!" Ya'ni, ehl-i nefis, beyhûde sözleriyle ve fenâ fiilleriyle, insân-ı kâmile baş ağrısı mesâbesindedirler.
1852. Sen ancak onu yap ki, şarkın güneşi yapar; biz nifâk ve hîle ve hırsızlık ve zerkiz!
"Hurşîd-ı şark" tan murâd, Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Ya'ni "Ey insân-ı kâmil, sen de ehl-i nefsin yaptıkları fenâlıklara bakmayıp, şarkın güneşi olan (s.a.v.) Efendimiz'in yaptığını yap! Zîrâ risâletpenâh Efendimiz, âfâkî olan güneş, nasıl ki ziyâsını iyi ve kötü eşya üzerine salarsa, öylece lutuf ve merhametini iyilere ve kötülere teşmîl buyurur idi. Nitekim Uhud muhârebesinde küffâr üzerlerine hücum edip dişlerini kırdılar ve mübarek vechini yaraladılar; onlar bu halde ve yüzlerinden kan akmakta iken hiçbirine bedduâ buyurmadı da اللهم اهد قومى فإنهم لا يعلمون ya'ni “Ey Allâh'ım, kavmime hidâyet et; zîrâ bilmiyorlar!" buyururdu. Binâenaleyh ey ârif-i kâmil, sen de öyle yap! Zîrâ biz nefsânîyiz ve nifâk ve hîle ve hırsızlık ve zerk ve riyâ gibi sû'-i ahlâkın aynı ve menba'ıyız!" Cenâb-ı Pîr'in "biz" ta'bîri ile kendilerini de karıştırması, üslûb-ı hakîmâne üzerine sâir ehl-i nefse nasîhattır.
1853. Sen dünyada ve dînde balsın, biz sirkeyiz. Bu safrânın def'i sirkengübîndir!
İnsân-ı kâmil, âlem-i mülk ve melekûtün usûl-i tekâmülüne vakıf olduğu için, onun tedbîri emrâz-ı sûriyye ve ma'neviyyeye şifâ verir. Binâenaleyh onun zâtı bal gibi hâssa-i şifâiyyeyi hâizdir. Nitekim bal hakkında Kur'ân-ı Kerim'de `فيه شفاء للناس` (Nahl, 16/69) ya'ni "Onda nâs için şifâ vardır" buyurulur. Ehl-i nefs ise, akvâlde ve efâlde sirke gibi ekşidir. Safrâ mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyenin def'i, "sirkengübîn" dedikleri şerbet vâsıtasıyla olur. Sirkengübîn, sirkenin içine yaz mevsiminde şeker ve kış mevsiminde bal karıştırılmak sûretiyle yapılan bir nevi' şerbettir ki, tıbb-ı atîkte safrânın izâlesi için müsta'meldir.
1854. Biz kavm-i zahîr sirkeyi çoğalttık; sen balı çoğalt, keremi dirîğ etme!
"Zahîr", zorlukla nefes almak ve nâle etmek ma'nâsınadır. Burada, gam-ı dünyaya mübtelâ olan ehl-i nefs murâd olunur. Gam-ı dünyanın sebebi, sıfât-ı nefsâniyyenin galebesidir ki, o gamdan nefes daralır ve insanın içine sıkıntı basar. Ya'ni, "Biz gam-ı dünyâdan nefesi daralmış tâifeyiz. Sıfat-ı nefsâniyyemiz şiddetle ahkâmını icrâ ediyor. Ey insân-ı kâmil, sen de bal gibi olan tedbîrini ve tasarrufunu kuvvetlendir, bu keremini bizden dirîğ etme!"
1855. Bizden bu lâyık oldu, bizden böyle geldi. Kum gözde ne ziyadeleştirir? Körlük!
"Kum"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. “Körlük'ten murâd, kalb gözünün körlüğüdür. Nitekim ayet-i kermede `فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ التى في الصدور` (Hacc, 22/46) ya'ni "Onların his gözleri kör değildir; ve fakat göğüs- lerindeki kalbleri kördür!" buyurulur. Ve hadîs-i şerifte de ليس الأعمى من يعمى بصره إنما الأعمى من يعمى قلبه ya'ni "Kör, zâhir gözü kör olan değildir; kör ancak kalbi kör olandır!" buyurulur. Ya'ni, "Te'sîr-i havâ ile göze kaçan kum zerreleri zâhir gözünü kör ettiği gibi, hevâ-yı nefsânî te'sîriyle kabaran sıfât-ı nefsâniyye de kalb gözünü kör eder."
