İçeriğe atla

Ağzına yılan gitmiş olan bir uyumuşu, bir emîrin incitmesi

2. bölüm / 61 · 2789 kelime · ~14 dk okuma

1864. Bir akıl, at üzerine binmiş olarak geldi; bir uyumuşun ağzına yılan gidiyor idi.

1865. O süvârî onu gördü ve yılanı ürkütmek için acele etti; fırsat bulamadı.

1866. Akıldan ona yardım çok olduğundan, uyumuşa birkaç kavî topuz vurdu.

1867. O kavî topuzun darbesi onu, ondan bir ağacın altına kadar kaçıcı olduğu halde götürdü.

O kuvvetli topuz darbesi, uyumuş olan adamı, o emîrden kaçmak için bir ağacın altına kadar sevk etti.

1868. Çok çürümüş olan elma dökülmüş idi; dedi: "Ey derde asılmış, bundan ye!"

O adamın kaçtığı ağaç elma ağacı olup, dibine birçok çürük elmalar dökülmüş idi. Topuzu vuran emîr o kimseye, "Ey derde giriftâr olmuş olan adam, bu çürük elmalardan ye!" dedi.

1869. Adama yemekte o kadar elma verdi ki, onun ağzından tekrar dışarıya düştü.

Emîr, yemek için o adama o kadar çürük elma verdi ki, o adam onları artık yutamayacak bir hâle geldi ve ağzından dökülmeğe başladı.

1870. Bağırdı ki: "Ey emîr, nihayet bana niçin kasdettin; ben sana ne yaptım?"

Topuzu ve çürük elmaları zor ile yiyen adam emîre, "Yâhu ben sana ne yaptım, niçin bana bu zulmü ve cefâyı câiz görüyorsun?" diye bağırdı da, dedi ki:

1871. "Eğer aslından benim canıma senin adâvetin varsa, kılıç vur, birdenbire kanımı dök!"

1872. "Uğursuz saat ki, sana zahir oldum; ey saâdet ona ki, senin yüzünü görmedi!"

"Sana tesadüf ettiğim sâat ne uğursuz sâat idi! Senin yüzünü görmeyen kimselere ne mutlu!"

1873. "Kabahatsiz, günahsız artık ve eksik, bu zulmü mülhidler câiz görmezler!"

"Ey emîr, hiçbir kabâhatim ve kusûrum olmadığı halde, bu senin yaptığın zulmün çoğunu ve azını dinsizler bile câiz görüp yapmazlar!"

1874. "Söz ile beraber ağzımdan kan sıçrıyor. Ey Huda, sonda onun mükâfatını sen yap!"

"Yaptığın eziyetin te'sîri ile, söz söylerken ağzımdan kan boşanıyor. Yâ Rab, bu çektiğim zulmün ecrini sen ihsân et!"

1875. O her zaman yeni bedduâ söylerdi; o, ona "Bu sahrada koş!" diye vururdu.

O uyumuş olan kimse her an bu hâl içinde emîre karşı "Allâh belânı versin!" gibi yeni yeni bedduâlar ederdi. Emîr ise, onun bu sözlerine bakmayıp, elindeki topuzu vurup, "Durma, bu sahrâda koş!" der idi.

1876. Topuz darbesi ve rüzgâr gibi süvârî! Koşardı ve yine yüz üstünde düşerdi!

1877. Dolgun mi'deli ve uykulu ve gevşek idi. Ayağı ve yüzü yüz binlerce yara oldu!

"Mümtelî" mi'de dolgunluğuna mübtelâ olan kimseye derler. "Sad hezârân" ta'bîri, çokluktan kinâyedir; maksad aded ta'yîni değildir.

