Yalnız başına yakıcı kum üstünde buldukları o zâhidin kerâmetleri hakkında hacıların hayrân olması
61. bölüm / 61 · 1490 kelime · ~8 dk okuma
3777. Bâdiye içinde bir zahid var idi. Abbadiye gibi ibadette gark idi.
"Abbâdiye" kelimesi hakkında şârihlerin muhtelif beyânâtı vardır. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Ayının fethi ile, Abbâdiye, Araplar'ın müteferrik kabílelerine mensûb olanlarına derler. Bunlar bâdiyede sâkin olup, kendi mezhebleri üzere ibâdete harís olduklarından, zâhid Abbâdiye efrâdına teşbih buyurulmuştur." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Ubbâdiye, aynın zammı ve teşdîd ile, “ibâdet ediciler" ma'nâsınadır." Bahru'l-Ulûm ise Velî Muhammed'e i'tirâz edip, der ki: "Bu ma'nânın Ubbâdiye kelimesinden nasıl çıkarıldığı ma'lûm değildir. Belki muhayyel bir ma'nâdır. Abbâdiye, Cezâir-i Arab'ın nihâyeti olan Abbâdan'a mensûb demektir. Ve Abbâdan, ehl-i mizâc için kābil-i tavattun olmayan bir mahaldir." Ve Şeyh Muhammed Efdal der ki: "Ubbâdiye, "âbid"in cem'i olan "ubbâd"a mensûb kimseler demek olması muhtemeldir. Vâkıâ böyle, bir nisbet müteâref değildir. Fakat bu nisbet, ihtimal ki lisân-ı Fârisî'de müsta'meldir." Ve İmdâdullâh hazretleri dahi ehl-i mizâc için, “kābil-i tavattun olmayan Abbâdan'a mensûb âbidler" ma'nâsına almıştır.
3778. Hacılar şehirlerden oraya eriştiler. Gözleri kuru zahid üzerine düştü.
"Huşk", kuru ve kara ma'nâlarına gelir. Ankaravî hazretleri, "zâhid-i huşk" ta'bîrini terkîb-i izâfî addedip, "karanın ve bâdiyenin zâhidi" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise terkîb-i tavsîfî addedip, "huşk"ü "zâhid"in sıfatı olarak göstermişlerdir ki bu sûrette ma'nâ, “kuru ve lâğar zâhid" demek olur. Ya'ni, "Hacılar şehirlerden bâdiyenin o noktasına geldiler. İbâdet ve riyâzetten kupkuru ve lâğar bir hâle gelmiş olan zâhidi gördüler." Fakat âtîdeki beyit, Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâyı takviye eder.
3779. Zahidin yeri kuru ve mizâcı yaş idi. Onun ilacı bâdiyenin semûmun-dan idi.
Zâhidin sâkin olduğu mahal kupkuru ve susuz idi; fakat onun mizâcı yaş, ya'ni onda susuzluktan eser yok idi. O kuru bâdiyede onun su ihtiyacı, sıcak bir halde esen bâd-ı semûmdan idi.
3780. Hacılar ondan, vahdetinden ve onun âfeti içinde o selâmetine hayrân ol-[3791] dular.
Hacılar o zâhidin böyle ıssız bir bâdiyede tek ve tenhâ yaşamasına ve bâdiyenin susuzluk ve sıcaklık tehlikesi içinde sağ ve sâlim kalmasına şaşdılar kaldılar.
3781. Kumun yüzü üstünde namaza durmuş idi, öyle kum ki onun harâretinden çömleğin suyu kaynar idi!
3782. Derdin ki: "Yeşillik ve gül içinde sarhoştur!" Yahût, "Burak ve Düldül'ün üzerinde bir süvârîdir!"'
"Burak", Resûl-i Zîşân Efendimizin mi'râc gecesinde bindikleri bir sûret-i rûhâniyyedir ki merkebden büyük ve deveden küçük olduğu rivayet edilmiştir. "Düldül", siyaha mâil beyaz bir katırın ismidir ki İskenderiyye hâkimi (s.a.v.) Efendimiz'e hediye olarak göndermiş idi ve emîru'l-mü'minîn İmâm Alî (k.a.v.) hazretleri ona biner idi.
3783. Yahût "Onun ayağı ipek ve hulleler üzerindedir!" Yahût "Semûm onun için bâd-ı sabâdan iyidir!"
"Hulle", ağır, kıymetli hırka ve cübbe gibi libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâhût o zâhidin hâline bakınca der idin ki: 'Gûyâ onun ayakları kızgın kum üstünde değil, ipekli kumaşlar ve hulleler üstündedir ki, aslâ müteessir olmuyor!' Yâhût 'Esen sıcak ve yakıcı rüzgâr ona bâd-ı sabâdan daha latîftir!'"
3784. Derviş namazdan fâriğ oluncaya kadar intizâren niyâzda durdular.
Hind nüshalarında birinci mısrâ`, پس بماندند آن جماعت با نیاز sûretindedir. "O cemâat niyâz ile kaldılar" demek olur.
