Resûl (a.s.)ın berekâtıyla Ensâr arasında muhalefet ve adâvetin kalkması
59. bölüm / 61 · 3279 kelime · ~17 dk okuma
3702. Evs ve Hazrec nâmını tutan iki kabilenin birbirinden kan içici canı vardı.
Resûl-i zîşân Efendimizin zamân-ı saâdetlerinde, birine Evs, diğerine Hazrec denilen iki kabile var idi. Aralarında eskiden beri kan da'vâsı olup, fırsat buldukça birbirlerinin kanını içerlerdi.
3703. Onların eski kînleri İslâm'ın nûru ve safveti içinde, Mustafa'dan mahvoldu.
Bu iki kabile putperestlikten vazgeçip, vahdâniyyet-i Hakk'ı kabûl ve Peygamber Efendimize tâbi' olduktan sonra nûr-ı İslâmiyyet kalblerini parlattı ve kalb ve akıl gözleriyle hayvâniyyetlerini görüp iğrendiler ve sıfât-ı nefsâniyyelerinden temizlenip sâf oldular. Birbirlerine karşı olan eski kînleri ve adâvetleri Mustafa (a.s.) Efendimizin yüzünden mahvoldu.
3704. O düşmanlar evvela bostandaki üzümlerin adedleri gibi ihvân oldu.
O birbirlerine düşman olan efrâd-ı beşer, İslâmiyyet'e duhûllerinden sonra evvelâ bostandaki ve bağdaki üzümlerin salkımlarında müctemi' olan a'dâd ve efrâd gibi birbirinin karîni ve ihvânı oldular.
3705. Ve "el-mü'minûne ihve" deminden olan nasihat sebebiyle, sindiler ve bir cisim oldular.
Sûre-i Hucurât'ta vaki إنما المؤمنون إخوة (Hucurât, 49/10) ya'ni, “Mü'minler kardeştirler" kelâmından zâhir olan nasihat sebebiyle, sıfât-ı nefsâniyyelerinin şiddeti kırıldı; sindiler ve sâniyen bir cisim musâbesinde oldular. Zîrâ birinin elemiyle hepsi müteellim ve birinin sürûruyla hepsi mesrûr oldular.
3706. Üzümlerin sûreti kardeşler olur; sıktığın vakit bir şıra olur.
Nitekim üzümlerin sûret ve cisimleri birbirinin nazîri ve karînidir ve aralarında sûret i'tibariyle ayrılık ve gayriyyet vardır. Fakat sıktığın vakit hepsinin suyu müttehiden bir şıra olur ve o ittihâd-1 bâtın içinde aslâ aralanında ayrılık ve gayriyyet kalmaz.
3707. Koruk ve üzüm zıttırlar. Lakin koruk olduğu vakit, iyi yar oldu.
Koruk ile üzüm sûrette ve sîrette birbirinin zıddıdırlar. Lâkin koruk olduğu ve kemâle erip üzüm hâline geldiği vakit olmuş üzümlerin iyi bir yâri ve refiki olur ve bâtını olan şırası onların bâtınlarıyla müttehid olur. "Koruk"tan murâd, alelumûm insân-ı nâkıs ve "üzüm" den murâd ehl-i îmândır.
3708. Bir koruk ki, taş bağladı ve ham kaldı, Hak ezelde "kâfir-i aslî" ta'bîr buyurdu!
Koruk mesâbesinde olan bir insân-ı nâkıs ki, taş kesildi; şems-î nübüvvetin nûru ve harâreti ile yumuşamayıp, ham kaldı, Hak ezelde onlara "kâfir-i aslî" ta'bîr buyurdu.
3709. O ne kardeş, ne "nefs-i vâhid" olur. O şekāvette uğursuz ve mülhid olur!
Bu gibi emr-i irâdîye nazaran "kâfir-i ezelî" bulunan kimseler aslâ mü'minlere kardeş olmaz, ezelî düşman olur. Ve nefs-i vahide olmak ihtimâli de yoktur. Zîrâ o, rûh-ı insânînin hakikati olan "nefs-i vahide"den mahcûbdur. O şekāvet içinde, uğursuz ve münkir-i Hak olur.
