Şeyhin o ağacın sırrını o tâlib-i mukallide şerh etmesi
57. bölüm / 61 · 1201 kelime · ~7 dk okuma
3649. Nedîmin me'yûs olduğu o menzilde bir âlim şeyh ve bir kerîm kutub var idi.
Pâdişâhın nedîminin artık aradığı ağacı bulmaktan me'yûs olduğu mahalde bir âlim ve bir kerîm mürşid-i kâmil var idi.
3650. Dedi: "Ben ümidsiz onun huzuruna gideyim, onun âsitânından yola gi- [3660] deyim."
Pâdişâhın nedîmi kendi kendine dedi ki: "Ümîdsiz bir halde kalan ben, o şeyh-i kâmilin huzûruna gideyim, sonra onun dergâhından çıkıp yola gideyim."
3651. "Ta ki onun duası benim hem-râhım olsun; mâdemki ben dil-hahımdan me'yûsum."
"Ben dil-hâhım ve maksûdum olan o hayat ağacını bulmaktan me'yûs oldum; bâri o şeyh-i kâmilin duâsını alayım, onun duâsı yolda benim refikim olsun."
3652. Yaş dolu gözüyle şeyhin huzuruna gitti. Bulut gibi göz yaşı yağdırır idi.
3653. Dedi: "Ey şeyh, merhamet ve rikkat vaktidir; nâ-ümîdim, lütuf vakti bu saattir!"
3654. Dedi: "Açık söyle ki, senin ümidsizliğin nedendir, matlûbun nedir, yü- zün neyedir?"
Şeyh-i kâmil pâdişâhın nedîmine cevâben dedi ki: "Açık söyle, neden do- layı me'yûs oldun, matlûbun ne idi ve neye müteveccih olmuş idin, de eline girmedi?"
3655. Dedi: "Şahenşâh bir ağacı aramak için beni ihtiyar etti."
3656. "(Dedi) ki: 'Cihetlerde acib bir ağaç vardır; onun meyvesi âb-ı hayatın mayasıdır."
Pâdişâh bir ağacı aramak için kurenâsı arasından beni seçti de dedi ki: "Etrâf-ı âlemde acîb bir ağaç vardır, onun meyvesi hayat suyunun mayası ve aslıdır."
3657. "Senelerce aradım, bu sarhoşların alay ve istihzasından gayri bir nişan görmedim!"
"Sarhoşlar"dan murâd, nedîmin suâli üzerine kendisiyle istihzâ eden ve alay ederek cevap veren ayak takımlarıdır. "Tanz" (طنز) zevklenmek ve is- tihzâ; ve "tesahhur" (تسخر), maskara addetmek demektir.
3658. Şeyh güldü ve ona dedi: "Ey selîm, o ağaç alîmde ilim oldu!"
O mürşid-i kâmil nedîmin bu yanıp yakılmasını gördü; güldü ve ona de- di ki; "Ey sâde-dil, o senin aradığın ağacı sûret âleminde bulmak mümkin değildir. O ağaç alîm olan zâtın arz-ı vücudunda neşv ü nemâ bulan ilim ağacıdır!"
3659. "Çok yüksek ve çok büyük ve çok enli, deryâ-yı muhîtten bir ab-ı hayevândır!"
