Tavuğun beslediği kaz yavrularının kıssası
60. bölüm / 61 · 1749 kelime · ~9 dk okuma
3755. Sen kaz yumurtasısın; gerçi tavuk seni dâye gibi kanadının altında terbiye etti!
Ma'lumdur ki, kaz denizde yüzer; ve tavuk suya düşünce boğulur. Tavuk kuluçka olduğu vakit, kanatlarının altında bu kaz yumurtasını terbiye eder. Civcivler çıkınca, tabîatları iktizâsınca suya girerler. Anaları olan tavuk karada onların hâline bakakalır!
Yukarılarda dahi sırası geldikçe îzâh olunduğu üzere, bahr-i zehhâr-ı hakîkattan evvelen "gayriyyet" líbâsıyla zâhir olan, “rûh-i küllî-i Muhammedî" dir ki, ehl-i hakikat ona "rûh-ı a'zam" derler. Ve sâir ervâh ondan mütevellid ve mahlûktur. Bu sebeple, "rûh-ı Muhammedî" ervâhın babası ve anası mesâbisinde olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu bahiste, bahr-i hakikatta yüzen bu rûh-ı küllîyi, deryâda yüzen kaza; ve sâir ervâhı da bunun yumurtasına; ve bu yumurtaları kanadı altında besleyen ve terbiye eden ecsâm-ı beşeriyyeyi de tavuğa teşbih buyurmuşlardır. Zîrâ ervâh bu cisme taalluktan sonra onun hücre-i terbiyesinde kemâle erişir ve kemâle gelinceye kadar da hiçbir makāmda ârâm ve karâr etmez. Evvelâ "nefs"ten ve onun sıfâtından geçer. Vaktâkî "kalb" deryâsına vâsıl olur; nûr-ı kalb ile nefsi tanır. Ve ondan sonra kalbden ve onun sıfatından geçer; ma'rifet-i kalb pertevi yüz gösterir. Ondan sonra âlem-i "rûh"a vâsıl olur ve bu rûhun nûruyla ma'rifet-i "sırr" hâsıl olur. Pây-ı himmetini âlem-i rûha attığı vakit, âsâr-ı "hafi'yi müşâhede eder, şevâhid-i rûh ile “hafi"yi anlar. Mertebe-i "hafi"den terakkî saâdetine nâil olduğu vakit, bahr-i “hakîkat" sâhiline vusûl müyesser olur. Müşâhede-i cemâliyye nûrlarıyla sırr-ı hafi zahir olur. Ve tecellî-i "celâl"in satevâtıyla vücûd enâniyyetinden fânî olup, bahr-i hakikata dalar. Bahr-i "Hüviyyet"e müstağrak olduğu vakit, “fenâ"dan sonra bakā-yi ulûhiyyet ile bâkî olur; kendisi olmaksızın ondan عرفت الله بالله ya'ni, "Allah'ı Allâh ile bildim" na'rası zuhûr eder. İşte, kaz yumurtası mesâbesinde olan rûhun, tavuk mesâbesindeki cismin kanatları altında terbiyesi bu sûretle olur. (Hüseyn-i Hârezmî şerhinden hülâsadır.)
3756. Senin anan o deryanın kazı olmuştur. Senin dâyen toprağa mensub oldu ve karaya tapıcıdır!
"Rûh-ı a'zam" deryâ-yı hakikatin kazıdır ve senin anandır. Seni dâye gibi terbiye eden ve topraktan mahlûk olan cismin, kendi aslı olan karaya âşıktır ve ona tapar!
3757. Meyl-i deryâ ki, senin gönlünün içindedir, o tabîat senin canına anandandır!
Ey mü'min, deryâ-yı hakikata senin gönlünün içinde bir meyil vardır ki, kesâfet-i cismâniyyede istiğrâkın hasebiyle sen onun farkında olamıyorsun! O meyil sende ba'zan zikrullâh meclisinde bulunduğun vakit ara sıra baş gösterir ve galebe-i kesâfet-i cismâniyyet yüzünden tekrar istitâr eder. İşte o tabîat senin canına, senin anan olan "rûh-ı küllî"den aşılanmıştır. Bu meyil seni "bakā" tarafına çeker.