Ma'lûm olsun ki, bir "emr-i irâdî", bir de "emr-i teklîfî" vardır. "Emr-i irâdî", her ferdin hakikatinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerine, Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. “Emr-i teklîfî”, enbiyânın şerâyi'i ile vâki' olan tebliğ-i ilâhîdir. Kâfirler bu tebliğ-i ilâhîye muhalefet ederlerse de, "emr-i irâdî"ye nazaran mutî'dirler. Mü'minler hem “emr-i irâdî'ye ve hem de "emr-i teklîfî'ye nazaran mutî'dirler. Bu bâbdaki tafsilât, sırası düştükçe yukarılarda da geçti Ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbîde lüzûmu kadar tafsilât vardır.
3710. Eğer onun gizlide tuttuğu şeyi söylesem, cihanda fehimlerin fitnesi kalkar! [3721]
Eğer o kâfirin sırr-ı kader iktizâsınca ezelde mazhar olduğu ismin esrârını söylesem ve izhâr etsem, bu âlem-i taayyünde idrâklerde fitneler kopar ve akıllara durgunluk gelir!
3711. Kör olan kâfirin sırrı mezkûr olmamak iyidir. Cehennemin dumanı cenetten mestûr olmak iyidir!
Binâenaleyh, a'mâ-yı ezelî olan kâfirin sırrını ifşa etmemek iyidir. Cehennemin dumanı cennetten uzak ve mestûr kalmak hoştur!
3712. İyi koruklar ki, onlar kābildirler; ehl-i dilin nefesinden nihayet müttehiddirler.
“İyi koruklar”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile kirlenmiş olan zümre-i süadâdır ve onlar nûr-i îmânı kabûle müstaiddirler. Ehl-i dil olan enbiyâ ve evliyânın nefeslerinden feyiz bulup, bu ârızî olan kirler temizlenir ve nihâyet muhalefetleri ittihâda münkalib olur.
3713. İkilik ve kîn ve inad kalkıncaya kadar, üzümlük tarafına hızlı sürerler.
Bu ezelde saîd olan nâkıs insanlar, insân-ı kâmilin himmeti ve tasarrufu sâyesinde ikilik ve tefrika ve kîn ve inâd zâil oluncaya kadar üzümlük, ya'ni kemâl tarafına sür'atle koşarlar.
3714. İmdi, bir oluncaya kadar ki, vahdet onun vasfıdır, üzümlükte postu yırtarlar!
Her ne kadar o koruk mesâbesindeki nâkıslar üzümlük mertebesine kadar acele koşarlar ve ehl-i îmândan olurlar ise de, taayyünlerinden soyunup bir oluncaya kadar, ya'ni şıralık hâline gelinceye kadar post yırtarlar, ya'ni sıfât-ı nefsâniyye galebesiyle birbirlerini incitirler. Zîrâ nazarlarında ikilik vardır ve ikilikte ise nizâ' muhakkaktır. Vaktâki şıra hâline gelip müttehid olurlar; onların vasıfları evvelce kesret iken, artık vahdet olur ve nizâ' ve muhalefet kalkar.
3715. Dost düşman olur; zîrâ yine iki vardır. Hiç bir, kendisi ile bir cenk bağlamadı!
Binâenaleyh üzümlük ve taayyün mertebesinde ikilik olduğu için, dost düşman olur ve husûmet zuhûr eder. Fakat şıra olunca vahdet hâsıl olup gayriyyet ve ihtilaf kalkar. Zîrâ bir olan şey, asla kendisiyle nizâ' ve kavga etmez. Nizâ' iki şey arasında çıkar.