1878. Akşam vaktine kadar keşîd ve küşad eyledi; nihayet safrâdan ona kay' etmek vâki' oldu.

Bahar-1 Acem'de "keşîden" masdarının müteaddid ma'nâları mezkûrdur. Burada "tertib dâden" tertib vermek demektir. Ve kezâ aynı lügat kitabında "güşâden" masdarının da ma'nâları müteaddiddir. Burada "tâhten ez kemîn" pusudan koşmak demektir. Ya'ni, "Emîr akşam vaktine kadar bu tertîbi yaptı; o kaçtı ve emîr onun üzerine topuz ile koştu; nihâyet ağzına yılan kaçan o adamın safrâsı kabardı ve kustu."

1879. Ondan iyi ve kötü taâmlar zahir oldu; yılan o me'kûl ile ondan dışarı fırladı!

Mi'desinden yediği şeylerin iyisi ve kötüsü çıktı; ağzına kaçan yılan dahi kustuğu me'kûlât ile beraber mi'desinden dışarıya fırladı.

1880. Vaktaki o yılanı kendinden hariç gördü, bu iyi amelliye secde getirdi. [1894]

O kimse, mi'desinden yılanın çıktığını gördüğü vakit, iyi iş görmüş olan o emîre secde-i ta'zîm ve tekrîmi îfâ etti.

1881. O çirkin ve iri kara yılanın heybetini gördüğü vakit, o dertler ondan gitti.

Kendi vücûdundan böyle korkunç bir yılanın çıktığını gördüğü vakit, yediği topuzların acısını ve akşama kadar koşmadan hâsıl olan taab ve meşakkati unuttu.

1882. Dedi: "Sen muhakkak rahmet Cebrail'isin; ya hudâsın ki veliyy-i ni'metsin!"

"Huda", sâhip ve mâlik ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen muhakkak rahmet-i ilâhiyyeyi inzâle me'mûr olan Hakk'ın Cebrâîl'isin; ve yâhût âmmeye ni'met veren ve ikram eden bir efendisin!"

1883. "Ey bir mübarek saat ki beni gördün, ölmüş idim, bana yeni can bağışladın!"

1884. "Sen beni analar gibi arayıcısın; ben senden eşekler gibi kaçıcıyım!"

Bu kıssada, "uyumuş adam"dan murâd, Hak ve hakikattan gâfil olan kimselerdir. "Süvârî emîr"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yılan"dan murâd, nefs-i emmârenin sıfatlarıdır. "Topuz"dan murâd, insân-ı kâmilin emrettiği riyâzât ve mücâhedâttır. Ve "sahrâ"dan murâd, sâha-i tabîattır. "Koşmak"tan murâd, seyr ü sülüktür. "Kusmak"tan murâd, kendi bilgilerinden tecerrüddür ki, bunların arasında iyileri ve kötüleri de vardır. Binâenaleyh, sâlik ulûm-i ledünniyye ile dolmak için evvelen boşalmak lâzımdır. "Çıkan yılan"dan murâd, nefs-i emmârenin sıfatlarından tecerrüddür. Ya'ni, sâlike bu riyâzât ve mücâhedât bidâyette pek ağır gelir ve mürşidine türlü türlü i'tirâzlarda bulunur ve sâika-i nefsâniyyet ile onun emirlerini tenkîd eder. Fakat kalbi safvet iktisab edip, hakikati idrâk edince, nazarında mürşidinden daha mahbûb âlemde kimseyi göremez olur.

1885. Eşek, eşekliğinden dolayı sahibinden kaçar. Onun sahibi iyi gevherliğinden dolayı arkasındadır!

Eşek mesâbesinde olan nefis, hayvâniyetinden dolayı, kendi mürebbîsi olan insân-ı kâmilden kaçar. Fakat onun mürebbîsi olan o kâmil, tıynetin temizliğinden dolayı onun o fiiline darılmaz, arkasından ta'kîb eder.

1886. Onu fâide ve zarardan dolayı aramaz; lakin onu kurt yahût yırtıcı hayvan yırtmasın.

Mürşid-i kâmil, sâlikini kendisine fâidesi olduğu için, veyâhud kendisinden yüz çevirmesinde nefsine bir zarar gördüğü için aramaz; belki ona kemâl-i merhametinden, onu nefis ve şeytan helâk vâdîlerine sevk etmesin diye arar!