1856. Ey azîz olan kühl, sana bu lâyık olur ki, her nâçîz senden bir şey bula!
"Kühl" sürme demektir; murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ey kalb gözüne kuvvet ve his gözüne ibret veren nâdir ve azîz bir sürme mesâbesindeki insân-ı kâmil! Sana lâyık olan budur ki, her mertebe-i süfliyyette kalmış olan nâçîz bir ferd-i beşer senden istifade edip, isti'dâdına münasib bir ma'rifet nûru bulsun!"
1857. Bu zâlimlerin ateşinden senin gönlün kebabdır; senden hitab hep "İhdi kavmi" oldu!
Gerçi bu mertebe-i süfliyyette ve hayvâniyyette kalmış olan zâlimlerin zulüm ateşlerinden kalb-i şerîfin yanmış ve kebab olmuştur. Fakat onların bu ezâ ve cefâlarına karşı senden onlara vâki' olan hitâb hep Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in Uhud muhârebesinde müşriklere olan hitâbı gibi, اللهم اهد قومى فإنهم لا يعلمون ya'ni, "Ya Rab, kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" oldu. Ve onlar zulmettiler; sen onlara hayır ile duâ ettin.
1858. Sen ûdun ma'denisin. Eğer sana ateş vururlarsa, bu cihânı ıtır ve reyhandan doldururlar!
"Öd" ağacından murâd, sıfât-ı rûhiyyedir. Ve “kân” dan murâd, rûh-ı kâmildir. Ya'ni, "Sen öd ağacının ma'denisin. Eğer sana zulüm ve cefâ ateşi dökerlerse, senden ıtır ve fesleğen mesâbesinde olan lutuf ve merhamet ile mukābele görürler.
1859. Sen o öd değilsin ki, ateşten eksilir; sen o rûh değilsin ki, esîr-i gam olur!
"Sen öd ağacısın, ammâ ateşten yanıp eksilen öd ağacı değilsin; belki rûh-ı izâfisin. Ve sen gamın esîri olan rûh-ı hayvânî değilsin!" Bu beyt-i şerîfte, muhakkıkların أرواحنا أشباحنا و أشباحنا أرواح ya'ni “Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir; ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" sözüne işaret buyurulur.
1860. Öd yanar, ödün menbaı yanmaktan uzaktır. Rüzgâr nûrun aslına ne [1874] vakit hamle götürür?
Öd ağacının sûreti yanar; fakat öd ağacının aslı ve hakikatı yanmaktan uzaktır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmın sûret-i cismâniyyeleri zulüm ve tecavüz ateşinden müteessir olur; fakat onların hakikatı olan rûhları teessürden uzaktır. Meselâ esen rüzgâr, yanan mumun sûretine te'sîr edip söndürür; fakat nûrun bir hakikatı vardır ki, o sâbittir ve rüzgârın o hakikata aslâ te'sîri olmaz. Bunun gibi, zalemenin rüzgâr gibi olan zulümleri, enbiyâ ve evliyânın sûret-i cismâniyyelerine müessir olsa da, hakikatlarına asla müessir olmaz ve onlar o hakikatlarıyla Hakk'ın vâsıta-i hidâyeti olurlar.
1861. Ey senden göklere safâ vardır; ey senin cefân vefâdan daha iyidir!
Ey insân-ı kâmil, senden göklere safâ vardır. Zîrâ kâmillerin ibadetlerinden ve ma'rifetlerinden nûrlar ve envâ'-ı tecelliyât-ı Hak zâhir olup, âlemi ihâta eder. Çünkü semâvât ve arzın hilkatinden maksûd, "insân-ı kâmil"in zuhûru ve vücûdudur. Ve ey ârif-i kâmil, senin cefâ ve ezâ şeklinde olan sâlikleri terbiyen, nâkısların vefâkârâne olan muâmelelerinden daha iyidir!
1862. Zîrâ ki, eğer akılden bir cefâ sâdır olursa, o, câhilin vefâsından daha iyi olur.
1863. Peygamber buyurdu ki: "Akıldan adâvet, câhilden olan muhabbetten daha iyidir."
"Akıl" ta'bîriyle âkıl murâd buyurulur. Bu beyt-i şerif عداوة العاقل خير من صداقة الجاهل ya'ni "Akilin düşmanlığı câhilin sadâkatinden hayırlıdır" hadis-i şerîfinin tercümesidir. Ya'ni, câhil iyilik yapayım derken kötülük yapar.