3716. Aferin üstadın küll olan aşkı üzerine; yüz binlerce zerreye ittihad verdi!
"Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde "küll", "aşk"ın sıfatı ve "aşk-ı küll" muzâf; ve "üstâd" muzâfun-ileyhtir. "Küll olan aşkın üstâdı" demek olur. Ve "küll olan aşk", aşk-ı hakîkî olan aşk-ı ilâhîdir. Bu "aşk-ı küll"ün zıddı, mecâzî olan "aşk-ı cüz' dür ve Hakk'ın gayri görünen sûretlere muhabbettir. "Aşk-ı küll" mâye-i sulh ve ittihâddır. Ve "aşk-ı cüz' mâye-i tefrika ve nizâ'dır. Aşk-ı küllün üstâdı enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâdır. Zîrâ efrâd-ı beşeri mâsivâ-yı Hakk'a muhabbetten tebrîd ve muhabbet-i Hakk'a teşvik ederler. Ve aşk-ı cüz'ün üstâdı ise İblîs ve tevâbi'idir. Efrâd-ı beşeri Hakk'a muhabbetten tebrîd ve mâsivâ-yı Hakk'ın muhabbetine teşvik ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, bilhassa Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimizin himmet-i seniyyeleri sâyesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabíleleri efrâd-ı kesîresinin ittihâdına işâreten, üstâd-ı hidâyet olan Resûl-i Zîşân Efendimizin aşk-ı küllünü tahsîn ve bu aşk-ı küllün mâye-i ittihâd ve sulh olduğunu beyân buyururlar.
3717. Geçecek yollarda müfterik toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.
Çömlekçinin eli, şurada burada müteferrik bir halde bulunan toprakları toplayıp yoğurarak bir testi vücûda getirdiği gibi, Resûl-i Zîşân Efendimizin dest-i himmeti dahi, müteferrik bir halde birbirinin düşmanı olan kabâili cem' edip, nefs-i vâhide yaptı.
3718. Zîra su ve çamur olan cisimlerin ittihadı nakısdır; can buna benzemez!
Topraktan neşv ü nemâ bulan ecsâm-ı beşerin ittihâdı ve teşkil ettiği bir cem'iyet nâkıstır. Bu ittihâd kâmil olmak için, rûhların ve ma'nâların birleşmesi îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri, zâhirde müttehid görünen münafıklar hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) ya'ni, "Sen onları müctemi' ve müttehid zannedersin; halbuki onların kalbleri ve ma'nâları müteferriktir!" buyurur. Binâenaleyh, canların ittihâdı ve birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.
3719. Eğer burada misal içinde nazîrleri söylesem, korkarım ki anlayışa ihtilal getirir!
Eğer bu canların ittihâdı bahsinde ma'külü mahsüs kılmak için mahsüsâttan misâl getirerek, ittihâd-ı ervâhın nazîrlerini söylesem ve bu sırrı tavzih etsem, idrâkleri bozar ve karıştırır diye korkarım.
3720. Şimdi de Süleyman vardır; fakat biz uzak görücülük sürürundan körlük içindeyiz!
Bu beyt-i şerîf, yukarıda 3696 numaraya musâdif olan هم سلیمان هست اندر دور ما beytinin te'kîdidir. Ya'ni, "Can kuşlarını müttehid bir hâle koyup, su ile çamurdan olan ecsâm-ı beşerin sûrî ittihâd-ı nâkıslarını kâmil kılan Süleyman (a.s.) meşrebinde, sâhib-i himmet velî şimdi de vardır. Fakat akıllar gözlerini mâzîde ve uzakta kalan Süleyman (a.s.)a dikmiş olduklarından, gözlerinin önünde bulunan o sahib-i himmeti göremiyorlar ve menâkıb-ı Süleymânî'yi zikretmekten zevk alıp mesrûr oluyorlar ve bu uzak görücülük sürürundan körlük içinde kalıyorlar." Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, gerek kendilerinin ve gerek kendileriyle muâsır bulunan cenâb-ı Şem- seddîn-i-Tebrîzî ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî ve emsâlinin vücûd-i şeriflerine işaret buyururlar.
3721. Uzak görücülük kişiyi kör tutar. Nitekim ev içinde uyumuş olan evden kördür.
Akıl gözünü uzaklara atfetmek, kişiyi yakında olanı görmekten kör eder. Nitekim ev içinde uyumuş olan kimse, gözleri kapalı olarak başka bir halde müstağrak bulunduğu için, içinde bulunduğu evi göremez.