1887. Saadet ona ki, senin yüzünü görür; yahût ansızın senin mahallene düşer!

“İnsân-ı kâmilin yüzünü görmek"ten murâd, onun ma'nâsına vakıf olmaktır; yoksa onun sûret-i zâhiresini görmek değildir. Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrinde, onun müridlerinden birisini görüp, "Bu sizin şeyhiniz ne derdi, bana bir sözünü naklet!" der. Mürîd cevâben der ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" derdi." Mahmûd-ı Gaznevî: "Acâib! Senin şeyhin Peygamber'den büyük müdür? Zîrâ Ebû Cehil Peygamber'i gördü; halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" Mürîd: "Ebû Cehil Muhammed (a.s.) Efendimiz'i görmedi; Abdü'l-Muttalib'in yetîmini gördü. Eğer peygamberimiz Muhammed (a.s.)ı görmüş olsa idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi!"

Bu menkıbeden de anlaşılacağı üzere, “insân-ı kâmili görmek," onun bâtınına ve ma'neviyâtına nüfüz edebilmektir.

"Ansızın mahallesine düşmek"ten murâd, sâlik o insân-ı kâmili zâhiren dahi hiç tanımadığı ve bilmediği halde, insân-ı kâmil onun isti'dâd-ı ezelîsine nazar edip, onu kendisine cezb etmesidir.

1888. "Ey (zât-ı şerîf), revân-ı pak seni medh etmiş; sana ne kadar herze ve beyhûde söyledim!"

"Revân-ı pâk"ten murâd, rûh-ı küllî-i seyyidü'l-kevneyn Efendimiz'dir. Zîrâ (s.a.v.) Efendimiz, zamân-ı saâdetlerinden sonra ümmet-i merhûmesin- den zuhûr edecek olan kâmillere iştiyakından وا شوقاه إلى لقاء إخواني ]"Kardeşle- rime kavuşmayı ne kadar özlüyorum!"] buyurmuşlardır.

1889. "Ey efendi ve şahların şahı ve emîr, ben demedim, cehlim dedi; onu muaheze etme!"

Ya'ni, "O söylediğim fenâ sözleri söyleyen ben değildim, cehlim idi; şimdi cehlim zâil oldu, artık o sözlerden berîyim. Binâenaleyh o sözleri muâheze etme, ma'zûr tut!"

1890. "Eğer bu hâlden bir şemme bile idim, boş söylemeğe kādir olmazdım!" [1904]

1891. “Eğer bana halden bir işaret söylese idin, ey hasletleri latif olan, sana çok senâ söylerdim!"

"Bana bu ezâyı niçin yaptığını bir işaretle olsun söylese idin, sana söğmek değil, bil'akis çok medh ü senâlar ederdim!"

1892. "Fakat sakit olup perîşân hareket ederdin; sâkitâne başıma vurur idin."

"Âşüften" perîşân ve mütelâşiyâne hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen benim felâketim hakkında hiçbir söz söylemeksizin bir vaz'-ı mütelâşiyâne ile hareket ettin ve beni koşturarak sâkitâne bir sûrette mütemâdiyen başıma topuzla vurmakta idin."

1893. "Başım sersem oldu, akıl baştan sıçradı; hususiyle o baş ki, onun beyni pek nâkıstır!"

1894. "Ey güzel yüzlü ve güzel işli, afv et; delilikten dolayı söylediğim şeyi bırak!"

1895. Dedi: "Eğer ben ondan bir remz söyleye idim, senin ödün o zaman su olurdu!"

Yılan yutmuş adama cevâben, onu döğen ve koşturan süvârî dedi ki: "Eğer ben senin içindeki yılan hakkında işaretle bile sana ma'lûmât vermiş olsa idim, korkudan senin ödün patlardı!"

