Her birisi üzümü başka nâm ile anlamış olan dört kimsenin üzüm için münâzaası
58. bölüm / 61 · 1873 kelime · ~10 dk okuma
3670. Bir adam dört kimseye bir kuruş verdi. O birisi dedi: "Bunu engûre vereyim."
Ya'ni o dört kimseden birisi "Bu bir kuruşu engûre vereyim!" dedi ve üzümün adını Fârisîce söyledi.
3671. O diğer biri Arap idi, "Lâ!" dedi, "Ey hîlekâr, ben engûr değil, ineb isterim!"
O dört kimseden birisi Arap idi üzümün adını Arapça “ineb" bilir idi ve "engûr"ün Fârisîce üzüm demek olduğunu bilmez idi. Binâenaleyh dedi ki: "Hayır ey hîlekâr, ben engûr istemem, ineb isterim!"
3672. O biri Türkî idi. Dedi ki: "Bu benim, ben ineb istemem, üzüm isterim!"
Hind nüshalarında این بنم yerine ای کوزم vaki'dir.
3673. O Rûmî olan birisi dedi: "Bu kıyli terk et; istâfîl isteyelim!"
O dört kişiden birisi Rûm idi ve üzüme "istâfil" der idi. Herkesin birer isim söylediğini işitti ve dedi ki: "Bu kıyl ü kāli bırakın, ya'ni engûrü ve inebi ve üzümü terk edin de, müttehiden istâfil isteyelim!"
3674. O taife muhalefette kavga edici oldular. Zîrâ isimlerin sırrından gāfil idiler.
O taife muhalefette kavga edici oldular. Zîrâ isimlerin sırrından gāfil idiler.
3675. Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehilden dolu ve ilimden boş idiler.
Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehilden dolu ve ilimden boş idiler.
3676. Eğer yüz dilli bir sır sahibi bir azîz orada olaydı, onlara sulh verirdi.
Eğer çok dil bilen bir zât olaydı, onların bu kavgalarına mâni' olur ve aralarında sulhu te'mîn ederdi.
3677. İmdi o derdi ki: "Ben bu bir kuruştan sizin hepinizin arzusunu vereyim!"
O ihtilâfatın sırrına vâkıf kimse, o kavga edenlere derdi ki: "Durun, nizâ'ı bırakın. Ben bu bir kuruşla hepinizin arzûsunu yerine getireyim!"
3678. "Mâdemki kalbi hilesiz teslim ettiniz, sizin bir kuruşunuz bu kadar iş yapar!"
"Mâdemki kalbinizi ihlâs ile bana rabtettiniz, sizin bir kuruşunuz dördünüzün arasındaki ihtilafı kaldırır!"
3679. "Elhasıl, sizin bir kuruşunuz dört olur; dört düşman ittihaddan bir olur!"
"El-murâd" ta'bîri, el-garaz, el-kıssa ve elhâsıl gibi, muhâvere esnâsında vâki' olan bir ta'bîrdir. Ya'ni “Mânaya vâkıf olan bir kâmil olaydı o kav- ga edenlere derdi ki: Mâdemki bana inkıyâd ettiniz, ben sizin aranızdaki ni- zâ'-ı hayali kaldırırım; nazarınızda hakîkat zâhir olur ve hepiniz maksûd ve matlûbunuzun bir şey olduğunu görüp ittihâd edersiniz ve aranızdaki husû- met kalkar."
3680. Sizin her birinizin sözü kavga ve ayrılık verir; benim sözüm size itti- [3691] fak getirir."
Nitekim hayallerine tâbi' olup aralarında kavga ve nizâ' eksik olmayan edyân-ı muhtelife sâliklerine hitâben sûre-i Âl-i İmrân'da قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً (Âl-i İmrân, 3/64) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: 'Ey ehl-i kitab, sizin ile bizim aramızda müsâvî olan söze gelin ki o Allâh'ın gayrine tapmamak ve O'na bir şeyi ortak yapmamaktır!'" buyurulur.
3681. İmdi siz sakit olunuz, ensitû; tâ ki sizin diliniz güft ü gûda ben olayım!