3722. İnce sözlere harîsiz; biz düğümler açmağa aşıkız.
"Aşîk", "âşık" kelimesinin mübâlağasıdır. Ma'lûmdur ki, ehl-i ilim olan insân, ince sözlere ve onların tedkîk ve tenkîdine harîstir ve âşıktır. Ve evvelâ bir düğüm bağlar, ya'ni şek ve şübhe ihdâs eder; ondan sonra onu açmakla meşgül olur. Bu enzâr-ı fikriyye içinde hakikat tarafına uçacak olan kanatlarını kırar. Zîrâ o ilmî ve aklî olan meşgüliyet içinde, mûcib-i keşf ve şühûd ve müsmir-i ittihad olan tarîki ta'kîb edemez. Ve eğer böyle bir kimse bir kâmilin huzûrunda bulunsa bile, o kâmilden ancak ilmî ve aklî istifadeyi düşünür ve hattâ o kâmilin huzurunda onun beyânâtını tenkîde ve mübâhaseye bile kıyâm eder ve bu sebeble o kâmilin feyz-i bâtınından kör bir halde kalır.
3723. Biz işkâl ve cevabda âyin-fezâ olarak ne acıb düğüm bağlar ve açarız!
Bu beyitlerdeki "biz" ta'bîrleri üslûb-ı hakîmâne üzere, cenâb-ı Pîr'in kendi nefs-i şeriflerini de dâhil ederek, ashâb-ı kıyl ü kāle vâki' olan nesâyihidir. Ya'ni, "Ey ashâb-ı kıyl ü kāl, birtakım mes'elelerde âyîn-fezâ olarak, ya'ni sözlere tumturak ve zînet vererek, bir taraftan suâl ve diğer taraftan cevâb verir ve düğüm bağlar ve açarsınız!"
3724. Bir kuş gibi ki, o, fende tamam olmak için tuzağın bağını açar, gâh bağlar.
Bu beyit, ashâb-ı kıyl ü kālín hâline bir misâldir. Ya'ni, "Ba'zı evlere alıştırılmış olan kuşlara, kuş tutmak için kullanılan tuzaklardan kurtulmak yolu- nu ta'lîm için, o tuzağın bağını o kuşa gâh açtırır ve gâh bağlatırlar. Ve kuş, o tuzaktan kurtulmak fenni tamâm olmak için tuzağın bağını gâh açar, gâh bağlar. Ve bu hâli bir i'tiyâd olur."
3725. O, sahradan ve mer'âdan mahrum olur. Onun ömrü düğümcülükte harçtır!
Böyle bir kuş mesâbesinde olan ashâb-ı kıyl ü kālin ömrü, suâl düğümlerini bağlamak ve cevaplar arayarak o düğümleri açmak husûsuna masrûf olup, onun rûhu sahrâ-yı ma'nâda uçmaktan ve ulûm-ı ledünniyye çimenlerini otlamaktan mahrûm olur.
3726. Halbuki tuzak asla onun zebûnu olmaz. Lakin onun kanadı daimâ şikest içinde vâki' olur.
Böyle tuzağın bağını açmak ve bağlamak ile meşgül olan kuşun önünde o tuzak zebûn ve âciz olup kalmaz. Ya'ni, bu açıp kapamanın nihâyeti gelmez; fakat o kuşun bu meşgale-i ta'lîm sebebiyle kanatları peyderpey yolunmakta olur. Bunun gibi kıyl ü kāl sâhipleri evvelâ herhangi bir mes'ele-i ilimde suâl îrâd ederek şek ve şübhe îka' ederler; ve sonra cevap hazırlayarak o şübhelerin izâlesine çalışırlar ve bu mümârese içinde rûhlarının âlem-i ma'nâya uçacak olan zevk ve keşif kanatları yolunmuş bir hâle gelir!