1896. "Eğer ben sana yılanın evsafını söyleye idim, korku senin canından demâr getirirdi!"

"Demâr" kökünden koparmak ve helâk etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben sana içindeki yılanın evsâfını açıkça beyân etmiş olsa idim, korku senin bu cismindeki rûh-ı hayvânîni kökünden koparırdı ve sen ölürdün!" Binâenaleyh, "can"dan murâd, rûh-ı hayvânî olur.

1897. Mustafa (s.a.v.) buyurdu ki: "Eğer sizin canınız üzerinde olan o düşmanın şerhini doğru söylersem,

1898. Kahramanların ödleri de patlar; ne yola gider, ne bir işin gamını yer!"

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitlerdeki mazmûn, ahâdîs-i kesîreden me'hûzdur. Bu mazmûnun cümlesi bir hadîs-i şerîfte bulunamamıştır." Yine Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki; "Bu beyitlerde şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulması câizdir : لو علمتم ما أعلم لضحكتم قليلاً و بكيتم كثيراً ya'ni "Eğer siz benim bildiğimi bile idiniz, az güler ve çok ağlardınız!"." Ve Ankaravî hazretleri de şerhlerinde şöyle yazarlar: “Allâhu a'lem bu hadis-i şerîfe işaret buyururlar ki: لو تعلمون ما أعلم لبكيتم كثيراً و لضحكتم قليلاً و ما أكلتم طعاماً على شهوة أبدا ولا شربتم شراباً على شهوة أبداً ولا دخلتم بيتاً تستظلون فيه ولمررتم على الصعدان تلومون صدوركم و تبكون على أنفسكم Ya'ni, "Eğer siz benim bildiğim şeyi bilseniz, elbette çok ağlar ve az gülerdiniz ve ebedî iştihâ ile yemek yemezdiniz ve iştihâ ile bir içim su içmezdiniz ve gölgelenmek için bir eve girmezdiniz ve göğüslerinizi döğdüğünüz ve nefisleriniz üzerine ağladığınız halde dağlara ve sahrâlara giderdiniz!" Nâçîz fakîr derim ki;: Cenâb-ı Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'deki âdet-i seniyyeleri, âyât-ı kurâniyye ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i münîfelerini tefsîr etmek olduğundan, beyânât-ı aliyyelerinin her kelimesinin mukābilini ve mazmûnlarını Kur'ân'da ve hadîste aramak îcâb etmez. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'teki takārîr-i aliyyelerinde de bu üslûb zâhirdir. Binâenaleyh bu ebyât-ı şerîfe bu hadis-i şerîfin tefsîri mâhiyetindedir.

1899. Ne onun gönlüne niyazda harâret kalır, ne tenine oruç ve namaz kuvveti kalır!

Bu hadis-i şerîf, yukarıki hadîs-i şerîfin tefsîridir. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Yemez ve içmezdiniz!" buyurulur. "İnsan yemez ve içmez ise vücûdunda kuvvet kalmaz; bittabi' oruç tutamaz ve namaz kılamaz bir hâle gelir. Bu za'f-ı umûmî içinde, kalbinde niyâz ve münâcâta da zevk ve harâret kalmaz ; ölü mesâbesinde kalır."

1900. Kedinin önündeki bir fâre gibi lâ olur; kurt önünde kuzu gibi yerinden gider! [1914]

"Lâ olmak", yok olmaktan kinâyedir. "Kedi" ve "kurt"tan murâd, vücûd-ı hakîkî; ve "fâre" ve "kuzu"dan murâd, vücûd-ı izâfidir. Bu da yukarıdaki hadîs-i şerîfin tefsîridir. Ya'ni, "Benim gibi ilm-i zevkî ile hakāyık-ı eşyayı görüp bilmiş olsa idiniz, nazarınızda ancak vücûd-ı hakîkî kalır ve vücûd-ı izâfiniz yok olur ve hiç mesâbesine tenezzül ederdi. Ve yeriniz olan âlem-i imkândan ölüm sûretiyle giderdiniz. Zîrâ sizde benim kadar mekânet ve metânet yoktur."

