İçeriğe atla

O şahsın ayının temellukuna ve vefâsına i'timâd etmesi

3. bölüm / 61 · 4518 kelime · ~23 dk okuma

1918. Bir ejderha ayıyı çekti; bir arslan adam gitti ve onun feryadına yetişti.

1919. Arslan adamlar âlemde mededdirler; o zaman ki mazlumların efgānı erişir.

Arslan gibi olan adamlar, mazlûmların feryâd ve figānı kulaklarına eriştiği zaman âlemde yardımcıdırlar.

1920. Mazlumların sadasını her yerden işitirler; rahmet-i Hak gibi o tarafa [1934] koşarlar.

1921. O cihânın halellerinin direkleri, o gizli marazların tabîbleri,

Her yerden mazlûmların feryâd ve figānlarını işitip, Hakk'ın murâdı ve izni ile onların imdadlarına koşan arslan adamlar, evliyâ-yı Hakk'ın "abdal" ta'bîr olunan bir sınıfıdır. Cihânın bozukluklarının direkleri olurlar; gizli marazları tedâvî ederler. Bunların kendileri hâlis muhabbettir ve adâlet hükümetidir ve rahmettir. Halka yardımları sebebsiz ve rüşvetsiz ve ücretsizdir. Nitekim Ebû Derdâ (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: إن الأنبياء كانوا أوتاد الأرض فلما انقطعت النبوة أبدل الله مكانهم قوما من أمتى يقال لهم الأبدال لم يفضلوا على الناس بكثرة صوم و لا صلوة ولكن بحسن الخلق وصدق النية و سلامة القلوب لجميع المسلمين والنصيحة لهم ابتغاء مرضات الله اولئك خلفاء الأنبياء قوم اصطفاهم الله لنفسه واستخلصهم بعلمه لنفسه وهم اربعون صديقاً منهم ثلاث مأة رجلاً قلوبهم على قلب إبراهيم خليل الرحمن بهم تقوم الأرض وبهم يدفع الله المكاره عن أهل الأرض وبهم يمطرون وبهم يرزقون وبهم ينصرون على الأعداء -ya'ni “Muhakkak peygamberler yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet munkatı' olduğu vakit, Allah Teâlâ onların yerine benim ümmetimden bir tâife bırakır. Onlara "abdâl" denir. Onların nâs üzerine faziletleri çok oruç ve namaz sebebiyle değildir; ve fakat bütün müslümanlara karşı güzel huy ve doğru niyet ve sâlim kalb ve Allah rızası için onlara nasihat sebebiyledir. Onlar peygamberlerin halîfeleridir. Onlar bir tâifedir ki, Allah Teâlâ onları kendi nefsi için ıstıfâ etti ve onları ilmi ile kendi nefsi için istihlâs eyledi. Ve onlar kırk sadîktır. Onlardan üç yüz kimse vardır ki, kalbleri İbrâhîm Halîlu'r-Rahmân kalbi üzeredir. Ve arz onlar sebebiyle kāim olur ve Allah Teâlâ mekrûhları ehl-i arzdan onlar sebebiyle def eder ve onlar sebebiyle yağmur verir ve onlar sebebiyle irzâk eder ve [onlar sebebiyle] düşmanlar üzerine yardım eder."

1922. Muhabbetin ve hükûmetin ve rahmetin hâlisidir; Hak gibi illetsiz ve rüşvetsizdir.

Bu sınıftaki evliyâdan birisine, "Niçin bu zahmete katlandın ve muâvenet ediyorsun?" diye sorsan, sana cevâben, "Benim ona muâvenetim, elemini def etmek için ve aczinden dolayı mahzâ ona yardım etmek içindir. Bu hiz- metim mukābilinde aslâ onun tarafından bir ücret ve hizmet beklemem!" der. İşte "abdâl"ın şânı budur.

1924. Arslan adamın avı mihribanlık oldu; cihanda derdin gayri ilaç istemez!

Ya'ni, "abdâl"ın avı halka merhamet ve şefkattir. Cihanda ehl-i derdin derdi onun indinde ilâçtır. Zîrâ onların avı merhamet ve şefkattir. Ve merhamet ve şefkatin mahall-i sarfı ise ehl-i derddir. Binâenaleyh onların keremi ve imdâdı, onların ilacı makāmında olan derdedir. Ve derdin kendinden ilâç yaparlar. Nitekim bunun zâhirde de misâli vardır. Çiçek ve tifo ve kolera aşıları da derdin kendindendir.

1925. Her nerede bir derd varsa, devâ oraya gider; her nerede alçaklık varsa su oraya gider.

İlacın mahall-i sarfı hastalıktır. Ve suyun aktığı yerler dahi alçak olan mahallerdir.

1926. Eğer sana rahmet suyu lâzımsa, git alçak ol; ve ondan sonra rahmet şarabını iç, sarhoş ol!

Eğer rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olmak istersen, git nefsinin kibir ve azametini terk et ve mütevâzi' ol; ondan sonra da senin bu tevâzu' ve inkisârına karşı rahmet-i ilâhiyye şarabı ihsân buyurulsun. Ve bu şarabı iç, zevk-i ma'nevînin sarhoşu ol!