3727. Düğüme az çalış, tâ ki senin bu kerr u ferinden bâl u perin bir bir kırılmasın!
Ey ilim nâmına dedikodulara mübtelâ olan kimse, incelik göstereceğim diye, suâl ve cevaplar ile az meşgül ol! Tâ ki senin aklının ileri geri hamlelerinden rûhunun zevk ve keşif kanatları münkesir olmasın!
3728. Yüz binlerce kuşun kanatları kırıldı ve o avârızın kemîn-gahını bağlamadı!
"Kuşlar”dan murâd, rûhlar; ve "kanatlar"dan murâd, akıllar ve "avârız”dan murâd, hâtıralar ve "kemîn-gâh"tan murâd, bu havâtırın pusuları olan nefsâniyyet ve şeytâniyyettir. Ya'ni, "Birçok can kuşlarının kanatları olan akıllar kırıldı ve âciz kaldı; yine o şeklere ve şübhelere âid olan havâtırın zuhûr ettiği pusuyu, ya'ni nefsâniyyet ve şeytâniyyet pususunu seddedemedi ve bağlayamadı!
3729. Ey harîs, onların hâlini Kur'ân'dan oku! Onda تقبوا هل من محيص i oku!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Kâf'ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (Kaf, 50/36). Ya'ni, “Onlardan evvel her karnın ehlinden çok kimseleri helâk ettik. Onlar kuvvet cihetinden onlardan eşedd idi. Şehirlerde tasarruf ettiler. Hiç kurtulacak yer var mıdır?!” Ya'ni “Ey “akl-ı maâş”larının revnakına ve parlaklığına istinâd eden ashâb-ı kıyl ü kal, Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyeti okuyunuz: ‘Sizden evvel “akl-ı maâş”larına güvenip, zamanlarının Süleyman'ı olan peygamberlerine muhâlefet eden ve kuvvet ve satvette sizlerden daha şiddetli olan kimselerin, bu muhâlefetleri sebebiyle helâkten kurtulamadıklarını anlayınız!”
3730. Türk ve Rûm ve Arab'ın nizâ'ından, engûr ve ineb işkâli hallolmadı!
Kendi hayâllerine tâbi' olup, hakîkat-i hâlden bî-haber olan Türk ve Rûm ve Arab'ın nizâ'ından, engûr ve ineb lafızları altında gizlenmiş olan ma'nâ-yı müşkil hallolmadı Binâenaleyh, lafzî nizâ' ve kıyl ü kal ile hiçbir müşkilin hallolunamayacağı bu kıssadan tavazzuh etti.
3731. Lesîn-i ma'nevî olan Süleyman gelmedikçe, bu ikilik kalkmaz!
“Lesîn”, dil bilen ma'nâsınadır. Ma'nevî dilleri bilen ve Süleymân-ı zamân, olan insân-ı kâmil araya girmedikçe, bu keserât arasındaki ihtilâf kalkmaz ve ikilik ve nizâ' bertaraf olmaz!
3732. Münâzı' kuşlarının hepsi, doğan gibi şehriyârın davulcusunu işitiniz!
Ey bu cismâniyyet ve keserât ormanında kavgaya tutuşan ervâh kuşlarının hepsi, şehriyâr-ı hakîkî şikârda istihdâm ettiği doğan kuşu gibi onun davulcusu olan insân-ı kâmilin sesini işitiniz ki, işte o ses de bu Mesnevî-i Şerîftir.
3733. Agah olunuz, kendi ihtilafınızdan ittihad tarafına her cânibden sevinerek gidici olunuz!
Gafletten ayılıp kendinize geliniz! Cismâniyyet ve nefsâniyyet sâikasıyla aranızda vâki' olan ihtilaftan vazgeçip, her cihetten ittihad ve birleşmek tarafına sevine sevine gidici olunuz!
3734. خَيْتُ مَا كُنتُمْ فَوَلُوا وَجْهَكُمْ نَحْوَهُ هَذَا الذِي لَمْ يَنْهَكُمْ Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çeviriniz! Bu o şeydir ki sizi nehyetmedi.