3758. Karaya meyil, senin için bu dâyedendir. Dâyeyi bırak ki, o fenâ re'ylidir!
Karaya, ya'ni cismâniyyete meylin dahi, senin ruhunu kanatları altında terbiye eden bu cisim dâyesinin tabîatı iktizâsındandır. Binâenaleyh, sen o cisim dâyesinin meylini terk et. Zîrâ o fenâ re'ylidir ve seni fenâ ve helâk tarafına çeker!
3759. Dâyeyi kara üzerinde bırak ve koğ; kazlar gibi ma'nâ denizi içine gel!
Dâyen olan cismi karada ve toprak üstünde bırak ve onun cezbine tâbi' olma, koğ; huzûzât-ı cismâniyyeyi terk edip, kazlar gibi ma'nâ denizine dal ve ezvâk-ı maânî ile mütezevvik ol!
3760. Eğer dâye seni sudan korkutursa, sen korkma ve acele derya tarafına sür! [3771]
Eğer cisim dâyesi seni, "Eğer sen beni bırakırsan, sûret âleminden gäib olur ve deryâda boğulup yok olursun!" diye sudan korkutur ise, sakın korkma! Zîrâ infisâh onun şânıdır, senin şânın değildir. Binâenaleyh, bu husûsta cesûr olup, himmetini acele deryâ tarafına sür!
3761. Sen kara üzerinde bir kazsın ve yaş üzerinde dirisin. Tavuk gibi kokmuş kümesli değilsin!
Zîrâ sen kara üzerinde gezen, ya'ni cismâniyyet içinde yaşayan bir kazsın ve senin diriliğin yaş üzerindedir, ya'ni rûh iledir. Tavuk mesâbesinde olan cismin gibi, senin evin ve kümesin kesif ve müteaffin olan dünyâ değildir!
3762. Sen "Kerramna benî Adem"den bir şahsın; hem karaya ve hem denize ayak koyarsın!
Bu beyt-i şerîflerde وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا (İsrâ, 17/70) ya'ni, “Muhakkak biz benî Adem'i mükerrem kıldık ve onları karaya ve denize yüklettik ve iyi şeylerden onları rızıklandırdık ve onları, yarattığımız kimselerin çokları üzerine ziyâde tafdíl ettik” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
Ma'lûm olsun ki, insân letâfet ve kesâfetin mecmû'unu câmi'dir. Letâfeti, rûhâniyyeti ve ma'nâsı; ve kesâfeti dahi cismâniyyeti ve sûretidir. Rûhâniyyeti ile meleklere ve cismâniyyeti ile hayvânâta muhâzîdir.
Letâfeti esmâ-i cemâliyyenin ve kesâfeti esmâ-i celâliyyenin mazharıdır. Binâenaleyh, âdem bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Bu i'tibâr ile âdem, yalnız esmâ-i cemâliyyenin meclâsı olan melâikeden ve yalnız esmâ-i celâliyyenin meclâsı olan hayvanâttan efdaldir. Eğer yalnız cismâniyyetin ahkâmı galib olursa, hayvandan daha aşağı olur.
Âyet-i kerîmede âdemin yaratılan kimselerin çoğu üzerine tafdíl olunduğu beyân buyurulmasına nazaran, az kimselerin üzerine tafdíl olunmamış bulunduğu; ve belki bu kimselerin âdem üzerine mufazzal olduğu anlaşılır. Bu noktada ulemânın çok kıyl ü kāli olduğundan, İsmâîl-i Ankaravî hazretleri hülâsa-i karâr olmak üzere, "rusül-i beşerin rusül-i melekten ve evliyâ-i beşerin evliyâ-i melekten ve sulehâ-yı beşerin sulehâ-yı melekten ve avâm-ı beşerin avâm-ı melekten efdal olduğunu" beyân buyurmuştur.
Velhâsıl, mahlûkāt-ı ilâhiyyenin bir kısmı yalnız cemâlî; ve bir kısmı da yalnız celâldir. Ve âdem her ikisini de câmi'dir. Binâenaleyh mazhariyyet-i kâmile sâhibidir. Şu ciheti de arz edeyim ki, Hak Teâlâ hazretlerinin mülkü dünyaya münhasır değildir. Bizim muhâkemâtımız ve ilmimiz, bâtınen ve zâhiren mazhar olduğumuz tecelliyât-ı ilâhiyyeye göredir. Fezâ-yı bî-nihâyede Hak Teâlâ hazretlerinin, bizce ahvâli meçhûl olan pek çok âlemleri vardır. O âlemlerden ba'zılarının bizim bilmediğimiz esmâ-i ilâhiyyenin meclâsı olması ve orada benî Adem'den daha mufazzal olan mahlûkāt-ı ilâhiyyenin bulunması ve bu âyet-i kerîmede dahi bunların vücûduna işâret buyurulmuş olması mümkindir.