1927. Başa kadar rahmet içinde rahmet geldi; ey oğul, bir rahmete kāni' olma!

"Fürû-mâ" aşağıya gelmek ma'nâsına olan "fürû âmeden"masdarından "fürû meyâ" nehy-i hâzırının muhaffefidir. Burada, kanâat etme ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte, وَأَسْبَعَ عليكم نعمه ظاهرة وباطنة (Lokman, 31/20) ya'ni "Sizin üzerinize Allah Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini isbâğ eyledi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, niam-ı zâhiriyye, vücûd-ı zâhirî-i cismânî ve bu vücûda olan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak'tır. Ve niam-ı bâtıne, vücûd-ı rûhânî ve bu vücûda olan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak'tır ki, bunlar rahmet içinde rahmettir ve bu tecelliyâtın nihâyeti yoktur. Binâenaleyh bir rahmet ile kāni' olmayıp, dâimâ Cenâb-ı Hak'tan terakkî niyâzında bulunmak lâzımdır.

1928. Ey şüca, çarhı ayak altına getir; feleğin üstünden sema'ın sadasını işit!

Ey nefs-i hayvaniyyesi ile harb etmekte şecî olan sâlik, kesîf olan bu âlem-i sûrîyi ayağının altına al ve rûhun ile o âlemin üstüne çık; rûhâniyyet ve letâfet âleminde vâki' olan semâ'-ı ervâhın sadâsını rûhunun kulağı ile dinle!

1929. Kulaktan vesvâsın pamuğunu çıkar, ta ki felekten senin kulağına hurûş gelsin!

Rûhunun kulağına tıkanmış pamuk mesâbesinde olan nefsin ve şeytanın vesveselerini çıkar; tâ ki feleğin üstünde Hakk'ı zâkir olan ervâh-ı âliyenin cûş u hurûşları rûhunun kulağına gelsin!

1930. Ayıp kılından iki gözünü temizle, tâ ki gaybın bağı ve serviliklerini göresin!

Biri âlem-i mülke, diğeri âlem-i melekûta nâzır olan kalbin iki gözünü, ma'yûb olan sıfât-ı nefsâniyye kılları örtmüştür. O kılları mücâhede ve riyâzet cınbızları ile yol ve kopar. Tâ ki o gözler açılsın da, ism-i Zâhir'in mazharı olan bu âlemin bâtınını ve âlem-i gaybın bağını ve serviliklerini ve o âleme mahsûs olan Hakk'ın tecelliyâtını göresin!

1931. Beyninden ve burnundan nezleyi def' et, tâ ki meşâmmına Allah'ın kokusu gelsin!

Rûhun sıfatı olan akl-ı maâddan ve rûhun burnundan nefsâniyyet ve hayvâniyyet nezlesini, emr-i ilâhîye imtisâl ve nehy-i ilâhîden ictinâb tütsüleriyle def' et; tâ ki meşâmm-ı ruhuna Allâh Teâlâ hazretlerinin kokusu olan ulûm-ı ledünniyye nâzil olsun!

1932. Sıtmadan ve safrâdan hiç eser bırakma, ta ki cihandan şeker ta'mını bulasın!

Cismin harâret-i garîziyyesinden mütevellid olan şehvet ve gazabdan ve diğer sıfât-ı nefsâniyyeden kalbinde hiçbir eser bırakma; tâ ki bu âlem-i sûrette vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesinden zevk ve lezzet bulasın. Zîrâ insana bu hayât-ı dünyeviyyeyi zehir eden, gazab ve şehvet ve sâir sıfât-ı nefsâniyyedir.

1933. Erkeklik ilacını yap ve innîn olarak koşma, tâ ki yüz türlü güzel yüzlü dışarıya gelsin!

"İnnîn", muâmele-i zevciyyeden âciz olan kimseye derler. "Me-pûy" koşmak ma'nâsına olan "pûyîden" masdarından nehy-i hâzırdır. Ya'ni, "Kadınlar gibi huzûzât-ı nefsâniyyene meclûb olma! Erkeklik ilacı olan mücâhede ve riyâzâta devam et. Zîrâ nefsin, rûhunun zevcesi olduğu halde, rûhun nefsinin hükmü altında zebûn ve âciz kalmıştır. Sen ise, onda 'innîn erkekler gibi tasarrufa kādir değilsin. Binâenaleyh rûhunu mücâhede ve riyâzât ile kuvvetlendir ve nefsinde tasarruf et! Ve nefsinde vâki' olacak olan bu tasarrufunun neticesinde, Hakk'ın âlem-i insâniyyete olan türlü türlü güzel yüzlü tecelliyâtına vakıf olursun."

1934. Can ayağından ten bağını kopar; tâ ki o çemenin etrafında cevelân etsin!

"Künde" burada, mahkûmların ayağını geçirdikleri delikli ağaç ma'nâsınadır. Ya'ni, "Canın ayağından bu cisim bağını kopar, ya'ni onun hükmü altında zebûn olma; tâ ki rûhun bu âlem-i ervâhın etrafında dolaşsın!"

1935. Buhl zincirini elinden ve boynundan uzaklaştır; eski felekte yeni baht bul!

"Gull" demir bağ ve zencir ma'nâsınadır. Burada "buhl"dan murâd, Hak yolunda nefsin hazzını ve râhatını fedâ edememektir. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i İsra'daki şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقَكَ وَ لاَ تَبْسُطُهَا كُلُّ الْبَسْط (İsrâ, 17/29) ya'ni "Elini boynuna bağlama ve bast-ı küllî ile de bast etme!" "Elini boynuna bağlamak", buhl ve imsâkten; ve "bast-ı küllî" de israftan kinâyedir. Ya'ni "Hak yolunda nefsinin hazzını fedâda buhl etme ve bir iş yapamayacak hâle gelinceye kadar da vâsıl-ı Hak olacağım diye nefsini hakkından mahrûm etmek sûretiyle israf etme! Belki نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır, ona rifk ile muamele et!" hadîs-i şerîfi mûcibince, i'tidâl dâiresinde hareket et! Eğer böyle yaparsan, bu eski hayât-ı dünyeviyye içinde yeni bir baht ve yeni bir inkişâf bulursun."