Ya'ni, ilim gâyet yüksek ve muhîti gâyet geniş ve pek cesîm bir ağaç mesâbesindedir. Dalları, budakları, vücûd-ı mutlakın mertebeleri eflâkine kadar uzayıp gitmiştir. Bu ağaç teşbîhi şöyle dursun, o ilim, Hakk'ın deryâ-yı muhît mesâbesinde olan sıfatlarından bir sıfattır ve âb-ı hayattır. Zîrâ ilim Hakk'ın sıfat-ı zâtiyyesidir. Ve zât-ı Hak bilcümle mevcûdâtın kayyûmu olduğundan, bu ilim sıfatı hangi bir mevcûdda gālib olursa, onun sâir mevcûdât üzerine tefevvuku sâbit olur. Nitekim Hak Teâlâ Adem'i topraktan yarattı ve Adem'in toprak olan cüz'ü ölüdür ve Mümît isminin mazharıdır. Adem'in ölü olan bu cüz"ünü ilim hayy ve diri etmiştir. İşte bu ilmi sebebiyle Adem mescûd-i melâike olmuştur. Gerçi bütün mevcûdât sûret-i zâhirede Hak'tan mevcûd ve Hak'la diri olmuşlardır. Fakat Hak'tan hayât-ı hakikiyye ile diri olmak, zât-ı Hakk'ın varlığının gayri ile bilcümle eşyâ zevâtının vücûdu olmadığını bilmektir. Ve bu bilgiye "ma'rifetullah" ve "hikmetullah" derler. Nitekim âyet-i kerimede أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشى به في الناس (En'âm, 6/122) ya'ni, "O kimse ölü müdür ki, biz onu ilim ile dirilttik ve onun için ilim nûrunu yaptık; o nûr-ı ilim ile nâs arasında yürür!" buyurulur. İm-di her kim bu ilim ile diri oldu ise, o kimse aslâ ölmez ve âb-ı hayâtı içmiş olur!
3660. "Ey bî-haber, sen sûrete gitmişsin; o sebebden ma'na ağacından yüksüz ve [3670] meyvesizsin!"
"Şah-i ma'na" (شاخ معنی) ta'biriyle şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: إذا لقيتم شجرة من أشجار الجنة فاقعدوا فى ظلها وكلوا من أثمارها قالوا وكيف يمكن هذا في دار الدنيا يا رسول الله قال عليه السلام أذا لقيتم عالما فكأنما لقيتم شجرة من أشجار الجنة Ya'ni, "Cennet ağaçlarından bir ağaça mülâki olduğunuz vakit, onun gölgesi altında oturunuz ve yemişlerinden yeyiniz." Ashâb-ı kirâm dediler ki; "Yâ Resûlallâh, dâr-ı dünyâda bu nasıl mümkin olur?" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Bir âlime mülâkî olduğunuz vakit gûyâ ki cennet ağaçlarından bir ağaca mülâkî oldunuz!" Binâenaleyh, beyt-i şerîfteki "şâh-ı ma'nâ" dan murâd, ârif-i billâh olan “insân-ı kâmil" olur. Ve hakikat Hindistan'ında aranacak ağaç dahi, bu “insân-ı kâmil"den ibaret olur.
3661. "Onun adı gâh ağaç oldu, gâh güneş; onun nâmı gâh derya ve gâh bulut oldu."
Bu beyt-i şerîfte, vâhidü'z-zamân olan "kutbu'l-aktâb"a işâret buyurulur. Ya'ni, "O şecere-i ilim olan kutbu'l-aktâb maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl ettiği için "ağaç" derler. Ve zulmet-i tabiiyye içinde sıkılmış kalmış olan kalbleri nûr-i ilim ile tenvir ettiği için "güneş" derler. Ve cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olup, Hakk'ın mütevâlî ve bî-nihâye tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyesini kabûl ettiği ve halka tevzî' eylediği için "derya" derler. Ve ârif olduğu hakîkati sûret-i beşeriyye ve şuûnât-ı cismâniyyesiyle setr ettiği için "bulut" derler."
3662. "O birdir ki, onun yüz binlerce âsârı vardır. Onun eserlerinin en aşağısı ömr-i bakādır."
"O "kutbu'l-aktâb" her zamanda birdir ki, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti hasebiyle, kevn üzerinde yüz binlerce âsârı ve te'sîri vardır. Onun te'sîrlerinin en aşağısı teveccüh ettiği kimseye hayât-ı bâkî bahşetmesidir." Nitekim cenâb-ı Pîr I. ciltte 2967 numaralı beyitte, خود جهان آن يك كسست او ابلهست هر ستاره بر فلك جزؤ مهست buyurmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât o beytin îzâhında geçti.
