Bir kör dilencinin adamlara "Bende iki körlük vardır" demesi
4. bölüm / 61 · 963 kelime · ~5 dk okuma
1978. Bir kör var idi ki, o derdi: "El-amân ey ehl-i zamân, bende iki körlük vardır!"
1979. “İmdi âgâh olun, bana iki kere merhamet edin; zîrâ benim iki körlüğüm vardır ve ben aradayım!"
"Ben iki körlük arasında kaldım; her bir körlüğüme ayrı ayrı merhamet edin!"
1980. (Ahâlî) dedi ki: "Biz senin bir körlüğünü görüyoruz; o diğer bir körlük [1995] ne oluyor, açık göster!"
1981. (Dilenci) dedi: "Çirkin sesliyim ve nâhoş nağmeliyim; çirkin seslilik ve körlük iki kat oldu!"
1982. "Çirkin sesim gam mayası oluyor; halkın muhabbeti benim sesimden nâ-kıs oluyor!"
1983. "Çirkin sesim her nereye giderse; öfkenin ve gamın ve kînin mayası oluyor!"
1984. "İki körlük üzerine merhameti iki kat yapınız; böyle nâ-güncü sığıcı ediniz!"
"Nâ-günc" hiçbir yere sığmayan ve hiçbir yerde kabûl ve i'tibâr görmeyen kimse ma'nâsınadır. "Güncâ"daki elif fâiliyyet için olup, sığıcı ma'nâsınadır. Ya'ni, “İki türlü körlüğüme iki kat merhamet ediniz ve hiçbir yerde kabûl ve i'tibâr görmeyen ve gönüllerin muhabbetini celb edemeyen böyle bir kimseyi gönüllerinize sığdırınız!"
1985. Bu şikâyetten onun sesinin çirkinliği nâkıs oldu; halk onun üzerine merhamette müttefik oldu.
Dilencinin bu türlü şikâyetle vâki' olan feryâdında, onun sesinin çirkinliği halk nazarında tenâkus etti ve çirkin sesi ile bu acıklı feryâdı sesinin çirkinliğini bastırdı; halk onun i'tiraf ettiği za'f ve acz üzerine, o dilenciye merhamet etmek hususunda ittihad ve ittifak ettiler.
1986. Vaktaki o sırrı söyledi, onun kalbinin sesinin letâfeti sesini iyi yaptı.
"Kalbinin sesinin letâfeti"nden murâd, kusûrunu görmesi ve sesinin çirkinliğini i'tiraf etmesidir. Kalbinin bu latîf olan sesini, çirkin olan zâhirî sesine katınca, o sesin çirkinliğini ta'dîl etti. Nitekim zâhirde ekşiye tatlı katınca latîf bir mayhoş olur.
1987. Ve o kimse ki, onun kalbinin sesi de kötü olur; o üç körlük ebedî uzaklık olur!
Ya'ni, kibir ve enâniyyeti sebebi ile kalben kendi kusûrunu görmeyen ve zâhirî çirkinliklerini i'tiraf etmeyen ve bil'akis kendini kâmil gören kimsede üç körlük olur ki, birisi kalb ve akıl gözünün körlüğü, ikincisi da'vâ-yı kemâl, üçüncüsü ef'âl-i kabîha ve ahlâk-ı seyyiedir. Binâenaleyh kemâl da'vâsında olduğu halde zâhiren kendisinden kötü ef'âl ve ahlâk sâdır olan ve kalb ve akıl gözünün körlüğünden dolayı kendinin bu hâlini göremeyen kimse üç türlü kördür; ve bu üç körlük ebedî uzaklık olur. Bu beyt-i şerîfte, üç körlükten birisi cisim gözünün körlüğü değildir. Zîrâ cisim gözünün körlüğü لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Nûr, 24/61) âyet-i kerîmesi mûcibince, her kimde olursa olsun, şâyân-ı merhamettir. Nitekim bu cildin yukarılarında cenâb-ı Pîr efendimiz îzâh buyurdular.
1988. Fakat vehhablar ki illetsiz verirler, ola ki onun çirkin başı üzerine bir el koyalar.
"Vehhablar"dan murâd, "Allâh" ism-i câmi'inin mazhan olan kâmil ve mükemmil kimselerdir ki, Hak Teâlâ'nın Vehhab ism-i şerîfi ile de tasarrufa me'zûndurlar. Ya'ni, "Vehhab olan kâmiller, verdiklerini bir hizmet ve sebeb mukābili olmaksızın verirler. Ola ki bir gün inâyet-i Hak ile, bu üç körlüğe mübtelâ olanın başı üzerine yed-i tasarruflarını koyalar."
1989. Çünki onun sesi hoş ve mazlum oldu, taş yürekler ondan mum gibi oldu.
O dilencinin kalbinin latîf sesi çirkin sesini ta'díl etmekle, hoş ve şâyân-ı merhamet bir mazlûm olduğu için, taş gibi katı yürekler ondan mum gibi yumuşak oldu.