1936. Ve eğer kādir değilsen lutuf Ka'besine uç; çâre-gere bîçârelik arz et!

Ve eğer yukarıdaki beyitlerde söylediğimiz vesâyâyı icrâya kādir değil isen, lütuf Ka'besine uç ve aczini ve bîçâreliğini, çâreler ihsân eden Rabb-i Kerîm'e arz et ki, o nefsine güç gelen işleri lutfedip kolaylaştırsın.

1937. Niyaz etmek ve ağlamak kavî sermayedir; rahmet-i küllî pek kuvvetli dâyedir.

"Rahmet-i küllî"den murâd, rahmet-i rahmâniyye ve rahîmiyyenin mecmû'udur. Zîrâ "rahmet-i rahmâniyye", rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfâtiyyedir ve bilcümle eşyâ bu rahmet-i âmme ile merhûmdur. Rahmet-i rahîmiyye ise, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfatiyyedir. İmdi sâlik her şey gibi rahmet-i rahmâniyye ile merhûmdur. Eğer dergâh-ı İzzet'e niyâz eder ve ağlar ise, inâyet-i Hak'la rahmet-i hâssadan dahi hissemend olur. Binâenaleyh onun niyâzı ve ağlaması, bu rahmete de nailiyyet için kavî bir sermâyedir ve bu rahmet onu maksada nâil olmak için besleyip büyütecek bir dâyedir.

1938. Mürebbiye ve ana bahane arayıcı olur, tâ ki o çocuk ne vakit ağlayıcı ola.

Ya'ni, mürebbiye ve ana, çocuk ağladığı vakit onun arzûsunu tatmîn edecek olan esbâba teşebbüs ederler. Süt anası veyâ asıl anası derhal ağzına memesini verip susturur. Nitekim Türkçe'de "Ağlamayan çocuğa meme vermezler" darb-ı meseli meşhurdur.

1939. Sizin hâcetlerinizin çocuğunu yarattı, ta ki inleye ve onun südü zâhir ola.

Hak Teâlâ hazretleri, çocuklarınız mesâbesinde olan sizin zâhirî ve bâtınî ihtiyaçlarınızı yarattı; vaktaki o ihtiyaç çocuğu inledi, süt mesâbesinde olan rahmet-i halk, Hak tarafından zahir oldu. "Hâcetin inlemesi," o ihtiyacın baş göstermesidir. Meselâ insan acıktığı vakit, taâm ihtiyacı baş gösterir; lisân-ı hâl ile "Ben zuhûr isterim!" diye Hak'tan niyâz eder. Onun bu talebi, rahmet-i halk ve ızhâr südünün zuhûruna bâdî olur.

1940. "Üd'ûllah" dedi, bîzârî olma; tâ ki onun sütleri kaynasın!

Mâdemki zuhûr-ı rahmet için niyâz ve taleb şarttır; bunun için Allah Teâlâ اُدْعُونَى أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'ni "Benden taleb edin, size icâbet edeyim!" buyurdu. Binâenaleyh sen de niyâzsız ve tazarru'suz olma, tâ ki Hak Teâlâ'nın rahmetlerinin ve şefkatlerinin sütleri kaynasın. Beyt-i şerîfte “üd'û'llâh” buyurulmasından dolayı, şurrâh-ı kirâm قُلِ أُدْعُوا اللَّهَ أَوْ أَدْعُوا الرَّحْمَنَ (İsrâ, 17/110) ya'ni, "Yâ Habibim de ki, 'Allâh'a yâhud Rahmân'a duâ edin!" âyet-i kerîmesine işâret olduğunu da beyân buyurmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de emsâli âyât vardır. أدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً و خفية (A'raf 7/55) [Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice duâ edin!] âyet-i kerîmesi de onlardan biridir. Hangisi olursa olsun, cenâb-ı Pîr efendimizin kasd-ı âlîleri Hak Teâlâ'ya duâ ve niyâz etmekten ibârettir.

1941. Rüzgârın hayhuyu ve bulutun süt saçması, bizim gamımızdadırlar, sen bir saat sabr et!

Fakat birçok kimseler gibi, "Ben istedim de Hak Teâlâ benim murâdımı vermedi." diyerek Hak Teâlâ hakkında sû'-i zanna düşme. هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) ya'ni “Allah Teâlâ arzda olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, rüzgârların ıslık çalarak esmeleri ve bulutun rahmet sütünü saçması, bize hizmet gamında olduklarındandır. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur:

1942. "Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklığa ne yapışmışsın!

