Bu kıssa üzerine işkâl getirmek
56. bölüm / 61 · 2241 kelime · ~12 dk okuma
3598. Ahmaklar derler ki: "Bu efsaneye çizgi çek, zîrâ yalandır ve hatâdır!"
Hakikat-ı eşyâdan câhil ve gafil olan ahmaklar derler ki: "Bu kıssa efsânedir ve masaldır. Sen bu efsâne üzerine bir ibtâl çizgisi çek. Zîrâ biraz muhakeme edilirse yalan ve yanlış olduğu meydana çıkar!"
3599. "Zîra ki Meryem kendi hamlinin vaz'ı vaktinde yabancıdan ve hem de akrabasından uzak idi."
3600. "O füsunu tatlı olan, fâriğ olmadıkça şehrin haricinden içeriye gelmedi."
[3609] "Füsun", mekr ve tedbîr ve hîle ve tezvîr ma'nâlarına da gelir. "Füsûnu tatlı ve latif olmak", Hz. Meryem'in hârikul'âde bir sûrette Hz. Cibril'in nef-hinden vâki' olan hamli üzerine nazar-ı halktan uzaklaşmak tedbîr ve hîlesinden ibarettir. Ya'ni, "O hoş tedbîrli olan Hz. Meryem, hamlinden fâriğ olmadıkça ve Îsâ (a.s.)ı doğurmadıkça şehrin hâricinden şehrin içine gelmedi." Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Meryem'de mezkûrdur.
3601. "Yahya'nın anası onu nerede gördü ki, ona mâcerâda bu sözü söylesin?"
Yahya (a.s.)ın anası mekân-ı baîdde olan Hz. Meryem'i nerede gördü ki, ona mâcerâda ya'ni kıssada zikrolunan bu sözü söyleyebilsin? Zîrâ Hz. Mer- yem kavim ve kabîlesinden tağayyüb etmiş idi. Binâenaleyh, şu muhakemeye nazaran bu kıssa yalan bir efsânedir.
İşkâlin cevabı
3602. Bunu o kimse bilir ki, ehl-i hâtırdır. Afakın gaibi onun için hâzırdır.
"Ehl-i hâtır"dan murâd, kalb gözü açılıp, esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eden zevâttır. Yahya (a.s.)ın validesi, Zekeriyyâ (a.s.)ın zevce-i muhteremesidir ki, onun hamli de Zekeriyyâ (a.s.)ın recûliyyetten inkıtâ'ından sonra min-tarafıllâh hârika nev'inden olarak vâki' oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Meryem'de ve sûre-i Bakara'da kıssası mezkûrdür. Ve Hz. Meryem ise bir veliyye-i kâmile idi. Binâenaleyh, gerek Yahyâ (a.s.)ın vâlidesi ve gerek Hz. Meryem ehl-i dilden idiler. Ve ehl-i dil indinde gäib ve hâzır müsâvîdir. İmdi Hz. Meryem Yahya (a.s.)ın validesini tahattur etse, mekân-ı baîdde olsa bile müşâhede edebilir idi. Uzak yerdeki eşyanın görülmesi ve seslerin işitilmesi mümkün olduğunu bugün fen de isbât ediyor. Ve vâsıta-i rü'yet ve istimâ' ma'lûm olduğu için, bugün inkâr olunamıyor. Halbuki insanın vücudunda bu hâssalar bizzat mevcuttur. Âlât-ı fenniyyenin vücuduna hâcet olmaksızın dahi mümkindir. Yalnız bu gibi esrâr-ı gaybiyyenin kendi vücudunda inkişafı için îcâb eden şerâiti hâiz olmak îcâb eder. O şerait dahi velâyetin levâzımındandır. Âlem-i kesâfette müstağrak ve ıstıfâdan uzak olanlar, mahzâ kendi vücûdlarında böyle bir şey göremedikleri için, cehillerinden inkâr ederler.
3603. Meryem'in önünde nazarda hazır gelir. Yahya'nın anası ki, basardan uzaktır.
Zâhiren basar-ı hissîden uzak olan Yahya (a.s.)ın validesi, ehl-i dilden olan Hz. Meryem'in önünde nazar-ı kalbîde hâzır görünür. Nitekim yukarıda îzah olundu.
3604. Kapanmış gözler dostu görür; mâdemki postu müşebbek etmiş ola.
Âlem-i kesâfete ve cismâniyyete kapanmış olan his gözleri, mücâhede ve riyâzet sebebiyle telattuf edip rûhâniyyet mertebesini bulan ve kalbur gibi delik deşik olmuş olan bu cisim içinde vücûd-ı misâlîsi ve berzahîsi ile görmek istediği yârini ve dostunu, uzak mesâfede olsa bile o deliklerden görür.