1901. "Onda ne hîle ve ne reviş kalır; binâenaleyh ben sizi, söylememiş olmakla terbiye ederim."

"Hakikat-ı vücûdun tecelliyâtı kendisine zâhir olan kimsede ne hîle ve tedbîr ve ne de hayât-ı sûrî îcâbı olan reviş ve tarz-ı maîşet kalır. Binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzî mertebesinin hükmünü yerine getiremez olur. Böyle olunca, ben sizi bunlardan haberdâr etmemek sûretiyle terbiye ederim." Bu beyt-i şerîf dahi hadîs-i şerîf ma'nâsının tefsîri olup, verese-i kümmelîn hazarâtının usûl-i terbiyelerini de beyândır.

1902. "Ebû Bekir Rebabî gibi susarım; Dâvûd gibi elimi demir üzerine vururum!"

Ebû Bekir Rebâbî, sükûtu ile meşhûr olan evliyâullâhtan bir zâttır. "Demir"den murâd, salâbette demire müşâbih olan nefs-i emmâredir. Ya'ni, "Ben sâliklerin terbiyesi hususunda beyân-ı hakāyık etmeyip, Ebû Bekir Rebâbî gibi sükût ederim ve Dâvûd (a.s.) gibi ma'nevî elimi onların demir gibi katı olan nefs-i emmâreleri üzerine vaz' edip yumuşatırım."

Ma'lûm olsun ki, pîrân hazarâtının teslík husûsundaki revişleri üç nevi'dir: Birisi, tefhîmden sonra teslík; diğeri teslîkten sonra tefhîm; ve üçüncüsü, teslîk ile beraber tefhîmdir. Bu usûllerden her birinin tatbîki sâlikin isti'dâdına râci'dir. Bu beyt-i şerîfte ikinci tarza işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr'in bu sözleri, lisân-ı Mustafavî ile vâris-i kâmilin usûl-i teslíkini beyândan ibaret bulunduğundan, "Ebû Bekir Rebâbî risâletpenâh Efendimiz'den sonra gelmiş olduğu halde, bu kelâmın Cenâb-ı Peygamber'e atfı nasıl mümkin olur?" i'tirâzına mahal yoktur.

1903. “Tâ ki muhal benim elimden bir hal ola; kanadı kopmuş kuşa bir kanat olsa."

"Muhâl"den murâd, muhâl-i âdîdir. Meselâ demirin yumuşaması muhâl-i hakîkî değildir, muhâl-i âdîdir. Zîrâ muhâl-i hakîkînin husûlü mümkin değildir. Meselâ vücûd-ı Bârî'nin şerîki muhâl-i hakîkîdir. Fakat muhâl-i âdî mümkindir. İmdi, insân-ı kâmil sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdil edebilir. Zîrâ bu muhâl-i âdîdir. Ve "kanadı kopmuş kuş"tan murâd sâliktir. Zîrâ sıfât-ı rûhâniyyesini sıfât-ı nefsâniyyesi koparmıştır. İnsân-ı kâmilin terbiyesi ile onda sıfât-ı rûhâniyye hâsıl olduğu vakit, bu kanatla âlem-i ulvîye uçar.

1904. "Mâdemki Allah'ın eli onların ellerinin üstünde olur, Ahad bizim elimize kendi eli buyurdu."

“İnsân-ı kâmil” halîfe-i Hak'tır. Ve halîfe emr-i tasarrufta müstahlifin aynıdır. Onun için Hak Teâlâ hazretleri bilasâle insân-ı kâmil olan Peygamber'i hakkında, إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Feth, 48/10) ya'ni, "Muhakkak sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ettiler; ve Allâh'ın eli onların ellerinin üstündedir" buyurdu. Ve insân-ı kâmiller de Cenâb-ı Peygamber'in vârisleri olduklarından, cenâb-ı Pîr-i destgîr bu beyt-i şerîfte buyururlar ki: "Sıfat-ı ahadiyyetle muttasıf olan Allâh Teâlâ, bizim elimize kendi eli buyurdu."