Bu beyt-i şerîfte, Zâriyat sûre-i şerîfesinde olan وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَ مَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) âyet-i kerîmesi beyân buyurulur. Ya'ni "Sizin rızkınız ve va'd olunduğunuz şey semâdadır" demektir. Bu beyân-ı âlînin zâhiri ve bâ- tını vardır. Zâhiri budur ki, "Esbâb-ı rızık semâdadır. Bunlar da, güneş, bu- lut, yağmur gibi hayât-ı dünyeviyyenin bakāsına hâdim olan rızkın sebeple- ridir" demek olur. Bâtını budur ki, her ferdin rızkı, a'yân-ı sâbite mertebesin- den nâzil olur ki, bu mertebe hazâin-i ilâhiyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَ إِنْ مِنْ شَيْء الا عندَنَا حَزَاءِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ الَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni "Bizim indimiz- de házíneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Ve rızık, yemek ve içmek ve vücudun kuvâsı ve ilim ve ef'âl ve harekâtın hepsine şâmildir. Ve bunların hepsi, her bir ferdin isti'dâdı- na göre mukadderdir. Binâenaleyh her bir ferdin rızkı bu âlem-i süflîden değil, âlem-i ulvîden ve semâdan nâzil olur. Böyle olunca, onun bu alçak mertebe olan âlem-i sûrete yapışması ve rızkını bu âlem-i sûretten bilmesi cehil olur.

1943. Senin korkunu ve ümitsizliğini gülün sadası bil, senin kulağını esfele ka- dar çekiyor.

Seni rızk-ı maksûmundan mahrûmiyyetle korkutan ve Hakk'ın keremin- den ümitsiz bırakan, şeytanın bâtınına ilkā ettiği vesvesedir. O şeytan seni ku- lağından tutup, esfel-i sâfilîn-i tabîata kadar çekmektedir. Nitekim âyet-i kerî- mede الشَّيْطَانُ يَعدُكُمُ الْفَقْرَ وَ يَأْمُرُ كُمْ بِالْفَحْشَاءِ (Bakara, 2/268) ya'ni "Şeytan size fak- rı va'd eder ve fahşâ ile emreder" buyurulur. Meselâ, kalbine vesvese ilkā edip, seni zengin olmak için kumara ve sirkate ve gasba da'vet eder. Halbuki sen zenginlik için bu vesâit-i nâ-meşrûaya meyl etsen, netîcede eline rızk-ı maksûmundan fazla bir şey girmez; hâsılın ancak isyân ve hüsrân olur.

1944. Her bir nidâ ki o seni yukarı çekti; o bir nidâyı bil ki yukarıdan erişti!

Her bir nidâ ki, gerek âlem-i sûretten ve gerekse âlem-i ma'nâdan olsun, seni yukarı çekti, bil ki o nidâ yukarıdan, ya'ni a'yân-ı sâbite âleminden erişti.

1945. Her bir nidâ ki sana hırs getirir, bir kurdun sesi bil ki, o adam yırtar!

Sana bu âlem-i süflîye yapışmak hırsını getiren her bir ilkāâtı, insan yırtan bir kurdun sadâsı mesâbesinde bil!

1946. Bu mekân cihetinden yükseklik değildir, o, akıl ve can tarafından yüksekliktir.

Bu bizim bahs ettiğimiz yukarılık ve yükseklik, mekân cihetinden olan sûrî yükseklik değildir. O yükseklik, akıl ve rûh tarafından olan ma'nevî yüksekliktir. Bu ma'nevî yukarılık ve yüksekliklerin misâli âtîde beyân olunur. Şöyle ki:

1947. Her sebeb eserden daha yukarı geldi; taş ve demir kıvılcıma fâik geldi.

Ya'ni, her sebeb eserden daha yukarı ve yüksektir. Meselâ kıvılcım bir eserdir ve çakmak taşı ile demir o kıvılcımın çıkmasına sebebdir. Eğer taş ile demir olmasa idi, kıvılcım çıkmaz idi. Binâenaleyh sebeb olan taş ile demir, mertebe i'tibariyle kıvılcımdan mukaddem ve yukarıdır.

1948. O bir filân, o ser-keşin üstünde oturdu; gerçi sûrette onun yanına oturdu.

"Ser-keş" burada, yüksek mevki' ve rütbe sahibi olan kimsedir. Ya'ni, "Meselâ filân kimse, ma'nen yüksek rütbe sahibi olan kimsenin üst tarafına geçip yanında otursa, o filân kimse gerçi ser-keş kimsenin yanında oturmuş olduğu için mekânda ve sûrette rif'attedir.

1949. Oranın üstlüğü şeref cihetindendir; uzak yer sadrdan müstehaff olur.

Böyle bir vaz'iyette o ser-keş kimsenin üstlüğü ve fevkiyyeti, şeref cihetinden ve ma'nen olur. Ve fakat sadrdan uzak olduğu için, sûrette müstehaff ve aşağıdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki ma'nâları tavzîhe mukaddime olmak üzere, bu beyitlerde sûrî ve ma'nevî rif'ati beyân buyururlar:

1950. Taş ve demir bu cihetten ki amelde sabıktır, bu ikisinin fevkiyyeti lâyıktır.

Çakmak taşı ile demir amelde evvel oldukları için, kendilerinin eseri olan kıvılcıma tekaddüm ederler ve fevkıyyet liyâkatini hâiz olurlar.

1951. Ve o kıvılcım kendinin maksudluğu cihetinden, demirden ve taştan ziyâdenin ziyadesidir.

Halbuki demir ile çakmak taşından beklenen ve maksûd olan şey kıvılcım olduğundan, o kıvılcım bu maksûdluk cihetinden demirden ve taştan daha ziyâde makbûldür. Zîrâ kıvılcım istihsâli kasdında olmasa, insan demiri ve taşı eline bile almazdı.

1952. Taş ve demir evvel ve kıvılcım ahirdir, lakin bu her ikisi cisimdirler ve kıvılcım candır.

Binâenaleyh taş ve demir evvel ve kıvılcım muahhardır. Ve taş ile demir cisim olup, zamânen kıvılcımın fevkindedirler. Ve kıvılcım can olduğundan, ma'nen ve şerefen onların fevkındedir.