3785. Vaktaki o fakir istiğraktan geri geldi; o cemâattan rûşen-zamîr bir diri,
3786. Gördü ki, onun elinden ve yüzünden su damlar. Onun elbisesi abdest eserlerinden ıslak idi.
Hacıların arasında kalbi nûrlu olan hayât-ı ma'neviyye sahibi bir kimse dervîşin ahvâlini hâdde-i tedkîkten geçirirken, onun elinden ve yüzünden su damlamakta olduğunu ve elbisesinin abdest suyundan ıslanmış bulunduğunu gördü.
3787. Binâenaleyh ona sordu ki: "Suyun neredendir?" "Semâ tarafındandır." diye elini kaldırdı.
O kalbi nûrlu olan hacı zâhide: "Bu susuz bâdiyede suyu nereden bulursun?" diye sordu; o zâhid dahi suyun gök tarafından geldiğine işaretle elini yukanya kaldırdı.
3788. Dedi: "Her ne vakit istesen kuyusuz ve liften örülmüş ipsiz erişir mi?"
O işareti gören hacı tekrar sordu ki: "Bizim gibi esbaba bağlanıp kalmış olanlar su istihsâlini murâd etikleri vakit, kuyuya ve hurma ağacı lifinden örülmüş ipe muhtaçtırlar. Sen ise istediğin vakit göğün suyunu bu gibi esbabı kullanmaksızın nasıl celbediyorsun?"
3789. "Ey sultan-ı dîn bizim müşkilimizi hallet, tâ ki senin halin bize yakın bahşetsin!"
"Ey dînin esrârında mutasarrıf olan zât-ı şerîf; biz esbaba teşebbüs etmeksizin bir şeyin istihsâli kābil olmadığı zannındayız ve bu husûsta şek içindeyiz! Sen bize bunun nasıl vâki' olduğunu göster de, kalbimizdeki şekkimiz zâil ve bize yakîn hâsıl olsun!"
3790. "Esrarından bir sırrı bize aşikâr göster, tâ ki belden zünnârları keselim!"
[3801] "Mutasarrıf olduğun esrardan bir sırrı bize açıkça göster, tâ ki belimizden şek ve şübhe zünnârlarını keselim ve "Acabâ böyle bir şey olur mu?" vesvesesini içimizden atalım ve şirk-i hafiden kurtulalım! "Zünnâr", ruhbânın bellerine bağlayıp uçlarını sallandırdıkları kuşaklardır.
3791. "Hacıların duasına icabet et!" diye gözlerini gök tarafına itti.
Zâhid, hacının bu talebi üzerine gözlerini gök tarafına dikip, Cenâb-ı Hakk'a münâcât ederek dedi ki: "Ey esbâbın halikı olan Rabb-i azîmü'ş-şanımız, hacılar'senin kudretini ve azametini his gözleriyle de görmek istiyor-lar. Lütfen onların taleblerini kabûl buyur!"
3792. "Rızık isteyiciliğe ben yukarıdan huy tutarım. Sen bana kapıyı gökten açtın!"
“İlâhî, sen bilirsin ki, benim rızık isteyicilikteki huyum ve âdetim, âlem-i süflîye taalluk eden esbâba nazar etmemektir. Belki o esbabın fevkinde ve yukarısında olan senin kudret-i halkına bakmaktır. Zîrâ sen rızık kapısını ba-na bu kudret semâsından açtın ve ben de buna alıştım!” خوگرم de گیرم گرم kelimesinin muhaffefidir.
3793. "Ey sen ki mekânı lâ-mekânda gösterip, 'Fi's-semâi rızkuküm'ü ayân etmişsin!"
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Zâriyât'ta olan وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) ya'ni, "Ve sizin rızkınız ve va'd olunduğunuz şey semâdadır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Mekânı lâ-mekânda göstermek" budur ki, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i taayyünât mevcûd değil iken, esmâ ve sıfatının mezâhiri olmak üzere bu âlem-i kesîfi ve imkânı, mekândan ve taayyünden münezzeh olan vücüd-ı mutlakında peydâ ve izhar etti. Nitekim bu bâbdaki îzâhât, I. ciltte 610 numaralı beyite müsadif olan ما عدمهاییم هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما beyt-i şerîfinde geçti. Ve esbâb ise, bu âlem-i taayyünâta âid olan sûretlerden ibârettir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ hazretleri idrāk sahibi olan kul-larının his ve akıl gözlerini âlem-i süflîye taalluk eden esbâba dikmemeleri ve o esbâbın yukarısında olan Hakk'ın, sebebi yaratmak kudretine nazar etme-leri için bu âyet-i kerîmeyi ayânen tebliğ buyurdu.
3794. "Bu münâcât arasında su çekici fil gibi hemân latîf bulut zâhir oldu."