1905. İmdi muhakkak bana uzun el geldi ki, yedinci gökten geçmiştir.

"İmdi bana hilâfet-i ilâhiyyem hasebiyle uzun bir tasarruf eli geldi ki, o el âlem-i sûret olan yedinci felekden de ileriye, ya'ni âlem-i ma'nâya geçmiştir. Ve o el, bu âlem-i sûrette muhâl-i âdîyi bir hâle tahvíl eder."

1906. Benim elim felek üzerinde hüner gösterdi; ey okuyucu, "inşakka'l-kamer" diye oku!

"Benim yed-i tasarrufum, âlem-i sûret olan feleğin üzerinde hüner ya'ni mu'cize gösterdi ve âlem-i sûrette muhâl addolunan bir şeyi mümkin gösterdi. Bu mu'cizenin vukūuna vakıf olmak istersen, ey Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kimse, اقتربت السَّاعَةُ وَأَنْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) ya'ni "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı" âyet-i kerîmesini oku!"

Cenâb-ı Pîr'in bu beyân-ı âlîsinde bir nükte vardır: Ma'lumdur ki, her zamanda mevcûd olan münkirler, ayın yarılmasını muhâl gördükleri için inkâr ederler. Zamân-ı saâdette Peygamber-i zîşânın etrafını muhît olan müşriklere karşı yine onların nazarlarında vâki' olan inşikâk-ı kamer mu'cizesi Kur'ân'da i'lân buyuruldu. Bunu müşâhede eden müşrikler, Kur'ân-ı Kerîm'in ve cenâb-ı Peygamber'in hasmı oldukları halde bunu inkâra kendilerinde mecâl bulamadılar da, vukūunu tasdikan هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) "Bu sihr-i müstemirdir" dediler. Zîrâ sihir, hârikulade olan bir şeye derler. Bu beyt-i şerîfte, zamâne münkirlerine karşı bu nükte beyân buyurulur.

1907. Bu sıfat da akılların za'fından dolayıdır; zuafâya kudretin şerhi ne vakit revâdır?

Bu sıfat, ya'ni enbiyânın vârisleri olan evliyânın âlem-i sûrette havârık göstermek husûsundaki sıfat-ı kudretleri dahi, sûret dâiresinde mahsûr kalan akılların za'fından ve ma'nâya intikal edememelerinden dolayıdır. Onlar bu havârıkı görmedikçe, kuvâ-yı tabîiyyenin fevkinde olan kudret-i Hakk'a îmân etmezler. Binâenaleyh, bir ma'nâ-yı vâsi' olan kudret-i Hakk'ı, zaîfü'l-akl olan kimselere lafız ve kelâm vâsıtasıyla şerh etmek mümkin midir?

1908. Muhakkak başını uykudan kaldırdığın vakit bilirsin. Hatm oldu ve doğruyu en çok bilen Allah'tır.

"Mevt-i irâdî" veyâ “mevt-i ıztırârî" ile bu zulmet-i tabîiyye içindeki gaflet uykusundan başını kaldırdığın vakit bilirsin ki, bu kuvâ-yı tabîiyye âlemi hatm oldu ve nihâyet buldu. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, "Nâs uykudadır; öldükleri vakit uyanırlar" buyurur. Ondan sonra kudret-i Hak nazarında inkişaf eder. Ve tecelliyâtının istikāmetini Hak Teâlâ bilir. Zîrâ allâmu'l-guyûbdur.

1909. "Muhakkak sana ne yemek kuvveti olurdu, ne yol ve ne kay' etmek pervâsı olurdu!"