1953. Zîrâ o kıvılcım ki, zamanda pek geridir, sıfatta taştan ve demirden daha âlîdir.

Zîrâ zaman i'tibâriyle geri ve muahhar olan o kıvılcım, sıfattaki şerâfeti i'tibâriyle taştan ve demirden daha âlî ve yüksektir.

1954. Mâdemki ağaçtan maksûd meyve geldi, binâenaleyh meyve evvel, ağaç ahir olur.

Ma'nevî rif'atin diğer bir misali de budur ki, ağaçtan maksûd olan şey meyve olduğu için, ma'nen ve şerefen meyve evvel ve ağaç sonradır. Ma'lûm olsun ki, bu ebyât-ı şerîfede birçok ma'nâlara işâret buyurulur. Cism-i âlemin hilkatinden maksûd insân-ı kâmilin zuhûru olduğundan, her ne kadar âlemin sûreti evvel ve insân-ı kâmilin cismi âhir ise de, maksûdiyet cihetinden insân-ı kâmil âlemden âlî ve mukaddemdir. Ve kezâ hükemânın ve ezcümle İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin beyânâtı vech ile, ervâh-ı cüz'iyyenin, çakmak taşı ve demir mesâbesinde olan ecsâdı, onların şerer mesâbesinde olan ervâhından mukaddem ise de, onların cisminden maksûd ervâh-ı cüz'iyyelerinin zuhûru olduğundan, rûhları cisimlerinden âlîdir. Ve kezâ mürşidin terbiyesi sâlikin terakkîsine bâdî olup, sâlik her ne kadar isti'dâd-ı ezelîsinin yüksekliği i'tibariyle âlem-i ma'nâda mürşidinden müterakkî olsa da, mürşidinin onun üzerine terbiye cihetiyle fâikıyyeti sâbittir. Binâenaleyh böyle bir sâlikin edeben mürşidinin bu rif'atine hürmetkâr olması lâzımdır.

1955. Vaktāki ayı ejderhadan feryad etti, bir arslan adam onun pençesinden kurtardı.

“Ayı”dan murâd, hamâkat ve cehâlet derekesinde kalan kimse; “ejderhâ”dan murâd, azgın olan nefs-i emmâre; “arslan adam”dan murâd, insân-ı kâmildir.

1956. Tedbîr ve merdlik birbirine arka verirler, ejderhâyı o bu kuvvet ile öldürdü.

Tedbîr ile merdlik birbirine zahîr ve muîn olurlar. Zîrâ bir kimse cesûr ve kahraman olup da tedbîri ve siyaseti olmasa, müdebbir olan bir âciz kimseye mağlûb olur. Binâenaleyh o arslan adam mertliğine munzam olan tedbîr ile o ejderhâyı öldürdü. Nitekim insân-ı kâmil hakîm ve müdebbir olduğundan, sâlikleri tedbîri ile terbiye buyurup, nefislerini öldürür.

1957. Ejderhânın kuvveti vardır, tedbîri yoktur; senin tedbîrinin fevkınde de tedbîr vardır.

Ey insân, gerçi ejderhânın zâhirî kuvveti vardır; fakat tedbîri yoktur. Senin tedbîrin olduğu için, onun bu zâhirî kuvvetine karşı galebe çalarsın. Ve lâkin sen de bu tedbîrine mağrûr olma; zîrâ senin tedbîrinin fevkinde de tedbîr-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî vardır. Nitekim âyet-i kerîmede يدبر الأمر من السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ (Secde, 32/5) ya'ni, “Allah Teâlâ emri semâdan arza tedbîr eder” buyurulur. Ve tedbîrât-ı ilâhiyye dâimâ âlem-i gaybdan âlem-i sûrete nâzil olur.

1958. Vaktaki tedbîrini gördün, geri git ki, nereden geldi; başlangıç tarafına git!

Ya'ni senin tedbîrin bu âlemde bir eserdir; o eserin elbette bir sebebi vardır. O sebeb de, suver-i ilmiyye-i esmâiyye olan a'yân-ı sâbitedir. Ve bu sebeb, 1947 numaralı beyitte mezkûr olduğu üzere, eserden daha bâlâterdir ve âlîdir. Binâenaleyh tedbîrini gördüğün vakit, geriye git ve sana bu tedbîrin nereden gelmiş olduğunu düşün ve nazarını âlem-i kevnin ibtidâsı ve başlangıcı olan âlem-i ilâhî mertebesine atfet.

1959. Alçaklıktan her ne varsa a'lâdan geldi; âgâh ol, gözünü ulviyyet tarafına koy!

Esfel-i sâfilîn olan bu âlem-i şehadette her şey, âlî olan ilm-i ilâhî mertebesinden geldi. Müteyakkız ol, akıl ve idrak gözünü sebeb-i zuhûr olan bu ulviyyet tarafına koy! "Helâ" nidâ-yı tenbîhtir. "Agâh ol!" ma'nâsınadır.