3605. Ve eğer onu ne hâriçten ve ne dâhilden görmedi ise, ey zebûn hikâyeden ma'nâyı tut!
Ve eğer senin i'tirâzın ve muhakemen gibi, Yahyâ (a.s.)ın validesi Hz. Meryem'i uzak mesafede olduğu için görmemiş ve kalb gözü ile uzaktaki kimselerin görülmesi de mümkin olmadığı farzedilmiş olsa bile, ey idrâk-i hakāyıkta âciz ve zebûn olan kimse, bu hikâyeyi beyândan maksûd olan ma'nâyı ve rûhu al!
3606. Öyle değil ki, efsaneleri işitmiş idi; şîn gibi onun nakşı üzerine yapışmış idi.
Öyle kimseler gibi olma ki, efsâneleri dinlemiş ve o efsânenin nakşı ve sûreti üzerine "şîn" harfinin "nakış" (نقش) kelimesine yapışmış olduğu gibi yapışıp kalmış ve hikâyenin rûhuna ve ma'nâsına nüfüz edememiştir. “Şîn" harfin ismi olduğuna göre ma'nâ budur. “Şeyn" (شین) ayıp ve leke ma'nâsına olduğuna göre, "Efsaneleri dinleyip, onun nakşı üzerine leke gibi yapışmış idi" demek olur.
3607. Nihayet o dilsiz Kelîle söylerdi, beyânsız Dimne'den nasıl söz işitirdi?
Hind hükemâsından Dabşelim (دابشليم) nâmındaki bir zât birine Kelîle ve diğerine Dimne adını koyduğu iki tilki arasındaki muhâverât-ı muhayyele üzerine bir efsâne kitabı tertib edip, ismini Kelile ve Dimne koymuş ve bu kitabı hayvanların lisânından insanları terbiye ve îkāz maksadıyla yazmıştır. Garb hükemâsından Lafonten'in de bu kabîl hikâyâtı meşhurdur. Hindçe olan bu kitabı Envâr-ı Süheylî ismiyle lisân-ı Fârisî'ye tercüme edip, Hin- distan'da tab' etmişlerdir. Ve Hümâyûn-nâme ismiyle de Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Ya'ni, "Kelîle ismindeki tilkinin insanlar gibi dili; ve Dimne nâmındaki tilkinin de beyanâtı yok idi. Kelîle nasıl söyledi ve Dimne nasıl dinledi?" نیوشد نوشد in muhaffefidir. "Niyûşîden” masdarından olup, işitmek ve dinlemek demektir.
3608. Ve eğer birbirinin lahnini bildiler ise, beşer nutku olmaksızın onu nasıl anladı?
Bu Kelîle ve Dimne birbirinin lahnini ve sesini bildiler ise, onlarda beşere mahsûs olan nutuk olmadığı halde maksad-ı muzmer olan sesi her biri diğerinden nasıl anladı?
3609. Arslan ile öküz arasında o Dimne nasıl elçi oldu ve her ikisine efsûn okudu?
"Efsûn okumak", hîle ve tezvîrden kinâyedir. Ve Dimne nâmındaki tilkinin arslan ile öküz arasındaki risâleti, bu efsânenin mevzû'larındandır.
3610. O semiz öküz arslanın nasıl vezîri oldu? Fil ayın aksinden nasıl korkucu oldu?
Bu vaz'lar dahi o efsânedendir.
3611. Bu Kelîle ve Dimne hep iftiradır. Ve yoksa ne vakit karga ile leyleğin husûmeti vardır?
"Iftir" (افتری) iftira"nın imâle olunmuşudur. Bu Kelile ve Dimne masalı hep muhayyeldir ve bu hayvanlara iftirâdır. Hiç karga ile leyleğin cenk ve husûmeti vâki' olur mu? Zîrâ yekdiğerinin cinsi olmadığından, birbirlerinin semtine bile uğramazlar! Maksad kıssadan hisse almaktır.
3612. Ey birâder, kıssa ölçek gibidir onun içinde ma'na dâne gibidir!
3613. Akıllı adam ma'nanın dânesini alır; eğer ölçek nakil oldu ise, bakmaz.
Akıllı adam gıdâ-yı rûh olan dâne-i ma'nâyı alır. Eğer ölçek mesâbesindeki kıssa zâhire muhâlif olup, mertebe-i sıhhatten dereke-i hatâya menkül olsa ve kıymeti kalmasa bile, o kıssanın zâhirine iltifat etmez, ma'nâsına bakar.