3663. "Vâkıa o ferddir, bin esere mâliktir. O bire sayısız isim lâyık olur."
"Gerçi o "kutbu'l-aktâb" ferddir ve asrında tektir ve nazîri yoktur. Fakat kevn üzerinde bin eseri ve te'sîri vardır. Binâenaleyh sûrette bir olan o zât-ı şerîfe, bu te'sîrât-ı muhtelifesine nazaran ma'nâda sayısız isim verilmek lâyık olur."
3664. "Diğerinin hakkında kahır ve düşman olur; diğerinin hakkında lütuf ve iyilik olur."
“O zât-ı vâhide yeryüzünde hazâin-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, küfür ve îmân halka onun yediyle tevzî' olunur. Binâenaleyh şakiler hakkında onun vücûd-ı şerîfi kahır ve düşman olur; ve saîdler hakkında da lütuf ve iyilik olur. Bu sûretle onun vücûh-ı kesîresi vardır.”
3665. Nâmı yüz binlercedir; o bir ademîdir. Onun her vasfının sahibi bir vasıftan a'mâdır.
Ya'ni, "Vâhidü'z-zamân olan "insân-ı kâmil", sûrette bir beşer olduğu halde, kendisinden zâhir olan âsâr-ı esmâ hasebiyle yüz binlerce nâm alır. Onun bir isminin vasfına musahib olan kimse dâimâ onu o sıfatta görür, diğer vasıflarından kör kalır, onları göremez." Meselâ cenâb-ı Mevlânâ efendimizi fukahâ sınıfı fakîh görürler; ve şuarâ ve üdebâ sınıfı dahi şâir ve edib görürler. Sûfi sınıfı da sûfî görürler. Ve her sınıf o Hazret'i kendi zümrelerinden addederler. Onların hepsi hazretin zât-ı şerîfinden bî-haberdirler.
3666. Her kim bu muhkemdir diye nama dolaşırsa, senin gibi nevmîd ve tefrîka içindedir.
"Her âsârından birini görüp, o esere göre verilen nâmı esaslı görüp, o nâm etrâfında dolaşırsa, senin gibi ümîdsiz ve tefrika içinde kalır ve onun zâtından bî-haber bulunur."
3667. Sen niye bu ağaç nâmına yapışırsın? Nihayet me'yûs ve bedbaht kalırsın!
"Telh-kâm", me'yûs ve mükedder olmaktan kinâyedir. “Şûr-baht", bedbaht ve bahtsız demektir. Ya'ni, "Sen niçin o kâmilin bu ağaç ismine yapışıp, onu sûret âleminde ararsın ve mücessem bir ağaç zannedersin ve nihâyet me'yûs ve mükedder olursun ve bedbaht kalırsın!"
3668. İsimden geç ve sıfata bak; tâ ki sıfat sana zât tarafına yol göstersin!
"İsimden geç ve ismin bâtını olan sıfâta bak, tâ ki sıfât sana kendisinin bâtını olan zât tarafına yol göstersin. Zîrâ isim şeyin; ve sıfat ismin; ve zât sıfatın bâtınıdır. Binâenaleyh, şeyden isme ve isimden sıfata ve sıfattan zâta intikāl olunur. Bu sûrette, "şey" azhar-ı zuhûr; ve "zât" ebtan-ı butûn olmuş olur."
3669. Halkın ihtilafı isimden vaki' oldu. Vaktāki ma'naya gitti, ârâm vâki' oldu.
Halkın ihtilafı şey'-i vâhide muhtelif isim vaz' edilmiş olmasından çıkar. Vaktaki o muhtelif ismin delâlet ettiği ma'nâya giderler, artık aralarında ihtilâf ve nîzâ' kalmayıp, hepsi matlûblarının bir olduğunu görerek müsterih olurlar.