1960. Ulyaya nazar aydınlık bağışlar; gerçi evvelâ kamaşıklık belâ getirir.

Hakāyık-ı eşyaya nazar, akıl ve idrâkin gözüne aydınlık bağışlar ve akıl gözü münevver olup, keskin görmeğe başlar. Fakat o aklın gözü evvelâ zaîf olduğu için, bir yere kadar ma'tûf olur ve orada kamaşır ve sersemleşir. Binâenaleyh bu kamaşıklık akıl ve idrâkin gözüne evvelâ belâ getirir. Ve belâ budur ki, vahdet-i vücûd ile kesret-i eşyâ arasında şaşırır kalır; gâh "teşbîh"e ve gâh "tenzîh"e düşer; tenzihte teşbîhi ve teşbîhte tenzihi göremez ve iki zıddı "ayn-ı vâhide"de cem' edemez. Fakat isti'dâd-ı ezelîsinde nasîbi varsa, inâyet-i Hak'la "cem'u'l-cem'" makāmına gelip, şirk-i hafiden kurtulur ve nazarında vahdet-i hakîkiyye güneşi tulû' eder ve gözünde o kamaşıklık kalmaz ve belâdan kurtulur.

1961. Gözü aydınlığa alıştır, eğer yarasa kuşu değilsen, o tarafa nazar et!

Binâenaleyh akıl ve idrâk gözünü ilim ve ma'rifet aydınlığına alıştır. Eğer yarasa kuşu gibi akıl gözünün za'f-ı cibillî ve fitrî değilse, dâimâ âlî olan reviş-i ma'rifetle hakāyık-ı eşyâ tarafına nazar et.

1962. Akıbet görücülük senin nûrunun nişanıdır, hâle mensub olan şehvet hakîkatte senin mezarındır.

Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki "kûr" kelimesine iki vecih ile ma'nâ vermiştir. Birinci vecihte, bu kelimeyi kâf-ı Arabî ve zamme-i sakîle-i mebsûta ile "kör" demek ma'nâsına alıp, "Senin şimdiki halde müşteheyât-ı nefsâniyyeni görmen, hakîkatte kör olmandır" ma'nâsını vermiştir. Halbuki bu sûrette "kûr" lafzı birinci mısra'daki "nûr" lafzına kâfiye olamaz. Zîrâ “nûr" lafzı zamme-i sakîle-i makbûzadır. İkinci vecihte, "gûr" "nûr" vezninde kabir ma'nâsına olup, "Şehvet hâli hakîkatta senin mezârındır" ma'nâsını vermiştir. Bu vecih daha muvâfik görünür. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' شهوت حالی حجاب سورتست sûretinde olup, "Hâle mensûb olan şehvet senin sûrunun perdesidir" demek olur. "Nûr"dan murâd, rûhtur. "Gûr"dan murâd, cisimdir. Zîrâ âkıbet-i umûra nazar, rûhun hâssasıdır. Ve cismin hâssası da, şehevât-ı nefsâniyyeye meyildir.

1963. Bir akıbet görücü ki, yüz hüner gördü, o bir hüner işitenin misli olmaz!

Ya'ni, görmek başka ve işitmek başkadır. Birisi ayne'l-yakîn ve diğeri ilme'l-yakîn mertebesidir. "İlme'l-yakîn" mertebesi ulemâ-i zâhireye; ve "ayne'l-yakîn" mertebesi muhakkıklara mahsûstur.

1964. O bir hünerden o kadar mağrûr oldu ki, tekebbürden üstâdlardan uzak oldu!

Muhakkıkların âsârında okuduğu ve yâhud onlardan işittiği maârif ve hakāyıktan o kadar mağrûr oldu ki, "Bu mes'eleyi ben de okudum ve anla- dım. Benim gibi bir insanın huzûruna gidip baş eğmeğe ne ihtiyacım vardır?" dedi. Kibir ve azametinden dolayı ehl-i hâl ve hakikat olan ve ayne'l-yakîn mertebesini ihrâz etmiş bulunan üstâdlardan yüz çevirdi.

1965. Sâmirî gibi o hüneri mâdemki kendisinde gördü, o tekebbürden dolayı Mûsa'dan baş çekti!

Sâmirî, Mûsâ (a.s.)a refâkat eden bir şahsın adıdır. Mûsâ (a.s.)ın sohbeti bereketi ile başkalarının görmediği bir sırrı görmüş idi. O da bu idi ki, Cebrâîl (a.s.)ı bir merkebe binmiş olduğu halde mütemessilen gördü. Onun atının ayağı, bastığı kuru otları yeşillendirir idi. Sâmirî, Rûhu'l-emîn'in hâssıyeti hayât olduğunu anladı ve atının izinden bir avuç toprak alıp sakladı. Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın garkından sonra emr-i ilâhî ile Tûr-i Sînâ'ya gidip, birâderi Hârûn (a.s.)ı halîfe yaptı. Sâmirî o sırada Benî-İsrâîl kadınlarının bilezik ve sâire gibi müzeyyenâtını toplayıp eritti ve içine o topraktan döktü ve bir buzağı heykeli yaptı ki, o toprağın hâssıyeti sebebiyle buzağı sadâsını verdi ve Benî-İsrâîl'e hitâben dedi ki: "Sizin ilâhınız ve Mûsâ'nın unuttuğu ilâh işte budur!" Benî İsrâîl'in çoğu bu buzağıya tapmağa başladılar; Hârûn (a.s.)ın nasîhatını kabûl etmediler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu kıssaya işaretle buyururlar ki; "Sâmirî, Hz. Cibril'in mûcib-i hayât olduğunu Mûsâ (a.s.)dan öğrendi ve kibir ve azametinden dolayı Hz. Mûsâ'ya tâbi' olmamak için böyle bir dîn-i bâtıl îcâd etti ve o görüşü kendi irfân ve zekâsından gördü."