3763. Zîra biz onları can ile bahr üzerine yüklettik. "Onları kara üzerine yüklettik,"ten ileri sür!
Hak Teâlâ'nın حَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (İsrâ, 17/70) kelâmında, şimdiki bulunduğun cismâniyyet mertebesine işâreten, "berr" "bahr" dan evvel zikr buyurulmuş ise de, senin anan bahrî olduğu için, sen bahr üzerine hamli, berr üzerine hamlden ileri sür ve can ile bahre hamlini nazar-ı i'tibâra al ve karada kalma!
3764. Melâike için kara tarafa yol yoktur. Hayvan cinsi de bahrden âgâh değildir.
Melâike letâfet âleminden oldukları için, onların kesîf olan kara tarafına yolları yoktur. Ve hayvan cinsi âlem-i kesâfetten mahlûk oldukları için, onların da bahr-i letâfetten haberleri yoktur.
3765. Sen cisim ile hayvân ve cân ile melektensin. Tâ ki, hem zemîn üzerinde ve hem felek üzerinde gidersin!
Ey insân, sen cismin ile hayvân ve rûhun ile melek cinsindensin! Binâenaleyh, cismin ile yeryüzünde gezersin; ve rûhun ile de felek üzerinde tayarân edersin!
3766. Nihayet sizin misliniz zâhirde beşer olur. Gözlü gönül ile bana vahyolunur.
Nihâyet, Süleymân-ı zaman olan insân-ı kâmil zâhirde sizin mislinizdir ve sizin gibi beşer sûretindedir. Şu kadar ki o insân-ı kâmil "Bana dîde-ver olan gönül ile vahyolunur” der. Bu beyt-i şerîfte, قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَى (Kehf, 18/110) ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: 'Ben ancak sizin gibi beşerim; bana vahyolunur!'" âyet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu hitâb Nebiyy-i Zîşân'adır. Fakat verâset-i Muhammediyye'yi hâiz olan her Süleymân-ı zamânın kalb-i şerifine de ayn-ı hitâb vârid olur. Verâset-i Muhammediyyeyi hâiz bulunan cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, kendi zevk-i âlîlerinden bu beyt-i şerîfi beyân buyurup derler ki: "Ey muhîtimde bulunan ve kuşlar mesâbesinde olan ervah, sûret-i zâhirede ben de sizin gibi sûret-i beşeriyyeyi hâizim. Fakat benim kalbimin gözü âlem-i gaybı görücü bir gözdür. O âlem-i gaybdaki müşâhedâtım hasebiyle, lübb-i Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfe olan bu Mesnevî-i Şerîf'teki maârif ve hakâyık bana vahyolunur!"
3767. Toprağa mensup kalıp zemîn üzerine düşmüş; onun ruhu bu çarh-ı berrin üzerinde devr edicidir.'
Benim toprağa mensûb olan cismim ve kalıbım arz üzerinde gezer, yürür. Fakat o benim kalıbımın rûhu, bu yüksek eflâk-i maânî üzerinde devreder.
3768. Ey gulâm, biz hep [su] kuşlarıyız; bizim dilimizi tamamen derya bilir!
Bu ve âtîdeki beyitlerdeki "biz" ta'bîrleri, üslûb-ı hakîmâne üzerine îrâd buyurulmuştur. Bu "biz" ta'bîrinin altında "siz” hitâbı mündemicdir. Ya'ni, "Ey henüz mertebe-i ricâle bâliğ olmamış olan mürīdim, siz hep kuşlarsınız! Sizin lisân-ı isti'dâdınızı, tamâmiyle deryâ-yı hakikat olan "insân-ı kâmil" bilir ve sizi lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerinize göre terbiye eder!"
3769. İmdi, Süleyman bahr geldi, biz kuş gibi; Süleyman'da ebede kadar seyr tutarız!
İmdi, Süleymân-ı zamân deryâ-yı hakikattir; sizler kuş gibisiniz. O deryâ-yı hakîkatta sizin ebedî seyriniz vardır!