Ya'ni, bu keserât mezâhir-i esmâdır; ve onların müsemmâsı Hak'tır. Binâenaleyh, her nerede olursanız olun, bu keserât-ı esmâiyyeden, onların müsemmâsı olan Hak tarafına teveccüh ediniz ki o taraf "dârü's-selâm"dır. Ve Allâh Teâlâ sizi والله يدعوا إِلَى دَارِ السّلامِ (Yunus, 10/25) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi dârü's-selâma da'vet eder." âyet-i kerîmesi mûcibince o tarafa çağırır. Ve diğer âyet-i kerîmede de فَفَرُوا إِلَى الله (Zariyat, 51/50) ya'ni, “Keserât-ı esmâiyyeden ve erbâb-ı müteferrikadan, câmi-i esmâ ve sıfât olan Allâh'a kaçınız!" buyurur. Binâenaleyh, "Biz kimiz ki huzûr-ı Hakk'a çıkabilelim!" demeyin. Zîrâ bu ve emsâli âyât-ı Kur'âniyye mûcibince siz huzûr-ı Hakk'a teveccühten nehy ve men' olunmadınız. Ve nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı I. ciltte şu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır: تو مگو ما را بدان شه بار نیست با کریمان کارها دشوار نیست Ya'ni, “Sen deme ki, 'Bize o şâhın huzûruna rûhsat yoktur; iş kerîmler ile güç değildir!"
3735. Kör kuşlarız ve çok terbiye olunmamışız. Zîrâ o Süleyman'ı bir dem tanımadık!
Rûhlarımızın gözleri bu âlem-i kesâfette pek kör olmuş ve çok terbiyesiz bir halde kalmışız, Zîrâ gözümüzün önünde bize envâ'-ı maârif ve hakâyık-ı ilâhiyyeyi ibzâl eden ve Süleymân-ı zaman bulunan insan-ı kâmili bir an için olsun tanımadık!
3736. Baykuşlar gibi doğanlara düşman olduk; şübhesiz harabenin metrûkü olduk!
Şehriyâr-ı hakîkînin doğan kuşları mesâbesinde olup, ervâh kuşlarını av- lamak isteyen evliyâya baykuşlar gibi düşman olduk. Şüphesiz dünyâ ve cis- mâniyyet harâbelerinde metrûk bir halde kaldık! Nitekim zamân-ı Pîr'de zât-ı şerîflerine n.uânz olan ulemâ bulunduğu gibi, Şems-i Tebrîzî hazretlerine şid- detle muhalefet eden ve gaybûbetlerine sebep olan kimseler var idi. Ve bunlar körlüklerinden bu hazretleri tanıyamamışlar idi.
3737. Son derece cehilden ve körlükten, Huda'nın azizlerini incitmeğe kasde-diyoruz!
3738. Süleyman'dan rûşen olan kuşların mecmu'u, kabahatsizin kanadını ne vakit yolarlar!
Vakitlerinin Süleymân'ı olan insan-ı kâmilden feyiz ve nûr alan rûhların mecmû'u, Şems-i Tebrîzî hazretleri gibi hiçbir kabâhati ve kusûru olmayan bir kâmili aslâ incitmezler! Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede cenâb-ı Pîr'in bilhas- sa kendilerinin terbiye buyurdukları müridleri tasnîf ve onların ahvâlini be- yân buyurdukları anlaşılır.
3739. Belki acizler tarafına yem çekicidirler. Muhalefetsiz ve kînsiz hoşturlar!
Belki o feyiz alan müridler âcizlere yardım ederler. Ve onlar kâmillere kar- şı muhalefetsiz ve kînsiz hoşturlar!
3740. Onların hüdhüdü, takdîs için yüz Belkıs'ın yolunu açar! [3751]
Bu mürîdân arasında, Süleyman (a.s.)ın Yemen melikesi Belkıs'a risâletle gönderdiği hüdhüd kuşu gibi, risâletle muvazzaf olanı kâmilin huzûruna da'vet olunan ve Belkıs meşrebinde bulunan yüz kimseye takdîs için yol açar!