1966. O, o hüneri Mûsa'dan öğrenmiş; ve muallimden gözünü dikmiştir.

Sâmirî, o hüneri Mûsâ (a.s.)'dan öğrenmiş olduğu halde, kendisinin muallimi olan o nebiyy-i zîşândan gözünü kapamış ve yüzünü çevirmiştir.

1967. Şübhesiz Mûsâ bir başka hüner gösterdi, tâ ki o hüneri ve onun canını kaptı.

Mûsâ (a.s.)ın bir başka hüneri budur ki, Tûr-i Sînâ'dan avdet edip Benî-İsrail'i bu halde görünce, Sâmirî'ye, فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لاَ مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) ya'ni "Def' ol git! Muhakkak senin için hayatta 'Bana dokunma!' demek vardır!" buyurdu ve Sâmirî hâl-i hayâtında yalnız başına sahrâda dolaş- mağa başladı. Zîrâ birisi ona yaklaşsa, sıtma ve titreme ârız olurdu. Beyt-i şerîfte, "Mûsâ (a.s.)ın gösterdiği bir başka hüner onun hünerini ve canını kaptı" ifadesiyle bu hâle işâret buyurulur.

1968. Ey çok âlim ki başta koşar, tâ ki server ola, onunla muhakkak baş gider!

Server ve reîs olmak için başta dönüp dolaşan birçok ilimler vardır ki, o ilim ve hünerler sebebi ile kişi başını ve hayatını gāib eder. Sâmirî vak'ası bu hâlin bir nümûnesidir.

1969. İstemez isen ki baş gide, sen ayak ol, sahib-i re'y olan kutbun penâhında ol!

Beyt-i şerîfte mezkûr olan "kutub”dan murâd, "kutbu'l-aktâb" olan zât-ı şerîf değildir. Fenâ ve bakā mertebelerini ihrâz ve izn-i ilâhî ile halkı irşâda me'mûr olan "kutb-ı irşâd"dır. Binâenaleyh kutbu'l-aktâb bir olur ve kutb-ı irşâd ise çok olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitten i'tibâren sâliklere îcâb eden nasâyihi ibzâl buyururlar. Ya'ni "Başın gidip helâk olmamak istersen, kibir ve azametten ve baş olmaktan vazgeç ve hiçlik makāmını ihtiyâr et ve mütevâzi' ol. Ve senin terbiyende sâhib-i re'y olan kutb-ı irşadın hıfz ve penâhında ol!"

1970. Her ne kadar şâh isen de, kendini onun fevkinde görme; her ne kadar [1985] bal isen de, onun nebâtından başkasını toplama!

Her ne kadar ulûm-ı zâhiren şeyhten fazla olup bu âlemde şâh isen de, kendini onun üstünde görme ve ilmine mağrûr olma. Zîrâ onda olan ulûm-ı bâtıne ve şerâfet-i hâl sende yoktur. Ve her ne kadar nutkun ve belâgatin bal gibi tatlı ise de, kendi ilminden geç, onun ulûm-ı ledünnîsinden başkasına kulak asma. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfâna erem dersen

Zîrâ Hz. Mısrî Niyâzî ulemâdan olduğu halde Ümmî Sinân hazretlerinin terbiye-i ma'neviyyesine boyun eğmiş ve istediğini bulmuştur. Bu gibi ahvâlin menâkıb-ı evliyâda nazîri çoktur. Ezcümle, Necmeddîn Kübrâ hazretleri ulûm-ı zâhirede yektâ ve her kim ile mübâhase etse onu ilzâm eder imiş. Bu sebeble ulemâ-i zamân ismini "Tâmmetü'l-Kübra" koymuşlar. Fakat kendisine ulûm-ı enbiyâ ve evliyâdan hissemend olmak hevesi galib olup, Ammâr b. Yâsir ismindeki bir zâta intisâb etmiş ve onu halvete koymuştur. Halvette ba'zı ahvâl-i latîfe münkeşif olduğundan, kendi kendine demiş ki: "Ey Necmeddîn, senin ilmin şeyhin ilminde[n] ziyâdedir. Şimdi halvette ahvâl-i evliyâ da baş gösterdi; binâenaleyh şeyhini geçtin!" Bu fikrin vürûdunu müteâkib Ammâr b. Yâsir hazretleri onun halvetine gelip: "Necmeddîn kalk halvetten çık ve Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî'nin huzûruna git ki, senin dimâğındaki bu enâniyyeti bir sille ile çıkarsın!" demiş. Cenâb-ı Necmeddîn dahi emrine itâatla Mısır'a gitmiş ve Arâisü'l-Beyân ismindeki tefsîrin sahibi Rûzbihân hazretlerinin dergâhına vâsıl olup, orada olanlardan şeyhin kim olduğunu sormuş. "Dışarıda abdest alıyor" demişler. Dışarıya çıkıp, Rûzbihân hazretlerinin az bir su ile abdest almakta olduğunu görmüş ve içinden "Şeyh bu kadar su ile abdest almak câiz olmadığını bilmemeli midir?" demiş. Rûzbihân hazretleri ba'dehû dergâha girip, Hz. Necmeddîn dahi arkasından içeriye girmiş. Cenâb-ı Rûzbihân elindeki su damlalarını Necmeddîn hazretlerinin yüzüne serpmiş ve şükr-i vuzû' namazına durmuş. O sırada Necmeddîn hazretleri kendinden geçip, kıyamet manzarasının karşısında kalmıştır. O manzara içinde, meleklerin halkı sürüyerek cehennem tarafına götürdüklerini ve yarı yolda "Ben bu tepeye mensûbum!" diyenleri bıraktıklarını görmüş. Melekler kendisine de gelip götürürken, o tepenin önünde "Ben bu tepeye mensûbum!" demiş, bırakmışlar. O tepeye çıkmış, Rûzbihân hazretlerinin oturduğunu görüp, ayaklarına kapanmış. O hazret de, ensesine bir tokat urmuş ve "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" demiş. Ve Necmeddîn hazretleri kendine geldiği vakit, Rûzbihân hazretlerinin namazı bitirdiğini görüp, ayaklarına kapanmış; ve hazret zâhiren dahi ensesine bir tokat vurup, "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" demiştir. Necmeddîn hazretleri, "O tokadı yedikten sonra nefsimde enâniyyet ve gurûr nâmına hiçbir duygu kalmadı ve kendimi bomboş bir halde buldum." buyururlar. İşte "ilm-i zâhir"in kıymeti ve işte "tasarruf-ı bâtınî"nin azamet ve saltanatı! Beyt-i şerîfteki "Gerçi şâhî” ye, saltanat-ı zâhire erbâbından olan pâdişâh ma'nâsını vermek de câiz olur. Zîrâ Fir'avn'ın padişahlığı ile Mûsâ (a.s.)ın padişahlığı meydandadır.