Ma'lûm olsun ki, rûh-ı Muhammedî (s.a.v) "küllü'l-kül"dür. Verâset-i Muhammediyye'yi hâiz olan her bir insân-ı kâmil de "küll"dür. Ve her bir "küll"ün tevâbii olan ervâh-ı cüz'iyye vardır. Ve bu "rûh-ı küllî" onların imamıdır. Hiçbir rûh, âlem-i ervâhta kendi imâmından ayrılmaz ve o “küll” içinde ebedi seyr eder. يوم ندعوا كل أناس بإمامهم (Isrâ, 17/71) Ya'ni, “O günde biz nâsın kâffesini imamlarına da'vet ederiz" âyet-i kerimesinde bu hakikata işâret buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebirlerinde âtîdeki beyitler ile de bu ma'nâya işâret buyururlar. "Benim canım ile senin canına bundan evvel bir sabıka var idi ki, âşinâ oldu. Bugünün ülfeti o sabıkadandır; gerçi onları senin için unutmak vâki' oldu!"
3770. Ayağı Süleyman ile deryaya koy, tâ ki su, Dâvûd gibi yüz zırh yapsın! [3781]
Ey cismânî, Süleymân-ı zamâna tâbi' ol ve ruhunun ayağını o Süleymân ile beraber deryâ-yı hakikata koy! Tâ ki, o deryânın maârif suları sana, Dâ-vūd (a.s.)ın demirden yaptığı zırh gibi, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılmak üzere birçok zırh yapsın!
3771. O Süleyman cümlenin önünde hazırdır. Fakat gayret göz bağı ve sahirdir!
O Süleymân-ı zamân hepinizin önünde hâzırdır. Fakat siz onu kendiniz gibi beşer sûretinde ve ulemâ kıyafetinde gördüğünüz için, sâika-i nefsâniy- yetle kıskanırsınız ve onun ilim ve irfânına hased edersiniz ve onun Süley- man'lığını göremezsiniz. Ne yapalım ki, bu kıskançlık ve gayret kalb gözünü bağlar ve sihirbazdır! Nitekim, Şemseddîn-i Mardînî gibi, zamân-ı Pîr'deki meşâhîr-i ulemâdan ba'zılarının, Hz. Pîr'in fetvâsına i'irâz ettiği, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur. Ve kezâ kıskançlık sebebiyle bir tâife de Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aleyhinde bulundular ve Salahaddîn-i Zerkûb-ı Konevî hazretlerini çekemediler ve onların kemâlâtını bu kıskançlıkları sebebiyle gö- remediler!
3772. Hatta cehilden ve uyuklamaktan ve fuzûldan dolayı, o bizim önümüzde ve biz ondan melûlüz!
Sizler rûhen Süleymân-ı zamâna teşnesiniz; fakat cehilden ve gaflet uy- kusundan ve fuzûldan, ya'ni hadd-nâ-şinâslıktan dolayı o Süleymân-ı za- mân önünüzde hâzır olduğu halde ondan melûl bir haldesiniz ve elem için- desiniz!
3773. Susamışa gök gürlemesi baş ağrısı getirir. Çünkü saâdet bulutu çektiğini bilmez!
Nitekim, susamış bir adamın gök gürleyişinden başı ağrır ve elem duyar. Zîrâ gök gürlemesinin, kendisinin susuzluğunu izâle edecek olan yağmur bu- lutu getirdiğini idrâk edemez. Ve ilim teşnesi olan ulemâ da aynı hâl içindedir.
3774. Onun gözü akıcı ırmakta kalmıştır; gök suyunun zevkinden bî-haberdir.
"Akıcı ırmak"tan murâd, kitaplardan tahsil olunan ulûm-ı câriye ve mütedaviledir. "Gök suyu"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyyedir. Kendilerini kıskançlık duygusuna kaptırmış olan ulemâ-i zâhirenin idrak gözü, kitaplardaki ulûm-ı câriye ve mütedâvilededir. Onlar, semâ-yı hakikat olan mişkât-ı nübüvvetten münzel olan ulûm-ı ledünniyyenin zevkinden bî-haberdir.
3775. Himmet merkebini esbab tarafına sürdü; şübhesiz Müsebbib'den mahcub kaldı!
Böyle bir kimse, himmet merkebini esbâb-ı sûriyye tarafına sürdü; şübhesiz o esbâbın müsebbibi olan Hak'tan mahcûb ve mestûr kaldı.
3776. O kimse ki, Müsebbib'i aşikâr görür; cihanın sebebleri üzerine ne vakit gönül koyar?