"Eğer içindeki yılana vâkıf olaydın, muhakkak ne çürük elmaları yiyebilirdin ve ne de benim cebrim ile yolda koşardın ve ne de kusabilirdin!" Bu beyt-i şerîf ile, sâlikin sülükten evvelki hâline işâret buyurulur.

1910. "Sövmeyi işitirdim ve eşeği sürerdim; dudak altında "Rabbi yessir" [1924] okurdum."

"Evet ey sâlik, benim terbiyem altında senin nefsinin sövmesini ve ıztırâbını işitirdim; ve fakat himmetim merkebini sürerdim ve gizlice, "Yâ Rab, bu hususta kolaylık ihsân et!" diye münâcât ederdim."

1911. "Bana sebebden söylemeğe izin yoktur; senin terkini söylemek bana makdûr değildir."

"Seni içindeki yılandan kurtarmak için bu tedbîre tevessül ettiğimi söylemek için bana cânib-i Hak'tan izin yoktur. Ve seni o halde gördükten sonra, bu içindeki yılanı çıkarmaksızın senin terkinden bahs etmeğe bende kudret yoktur."

1912. Her zaman, "Ya Rab, kavmime hidayet et; zîra bilmiyorlar!" diye içimin derdinden söylerdim.

"İçimin derdi", ehl-i dalâletin mazhar-ı hidâyet olmasıdır. Bu derdimden, her zaman "Yâ Rab, kavmime hidâyet ver; yaptıkları şaşkınlıkları bilmediklerinden yapıyorlar!" derdim. Zîrâ Nebiyy-i zîşân, ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi ve âlemlere rahmet olduğundan, halkın hidâyetine harîstir. Nitekim âyet-i kerîmede, لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (Tevbe, 9/128) ya'ni "Sizin cinsinizden bir resûl geldi; sizin bu ma'sıyet ve kerâhette bulunmanızdan o meşakkattedir ki, salâh-ı hâlinize harîstir. Mü'minlere re'fetli ve merhametlidir" buyurulur. Ve onun vârisleri olan kâmiller dahi bu meşrebdedir.

1913. O rencden kurtulmuş secdeler etti; dedi ki: "Ey saâdet ve ey benim ikbalim ve hazînem!"

Bu hâli gördükten sonra, o içinin marazından kurtulmuş olan kimse, ta'zîmen ve tekrîmen emîre secdeler ederdi de derdi ki: "Ey sebeb-i saâdetim ve ey benim sebeb-i ikbâlim ve ey benim hazîne-i feyzim!"

1914. "Ey şerîf, Huda'dan cezalar bulasın, bu zaîfin sana şükür kuvveti yoktur!"

“Cezâ" mükâfât ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî Adem'i mükerrem kıldık" hitâbıyla müşerref olan insân-ı kâmil, bana yaptığın hizmete karşı, fikrimin ve lisânımın za'fından dolayı şükredebilmek kuvvetini hâiz değilim. Bunun mükâfâtını sana kudret-i bî-nihâye sahibi olan Hak Teâlâ ihsân buyursun!"

1915. "Ey muktedâ, şükrü sana Hak desin; benim o dudak ve çenem ve o kuvvetim yoktur!"

"Çâne" çene demektir. “Şükür” rızâ netîcesi olduğundan, burada Hakk'ın şükründen murâd, Hakk'ın rızâsıdır. Ya'ni, “Ey muktedâ olan insân-ı kâmil, Hak senden râzî olsun. Ben senin hizmetine mukābil rızâmı elfâz ile beyân edebilmek için dudaklarımda ve çenemde kelâm ve belâğat kuvveti yoktur!"

1916. Akıllerin düşmanlığı bu üslûbdan olur; onların zehri canın ibtihacı olur.

Akıllıların sûret-i zâhiredeki düşmanlıkları altında böyle hikmetler gizlidir ve onların zehirleri, sonunda cana sürûr ve ferah verir.

1917. Ahmakın dostluğu meşakkat ve dalal olur; ve misal için bu hikâyeyi dinle!