Bu beyt-i şerîf ehl-i hayâle hitâben "insân-ı kâmil" lisânındandır. Ve in- sân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizdir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i Muhammedî'dir. Bu münasebetle buyururlar ki: "Ey kendi hayallerini hakikat bilmiş olan tâife, siz susunuz! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni, “Kur'ân okunduğu vakit O'nu dinleyin ve susun; nâil-i rahmet olma- nız me'mûldür!" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki: Ensârdan bir zât Resûl-i zîşân Efendimizin arkalarında namaz kılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne okurlarsa onu beraberce okur idi. Bu âyet-i kerîmenin nüzülüyle, okunanı dinlemeğe da'vet olundular. İmdi, "insân-ı kâ- mil" kendisine tâbi' olanların imâmı olup, onun sözleri lübb-i Kur'ân oldu- ğundan, bu âyet-i kerîmedeki işâret vech ile, sâliklerin huzûr-ı kâmilde sükût edip dinlemeleri lâzım gelir. (Yukarıda geçen 3448 numaralı beyite de mürâ- caat buyurulsun.)
3682. Eğer sizin sözleriniz bir üslüb üzere görünse de, te'sîrde niza' ve gazab mayasıdır.
Ey bir hakikata türlü türlü isim koymuş olan kimseler, her ne kadar maksûdunuz bir ve sözleriniz bu maksatlarınız üzerine söylenmiş olsa da, mâdemki aranızda o bir hakîkata perde ve hicâb olan ıstılâh ve ta'bîrât vardır, o sözleriniz aranızda kavga ve öfke doğurur. Ya'ni, ehlullâhın ıstılâhâtını ezberleyip, kendi hayallerine göre ma'nâ çıkaranların harâretli sözleri, vâkıâ bir siyâk ve üslûb üzere gider; fakat o sözlerin hakikatini müşâhede edememiş olan kimseler arasında bu sözler nizâ' ve muhalefete ve şiddetli mübâhaselere ve sıfât-ı nefsâniyyelerinin galeyanı hasebiyle de öfkeye bâis olur. Çünkü bu sözler müşâhedenin verdiği “ilm-i zâtî" üzerine değil, “ilm-i ârızî"ye müsteniddir.
3683. Ariyete mensub olan harâret eser vermez; hâssiyete mensub olan harâret hüner tutar.
Âriyetî ve ârızî olan harâretin te'sîri olmaz. Te'sîr ve hüner, zâta mahsûs olan harârettedir. Meselâ ateşte kızmış olan demirdeki harâret ârızîdir ve o demirin harâreti ile yemek pişmez. Zîrâ o kızgın demir her ne kadar bidâyette bir harâret eseri gösterir ise de, bilâhire ondaki ârızî harâret gider ve soğur ve yemeği pişiremez. Velâkin ateşin harâreti zâtî olduğundan, o ateş yemeği lâyıkı vech ile pişirir. Bunun gibi, ilm-i ârızî ile irşâd-ı halka kıyâm edenlerin bu irşâdları nâkıs olur ve onları pişirip kâmil yapamazlar. Ammâ Hak'ta fânî ve Hak'la bâkî olanların ma'rifetleri ve ilimleri zâtî ve zevkî olduğundan, onlar nâkısları kâmil yapabilir.
3684. Eğer sirkeyi ateşten sıcak yapsan, onu içtiğin vakit bürûdeti artırır.
Ma'lûm olsun ki, tabîatın zâtı yekdiğerinin zıddı olan dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibarettir ki, onlar da sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlıktır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve yaşlık soğukluktan neş'et ederse de, kuruluk yaşlığın aynı değildir. Her birinin mertebelerindeki iktizââtı ve ahkâmı başka başkadır. Ve bilcümle suver-i eşyâ bu tabîat destgâhında mensûc olduğundan, o eşyâdan hiçbirisi bu erkân-ı tabîattan hâlî değildir.
İşte bu esâsa binâen, tabâbet-i atîkada, her birinin zâtında tabîatın rükn-i gālibi nazar-ı i'tibâra alınmış ve bünye-i beşerin tedâvîsi bu känûna istinad ettirilmiştir. Tıbb-ı atīk sirkede erkân-ı tabîattan bürûdetin gālib olduğunu tedkîk; ve tab'ı bârid olan hastaları sirkeden men' etmiştir. Binâenaleyh, hâs-sıyet-i zâtiyyesinde bürûdet gälib olan sirke ısıtılmış olsa, ondaki harâret ârı-zî olur. Binâenaleyh vücûdunda bürûdet gälib olan bir kimseye o sıcak sirke içirilse, o ârızî harâretin te'sîri olmaz ve sirkenin tab'ındaki bürûdet o kimse-nin vücûdundaki bürûdete ilave edilmekle, bürûdeti bir kat daha artırılmış olur.