3741. Onların kargası her se kadar sûrette karga ise de, himmet doğanı geldi “mâ zâğ” oldu.
Bu müridler arasında karga mesâbesinde olanı her ne kadar karga gibi sûret-i zâhirede gayr-i müzeyyen görünür ise de, onun himmeti âlî olup, şâhın doğan kuşu pâyesindedir. Ve Resûl-i Zîşân Efendimizin şân-ı âlîlerinde buyurulan, ما زاغ البصر (Necm, 53/17) ya'ni, “Gözü mâsivâya kaymadı" vasfından nasîbedârdır. “Mâ zâğ” ta'bîrinde bir letâfet-i lafziyye de vardır. "Mâ", Arabî ve nefiy için; ve "zâğ" Fârisî olup, karga ma'nâsına alınır ise, "Bu mürîd, himmeti doğanının te'sîriyle karga olmadı ve kargalıktan çıktı" demek olur.
3742. "Lek lek" vuran onların leyleği, şekke tevhîd ateşi vurur!
Bu müridlerin, لك الحمد و لك الشكر و لك الملك ya'ni, "Hamd ve şükür ve mülk ancak sana mahsûstur!" diyen ve leylek gibi "lek lek" vuranı, ulemâ-i zâhirin şeklerine ve şübhelerine bu sözleriyle tevhîd ateşini döker!
Cenâb-ı Pîr efendimiz leylek hakkında bir gazellerinde şöyle buyururlar Beyit: شيخ مرغانست لكلك لكلكش دانی كه چيست حمد لك و الشكر لك و الملك لك يا مستعان "Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin ki, onun "lek lek"i nedir? Yâ Müsteân, hamd lek ve'ş-şükrü lek ve'l-mülkü lek demektir!"
3743. Ve onların o güvercini ki, doğanlardan korkmaz, doğan onların güvercini önüne baş koyar!
Ve o mürşidlerin güvercin gibi meşreben halîm olanları, mübâhase ve münâzarada yırtıcı doğan kuşları gibi olan ulemâ-i zâhireden korkmazlar. Belki o bahhâs olan ulemâ o müridlerin güvercinleri önüne ta'zîmen veyâ mülzemen baş koyarlar ve mağlûb olurlar. Nitekim bu ma'nâyı Yunus Emre hazretleri de rumûzu hâvî olan bir gazellerinde şu beyit ile beyân buyurur Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu!
Ya'ni, "Sinek gibi hakîr olan bir derviş, kartal gibi yırtıcı olan ulemâ-i zâhireden birisini ma'rifet-i ilâhiyye bahsinde ilzâm etti Bu hal yalan değildir. Ben de ümmî bir derviş olduğum halde, böyle bir def'a benim de başıma gel-di" demek olur.
3744. Onların bülbülü ki, o hâl getirir, kendisinin batınında o gülşen tutar!
O müridlerin bülbülü ki, onun sadâsı ve nağmesi dinleyenlere hâl ve vecd getirir, o bülbülün gülistânı kendi bâtınında ve kalbindedir; ve zevk ve şevki kendi bâtınındaki gülistândan ve o gülistanda açılan tecellî güllerinden bulur!
3745. Onların tûtîsi şekerden âzâd oldu. Zîrâ ebed şekeri ona bâtından yüz gösterdi!
O müridlerin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahseden tûtîsi, bu hakāyık ve maârif şekerini hâriçten almaktan âzâd oldu. Zîrâ ebed şekeri olan vücûd-ı hakîkî ona kalbinde tecellî buyurdu ve bu hakāyık ve maârif onun bâtınından nebeân etti ve kalbi menba'-ı hikmet oldu.
3746. Onların tavuslarının ayağı nazarda başkasının tavusunun kanadından daha iyidir!
Tâvus kuşunun kanatları parlak ve güzel görünür, ayakları ise çirkin bir manzara arzeder. Fakat o mürîdlerin içindeki tâvusların pây-ı irâdeleri, ulemâ-i zâhire şâkirdlerinin parlak görünen himmet kanatlarından daha iyidir. Zîrâ onlar pây-ı irâdelerini Hak yolunda kullanırlar. Ve bu şâkirdler ise, himmet kanatlarını ulûm-ı zâhiriyyelerine mağrûren, kibir ve ucüb gibi sıfât-ı nefsâniyye havalarında kullanırlar!