Zâhidin bu yoldaki münâcâtı arasında, müsebbibü'l-esbâb olan, Hak Te-âlâ hazretleri hortumunda su dolu olan fil gibi hemân havada suyun sebeb-i vücûdu olan bulutu kudreti ile halk ve izhar etti.
3795. Kırbadan su gibi yağdırmak tuttu; çukurlarda ve mağaralarda mesken tuttu.
Kırbadan su boşanır gibi bulut yağmur yağdırmağa başladı. O kadar çok yağdı ki, çukurlarda ve mağaralarda birikti!
3796. Bulut kırba gibi eşkler yağdırıyordu. Hacılar hep kırbalarını açmışlar idi.
Bulut su kırbası ve tulumu gibi eşkler, ya'ni yağmur dâneleri yağdırıyordu. Hacılar da bu susuz bâdiyede böyle suyu görünce, bir taraftan kırbalarının ve tulumlarının ağızlarını açıp doldurmuşlar idi.
3797. Bir taife bu acaib işlerden dolayı belden zünnârları kestiler.
"Acâib işler"den murâd, zâhidin ma'mûreden uzak bir bâdiyede yaşaması ve çömlek içindeki suyu kaynatan sıcak kumun üstünde ayağı yanmaksızın ve güneşin şiddet-i harâretinden müteessir olmaksızın durması ve susuz bâdiyede vücûdunun ve libâsının abdest suyuyla ıslak olması ve münâcâtı üzerine derhal bulut zahir olarak yağmur yağıp seller akması halleridir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu acībeleri gören hacıları üç kısma tefrík buyururlar ki, bu beyitte birincisi mezkûrdur. Ya'ni, "Bu acâibi görünce, kalblerini ancak sebebe merbût kılıp, şirk-i hafiye düşen tâife, şek ve şübhe zünnârlarını kestiler ve sebebin bir nümâyiş-i âdîden ibaret olduğuna yakîn hâsıl ettiler."
3798. Diğer kavmin yakîni bu acibden izdiyâdda oldu ve Allâh doğru yolu a'lemdir.
Hacıların içindeki ikinci kısım, âlem-i sûretteki esbabın bir nümâyiş-i âdîden ibaret olduğunu ilme'l-yakîn bilirler idi; fakat böyle bir hâli müşâhede etmemişler idi. Vaktâkî zâhidin bu hallerini gördüler, ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkî ettiler. Ve Allâh Teâlâ herkesin kendi hakîkati iktizâsınca sırât-ı müstakîmi neden ibaret olduğunu çok bilir ve o sırâta sevkeder. Nitekim iki tâife ind-i ilahîde ma'lûm olan isti'dâdlarının ikti- zâ ettiği şeye sevk olundular. Evvelki tâife ilm-i yakîn mertebesine geldi; ve ikinci tâife ilm-i yakînden ayn-ı yakîne vâsıl oldu.
3799. Kabul etmeyici, ekşi ve ham olan diğer kavim sermedî nâkıslardır. Söz [3810] bitti!
Bu acaib işleri görüp, "Adam sende! Bunda taaccüb olunacak ne var? Biz buraya gelmezden evvel yine böyle yağmur yağmış, zâhid abdest almış, işte o yağmur şimdi yine geldi, biz de kırbalarımızı doldurduk!" diye esbâba yapışıp kalan ve Müsebbib'inin müşâhedesini kabûl etmeyen ve ekşi ve ham koruk mesâbesinde bulunan üçüncü kısmın, tatlı üzüm olmak ihtimali yoktur. Onlar ebedî nâkıslardır. Zîrâ onların ilm-i ilâhîde sabit olan isti'dâdlarının sırât-ı müstakîmi budur. Söz bitti vesselâm!
Fakîr'e lâyıh olan ma'nâ budur ki: Bu kıssada cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i dünyayı susuz bâdiyeye; ve bu bâdiyede yalnız başına yaşayan zâhidi zât-ı şerîflerine; ve hacıları da muîd-i âlîlerinde bulunan kimselere; ve hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi de abdest suyuna; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in ebyât ve elfâzını buluta; ve içindeki maârif-i ilâhiyyeyi yağmur suyuna teşbih buyurup, bu Mesnevî-i Şerîf'i dinleyen halkı da üç sınıfa ayırırlar. Nitekim sınıfların ahvâli yukarıda zikrolundu. Beyt-i şârih-i fakir:
Ateşin bâdiyedir dünyamız. Suya kandırmada Mevlâ'mız. Ebr-i elfaz u beyândan ma'nâ Yağmuru yağmada gâyet ra'nâ. Feyz-i sârîsine karşı duralım. Meşk-i rûhu açarak dolduralım!
Hitâm: 15 Rebîu'l-âhir, sene: 1350. ve 16 Ağustos sene: 348. ve 29 Ağustos sene: 931. Cum'a ertesi günü, saat 6. Şârih-i hakîr: Ahmed Avnî el-Mevlevî
MESNEVİ'NİN II. CİLDİNİN SONU