3685. Zîra ki onun sıcaklığı dehlizîdir; onun aslının tab'ı bârid ve keskindir.
“Dehlîzî”, hâricî ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sirkenin sıcaklığı hariçten gelmiştir, kendinin zâtından değildir.
3686. Ve eğer pekmez buz bağlamış olursa, ey oğul içtiğin vakit ciğerde hararet artırır!
Pekmezin hâssıyet-i zâtiyyesinde harâret gälibdir. Eğer buzdan donsa ve soğuk bir hâle gelse bile, ondaki soğukluk ârızîdir. Bu soğuk pekmez içilse, yine kana harâret verir ve ciğerde harâreti ziyâdeleştirir.
3687. Böyle olunca, şeyhin riyası bizim ihlasımızdan iyidir. Zîra o basîretten ve bu körlükten olur.
"Riya", amel-i âhiret sebebiyle Hak'tan veyâ Hakk'ın gayrinden nef'-i dünyayı murâd etmektir. Ve "ihlâs" onun zıddıdır. Bu beyt-i şerif yukarıdaki misâllere merbûttur. Nitekim yukarıda, "Zâtî ve aslî olan harâretin te'sîri var-dır ve âriyet olan harâretin te'sîri yoktur" buyurulmuş idi. İnsân-ı kâmilin ri-yâsı, buz tutan pekmezin bürûdeti gibi âriyettir. Ve ihlâsının harâreti de, pek-mezin zâti harâreti gibidir. Binâenaleyh onun riyâsı nâkısın ihlâsından daha iyi olur. Zîrâ nâkısın ihlâsının harâreti, sirkenin ârızî olan harâreti gibidir ve bürûdeti aslî ve zâtîdir. Bu sebebden muhakkıklar رياء العارفين خير من إخلاص المريدين ya'ni, "Ariflerin riyâsı müridlerin ihlâsından hayırlıdır” buyurmuşlardır. Ve kâ-miller bu riyâyı, nâkısların görüp taklîd etmeleri için yaparlar. Binâenaleyh bu riyâdan garazları, mahzâ halkın fiilen hidâyeti ve irşâdı olur. Ve "hidâyet-i fi-iliyye", "hidâyet-i kavliyye"den daha müessir ve daha belîğdir. Kâmillerin ih-lâsı basîret üzerine ve nâkısların ihlâsı körü körüne taklîde mebnîdir.
3688. Şeyhin sözünden cem'iyyet erişir; ehl-i hasedin sözü tefrika getirir.
Şeyhin, ya'ni insân-ı kâmilin sözünün menba'ı nefis değil, Hak'tır. Binâ-enaleyh, ilhâm-ı ilâhî olan kâmilin sözünden, tefrika ehline cem'iyyet ve ittihâd hâsıl olur. Fakat ehl-i hasedin sözünün menba'ı ilkā-yı nefsânî olduğundan, müttehid olan kimselerin arasına tefrika ve nifâk sokar.
3689. Süleyman gibi ki, Hazret tarafından koştu ki, o bütün kuşların dilini tanıdı.
O insân-ı kâmil Hazret-i Hak tarafından cem'-i kulûba me'mûr olarak halk tarafına koşan Süleymân (a. s.) gibidir ki, o cenâb-ı Süleymân bütün kuşların dillerini tanıdı ve anladı.
3690. Onun adli zamanında âhû kaplan ile üns tuttu ve cenkten dışarıya geldi. [3701]
O Hz. Süleyman'ın adâleti zamânında âhû kaplan ile ünsiyet etti ve kaplan yırtıcılık hasletinden dışarıya çıktı ve âhûya zarar îrâs etmedi.
3691. Güvercin doğanın pençesinden îymin oldu; koyun kurttan ihtiraz getirmedi
3692. O, düşmanlar arasında miyancı oldu; kanat vurucuların arasında bir ittihad oldu.
"Miyâncı", muslih ve âdil demektir. Ya'ni, "Zamânının insân-ı kâmili olan o Hz. Süleyman, birbirine düşman olan hayvanların arasında muslih ve âdil oldu. Kanat çarpanların ya'ni kuşların arasında onun vücûd-ı şerîfi berekâtıyla bir ittihâd hâsıl oldu.
3693. Sen karınca gibi dâne için koşarsın. Agah ol, Süleyman'ı ara, niye azgın oluyorsun?
Sen karıncalar gibi hırs ile dâne toplamağa, ya'ni metâ'-ı dünyâyı cem' etmeğe koşarsın. Bu gafletten kendine gel de, vaktinin Süleyman'ı olan insân-ı kâmili ara! Niye nefsinin sıfatına tâbi' olup, azgın bir halde oluyorsun?