1971. Senin fikrin nakıştır ve onun fikri candır; senin nakdin kalptır ve onun nakdi kandır.

Senin fikrin havâss-i hamsen vâsıtasıyla âlem-i süflîden hayâline menkūş olan sûretlerdir; ve onun fikri rûhuna olan tecelliyât-ı rahmâniyye olduğu cihetle candır. Senin sermâyen ve nakdin kuvâ-yı cismâniyyen olduğu cihetle kalptır; ve onun sermâyesi ve nakdi kuvâ-yı rûhâniyye ve cismâniyyenin kânı ve aslı olan hakikat-ı vücûd olduğundan, nakd-i hâlistir.

1972. O sensin, kendini onun oluğunda ara; onun etrafında güvercin ol, “kû ve kû?" de!

Ma'lûm olsun ki, sâlik bir insân-ı kâmile intisâb ettiği vakit, kendini beğenmemiş ve onu beğenip kendisine nümûne ittihâz etmiş demektir. Eğer intisâbı bu fikir ile vâki' değil ise, hakîkatte intisâb etmemiş sayılır. İmdi, mâdemki onu beğenmiş ve onu nümûne ittihâz etmiştir, kendisini onun irâdesine ve terbiyesine teslîm etmiş demek olur. Binâenaleyh bu kâmilin irâdesi sâlikin irâdesini ortadan kaldırmış olduğu için, kâmil demek sâlik demek olur. Ve buna "mürşidinde fânî olmak" derler. Ya'ni, "O kâmil sensin, onun irâdesi senin irâdendir. Kendini onun oluğunda ara ve iste, onun etrafında pervâne gibi dön ve güvercin gibi cemî'-i ahvâlinde “kû, kû?” ya'ni "Hani benim mürşidim, hani benim mürşidim?" de!"

1973. Ve eğer ebnâ-yı cinsin sohbetini istemezsen, ayı gibi ejderhânın ağzındasın!

Eğer insân-ı kâmilin sûret-i zâhiresine bakıp, "O da benim gibi insandır ve bizim cinsimizdendir. Onun ilmi varsa benim de vardır!" diyerek onun sohbetini istemez ve kendini ondan müstağnî görürsen, ayı gibi nefis ejderhâsının ağzında kalırsın.

1974. Ola ki bir üstâd seni kurtara ve seni hatardan dışarıya çeke.

Bununla beraber me'yûs olma. İnâyet-i Hak'la ola ki seni bir üstâd-ı kâmil o nefis ejderhâsının ağzından kurtara ve seni ma'nen helâk olmak tehlikesinden dışarıya çıkara.

1975. Mâdemki senin kuvvetin yoktur, âgâh ol, zârîlik et, mâdemki körsün, yol görücüden baş çekme!

Mâdemki nefis ejderhâsının elinden kurtulmak için kuvvetin yoktur, onun şerrinden âgâh ol, Cenâb-ı Hakk'a yalvar ve ağla. Ve mâdemki tarîk-ı Hak'taki mehâliki görmek için sende basar-ı basîret yoktur, bu yol gören mürşid-i kâmilden baş çekme ve ona karşı serkeşlik etme!

1976. Sen bir ayıdan daha aşağısın ki, derdden nâle etmezsin; vaktâki ayı feryad etti, derdden kurtuldu.

Eğer nefis ejderhâsının elinde zebûn iken feryâd etmezsen, bil ki ejderhânın taarruzundan dolayı feryâd lüzûmunu hisseden bir ayıdan daha aşağı tıynettesin ki, derde giriftâr iken bu feryâd lüzûmunu hissetmiyorsun. Görmez misin, vaktâki ayı feryâd etti, arslan adam imdâdına yetişti?

1977. Ey Hudâ, bu taş yüreği mum yap; onun nâlesini hoş ve merhûm et!

Ey Hudâ-yı müteâl, nefis ejderhâsının hücumlarından müteessir olmayan böyle bir taş gibi katı yüreği mum gibi yumuşak yap; onun feryâdını ind-i ilâhînde kerîh ve iğrenç kılma, latîf ve şâyân-ı merhamet yap! Zîrâ kerîh feryâd merhameti değil gazabı celb eder.