1990. Kâfirin nâlesi mâdemki çirkin ve şehîktır, ondan dolayı icabete refîk [2005] olmaz.
"Kâfirin nâlesi"nden murâd, onun da'vâ-yı enâniyyeti ve zâhirde inkârıdır. “Şehîk", eşek sesi gibi çirkin sese derler. Kâfirin kalbinin nâlesi ve zâhirî olan sadâ-yı inkârı, çirkin ve eşek sesi mesâbesinde olduğundan dolayı, ind-i ilâhîde mebgûzdur ve asla şâyân-ı merhamet değildir. Nitekim âyet-i kerîmede فَأَمَّا الَّذِينَ شَقَّوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌ (Hud, 11/106) ya'ni, "Şakî olan kimselere gelince, onlar için nâr-ı bu'd içinde zefîr ve şehîk vardır" buyurulur.
1991. "Susun!", çirkin ses üzerine gelmiştir; zîrâ o halkın kanından köpek gibi sarhoş oldu!
Bu beyt-i şerîfte, "Kad eflaha" sûresinde, (sûre-i Mü'minûn sonlarında) قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَالِّينَ رَبَّنَا اَخْرَجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ وَلَا تُكَلِّمُونَ فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minûn, 23/106-108) ya'ni, "Ehl-i cehennem derler ki; 'Yâ Rab bizim üzerimize şekāvet galebe etti ve şaşkın tâifeden olduk. Yâ Rab bizi cehennemden çıkar! Eğer biz küfre avdet edersek, muhakkak zâlimleriz!' Hak Teâlâ buyurur ki; 'Susun, bana söylemeyin!'" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, ""Susun, söylenmeyin, dırdır etmeyin!' hitâbı, kâfirlerin çirkin ve eşek sesi mesâbesinde olan sözlerine mukābil vâki' olmuştur."
1992. Mâdemki ayının nâlesi rahmet çekici oluyor, bu senin nâlen olmazsa nâhoş olur.
Mâdemki ayının sürî ejderhâ elindeki feryâdı merhamet celb ediyor, eğer sen ma'nevî ejderhâ olan nefsinin seni helâke kasdından dolayı böyle bir feryâd etmezsen, insanlığın cihetinden elbette nâhoş ve çirkin olur.
1993. Bil ki sen Yûsuf'a kurtluk etmişsin; yâhût bir bî-günâhın kanını iç-mişsin.
“Yûsuf”tan murâd rûhtur. “Kurtluk”tan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile itti-sâftır. “Bî-günâh”tan murâd, kezâ rûhtur. Zîrâ rûh mâhiyet-i melekiyyeyi hâ-izdir. “Kanını içmek”ten murâd, rûhu nefis elinde âciz bırakıp, ma'nevî helâ-ke sevk etmektir. İkinci mısrâ', ta'bîr-i dîğer ile birinci mısrâ'ın te'kîdi olur. Ya'nî, sen sıfât-ı nefsâniyye ile Yûsuf gibi latîf olan rûhuna kurtluk etmiş-sin ve sıfat-ı melekiyyeyi hâiz olduğu için bî-günâh olan rûhunu ma'nevî he-lâke düşürmüşsün.
Ankaravî hazretleri bu beyte şöyle ma'nâ vermişlerdir: “Sen Yûsuf-ı ma'nevî olan sıddîka ve azîze hased kılmışsın; yâhût bir bî-günâhın kanını içmişsin. “Kan”dan murâd, `عرض المؤمن كدمه` ya'ni, “Mü'minin ırzı kanı gibidir.” fehvâsınca [mü'minin] ırzıdır veyâ malıdır. Ve yâhûd onu gıybet etmek, eti-ni yemek ve kanını içmek gibidir.”
1994. Tövbe et ve yenmişten istifrâğ et; ve eğer yara eski oldu ise git dâğ et!
Salâha rücû' et ve yenmişten, ya'ni şimdiye kadar yaptığın huzûzât ve ez-vâk-ı nefsâniyyeyi, riyâzet ve mücâhede meşakkatlerini ihtiyâr ederek istif-râğ et! Ve eğer her biri bir yara mesâbesine olan nefsânî sıfatlar eskimiş ve kökleşmiş ise, onları riyâzet ateşi ile dağla! “Dâğ”, Arabî'de “keyy” dedikleri usûl-i tedâvîdir ki, demiri kızdırıp yara üzerine sürerek yakarlar ve mikropla-rı öldürürler.
Ankaravî hazretleri bu beyite de şöyle ma'nâ vermiştir: “Bu kabâhatler-den tövbe et ve her neyi ki zulmen ekl ve bel' ettinse onu çıkarıp sâhibine edâ eyle ve helâlleş. Ve maraz-ı derûn eskimiş ise, riyâzet ateşi ile dağla!”