3747. Hâkāna mensûb kuşların sözü sadadır. Süleyman'a mensub kuşun sözü nerededir!
Hâkāna, ya'ni ulemâ-i zâhireye mensûb kuşların, ya'ni şâkirdlerin sözü, zevksiz bir sürü kıyl ü kāldir ve bî-ma'nâ sadâdır. Süleymân-ı zaman olan insân-ı kâmile mensup olan müridlerin sözü zevkî ve viçdânî olduğundan, onlar nerede, bunlar nerededir!
3748. Sen bundan kuşların sadâsını ne bilirsin? Çünkü Süleyman'ı bir dem görmedin!
Ey kıyl ü kāle mübtelâ olan kimse, sen insân-ı kâmile mensûb olan şâkirdlerin sözlerini ve onların ma'nâlarını ne bilirsin? Çünkü bir nefes olsun Süleymân-ı vaktin akıl ve kalb gözüyle ma'nâsını görmedin ve yalnız his gözüyle onun sûretini gördün! Nitekim, Sultân Mahmûd Sebüktekin, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyaret eden bir müridini görüp, "Bu senin şeyhin ne der idi?" diye sormuş; ve mürîd de "Şeyhim, 'Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!' der idi" demiş. Sultân Mahmûd dahi, "Acâib! Senin şeyhin Resûl-i Ekrem'den de büyük mü idi? Zîrâ Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i gördü; halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" demiş. Mürîd cevâben, “Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i görmedi; ancak Abdülmuttalib'in yetîmini gördü! Eğer Resûl-i Ekrem'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi!" demiş ve Sultân Mahmûd bu sözü tahsîn etmiştir.
3749. O bir kuşun kanadı ki, onun sadası mutrıbdır; maşrıkın ve mağribin dışarısındandır.
O mürîdlerden birisinin sadâ-yı ma'nevîsi tarab verici olan himmetinin kanadı, maşrıkın ve mağribin hâricindendir ve âlem-i gaybdandır.
3750. Onun her bir ahengi Kürsî'den seraya kadardır; ve serâdan Arş'a kadar kerr u fer içindedir.
Onun himmet kanadının her bir âhenk ve nağme-i ma'nevîsi semâvâtın hayyizinden arza kadar nüzûl ve arzdan Arş'a kadar urûc etmek sûretiyle kerr u fer içinde ya'ni ileri geri hamle etmek sûretiyle intişâr eder.
3751. Kuş ki bu Süleyman'sız gider, yarasa gibi zulmetin âşıkı olur!
Zamânının Süleyman'ı olan bu insân-ı kâmile tâbi' olmaksızın ma'nâ âleminde yürüyen kuş, yarasa kuşu gibi zulmet-i tabîiyyenin âşıkı olur. Zîrâ onun ilmi âlem-i süfliye merbût olan havâssinden mülhemdir.
3752. Ey merdûd yarasa, Süleymân ile huy et; tâ ki ebede kadar zulmette kalmayasın!
Ey zulmet-i tabiyyeye meyli sebebiyle âlem-i letâfetten merdûd olan yarasa kuşu, zamânının Süleymân'ı olan insân-ı kâmil ile ülfet et! Tâ ki rûhun ma'rifetsizlik sebebiyle, maksûd-ı hakîkî ve nûr-ı aslî olan Hak'tan hicâb-ı ebedîye düşmeyesin ve zulmet içinde kalmayasın!
3754. Ve o kimse ki, topallayarak o tarafa sıçrar, bütün topallıktan kurtulur!
Ve topallayarak, ya'ni nefsânî sıfatlar ipinde seke seke insân-ı kâmil tarafına sıçrayan kimse, bütün topallıktan, ya'ni o içinden sıyrılıp çıkamadığı sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulur! "Leng" topal; ve "lûk", elsiz; hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. "Leng u lûk", topal ve çolak olmakla âciz kimseye derler.