3694. Dâne arayıcıya, dâne ona bir tuzak olur; ve her ikisi o Süleyman arayıcının olur.
Görmez misin, kuşlar dâne ararken tuzağa tutulurlar ve o dâne onlara tuzak ve zarar olur! Sen de metâ'-ı dünyâ arkasında koşarsın; halbuki o metâ' senin ruhunun tuzağıdır ve rûhunu cismâniyyet kafesine hapseder! Fakat Süleymân-ı vakt olan kâmili arayan ve onun arkasında koşan kimselere âlem-i mülk ve melekût musahhar olur.
3695. Canlar kuşuna bu ahir zamanda onlardan birbirine bir dem aman yoktur!
Şu içinde bulunduğumuz son zamanda da, can kuşlarına birbirinden amân yoktur. Her birine sıfât-ı hayvaniyye galib olduğundan, birbirine hücum edip dâimâ münâzaa ve cidâl içindedirler.
3696. Bizim devrimizde de Süleyman vardır ki, o sulh verir ve bizim cevrimiz kalmaz.
Maahâzâ bizim devrimiz olan bu son zamanda Süleymân (a.s.) gibi, hayvânât arasında sulhu te'mîn eden insân-ı kâmil mevcûddur. Onun tasarrufâtı sebebiyle, mertebe-i hayvâniyyetde kalan nâkıs insanların cevrleri ve zulümleri kalmaz, bertaraf olur.
3697. إِنْ مِنْ أُمَّة را havlini ve إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ e kadar yâd et!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Melâike'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَ نَذِيرًا وَ إِنْ مِنْ أُمَّةِ إِلأَخَلَا فِيهَا نَذِيرٌ (Fatur, 35/24). Ya'ni, “Ey Resûlüm, biz seni Hak'la müjde verici ve korkutucu olarak gönderdik. Aralarında bir korkutucu geçmemiş olan hiçbir ümmet yoktur." Ya'ni Hâtem-i Enbiyâ'dan sonra "nübüvvet-i teşriyye" kapısı kapanmıştır. Artık başka bir peygamber gelmez. Fakat "nübüvvet-i ta'rifiyye" kapısı kapanmamıştır. Her bir devirde Hâtem-i Enbiya'nın şerîat-ı mutahharasını takviye edecek ve ümmet-i Muhammed'i tarîk-ı hidâyete sevk edecek bir vâris-i kâmil vardır ki onlar ulemâ-i billâh olan evliyâ-yı kâmilindir. Ve onlar hakkında hadis-i şerîfte, علماء امتى كأنبياء بني اسرائيل ya'ni, "Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrail peygamberleri gibidir." buyurulmuştur.
3698. "Muhakkak bir ümmet halîfe-i Hak'tan ve bir himmet sahibinden halî olmamıştır!" buyurdu.
"Güft" fiilinin faili Hak'tır. Ve bu beyit, yukarıki beytin îzâhıdır.
3699. Can kuşlarını öyle müttehid eder ki, onları safadan gışsız ve gıllsız yapar!
O insân-ı kâmil, can kuşlarını sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizleyip sâfi kılar ve bu safvet sebebiyle onların kalblerinde hîle ve hud'a ve buğz ve kin duyguları zâil olup, hepsi müttehid olurlar ve aralarında asla ihtilaf ve nizâ' kalmaz ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar.
3700. Vâlide gibi müşfikler olurlar. Müslimlere, "nefs-i vâhide" buyurdu. [3711]
O can kuşları o insân-ı kâmilin himmeti ve tasarrufu ile, anaların evlâdlarına karşı hissettikleri şefkat gibi birbirlerine hiss-i şefkat beslerler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz المسلمون كنفس واحدة ya'ni, "Müslimler nefs-i vâhide gibidir" buyurdu.
3701. Hakk'ın Resûlü'nden nefs-i vâhid oldular. Ve yoksa her birisi düşman-ı mutlak idiler.
Birçok nâkıs insanlar Resûl-i Hakk'ın himmeti ve tasarrufu yüzünden şahs-ı vâhid hükmünde oldular ve aslâ aralarında ihtilaf ve nizâ' kalmadı Ve yoksa ondan evvel sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyenin galebesinden dolayı her biri diğerinin sûret-i mutlakada düşmanı idi ve fırsat buldukça birbirinin kanını dökerdi.