3614. Her ne kadar orada bir söz zahir değil ise de, bülbül ve gülün mâcerâsına kulak tut!
Her ne kadar bülbül ile gül arasında bir mükâleme zâhir değil ise de, sen bülbül ile gül arasındaki mâcerâ-yı aşka kulak tut ve gülü hakikat-ı vücûd; ve kendi rûhunu da bülbül bil ve o mâcerâdan kendine hisse çıkar!
Hâl diliyle söz söylemek ve onu anlamak
3615. Pervâne ile şem'in mâcerâsını dahi dinle ve ey azîz ma'nâyı ihtiyar et!
3616. Gerçi bir söz yoktur, sözün sırrı vardır. Agâh ol, yükseğe uç; baykuş gibi alçağa uçma!
Bülbül ile gülün ve pervâne ile şem'in mâcerâ-yı aşkında harf ve savt ile söylenmiş bir söz yoktur; fakat o sözün sırrı ve ma'nâsı vardır. Agâh ol, yük- sek olan sır ve ma'nâ tarafına uç; baykuş gibi alçağa, ya'ni süflî olan harf ve savt tarafına uçma ve lafza bağlanıp kalma!
3617. Satrançta dedi ki: "Bu ruh hanesidir." Dedi: "Hâne nereden ele geldi?"
Meselâ satranç oyuncularından birisi dedi ki: "Bu hâne ruh hânesidir." Ve "ruh", satranç taşlarından birinin adıdır. Bu oyunu bilmeyenlerden biri de bu- nu işitti; "Bu ev ruhun yed-i tasarrufuna ne sûretle girdi?" dedi ve sordu ki:
3618. "Hâneyi satın mı aldı; yahût mîrâs mı buldu?" Mutlu o kimse ki, o ma'na tarafına isti'câl etti.
3619. Nahvi dedi زيد عمرواً قَدْ ضَرَب Dedi "Onu niçin kabahatsiz te'dib etti?"
Nahiv okuyanlardan birisi, fâile ve mef'ûle ve fiile misal olmak üzere, "Zeyd Amr'ı döğdü" ma'nasında olan زيد عمرواً قَدْ ضَرَبْ ibaresini söyledi. Na- hivden haberi olmayan biri de işitti. "Zeyd Amr'in kabâhati olmadığı halde niçin döğdü?" diye sordu ve dedi ki:
3620. "Amr'in kabahatı ne idi ki o çiğ Zeyd kabâhatsiz onu kölesi veya ço- cuğu gibi döğdü?"
3621. Dedi: "Bu ma'na ölçeği olur. Buğdayı al ki ölçek merdûddur!"
Nahiv okuyan, o nahivden haberi olmayana cevâben dedi ki: "Bu ibâre ma'nânın ölçeğidir. Sen buğday gibi olan ma'nâyı o lafız içinden al ve ölçek gibi olan lafzı reddet!"
3622. "Zeyd ve Amr i'rab ve tertib içindir. Eğer o yalan ise, sen i'râba uy!"
Zeyd ve Amr, fâilin ve mef'ûlün i'râbı ve ibâre tertibi içindir. Döğen ve dö- ğülen yoktur. Binâenaleyh bu ibâre yalan ise, varsın yalan olsun, nene lâ- zım! Sen i'râba uy ve nazarını o i'râba atfet!"
3623. Dedi: "Hayır, ben onu bilmem. Zeyd Amr'ı niçin günahsız ve hatâsız döğdü?"
Nahvînin ilmî cevabına karşı o nahiv bilmeyen kimse dedi: "Hayır, ben senin dediğini bilmem. Zeyd Amr'ı günahsız ve hatâsız niçin döğdü? Sen onu bana haber ver!"
3624. Çaresizlikten dedi ve bir latîfe açtı: "Amr bir vavı ziyâde olarak çalmış idi."
Nahvî o câhili iknâ' için onun mertebe-i idrâkine tenezzül edip, bizzarûre bir latîfe kapısı açtı; "Amr bir vavı ziyâde olarak çalmış idi" dedi. Zîrâ Ömer (عمر)'den fark olmak için Amr (عمرو) kelimesinin sonuna bir zâid vav harfi yazarlar. Nahvî latîfesini bu ziyâde vav üzerine binâ etti.
3625. "Zeyd vakıf oldu, onun hırsızını döğdü. Çünkü hadden götürdü, ona had lâyık olur!"
Nahvî ifadesini itmâmen dedi ki: “Zeyd Amr'ın vav çaldığına vâkıf oldu ve o vavın hırsızını döğdü. Zîrâ ki o hadd-i ma'rûfu tecavüz etti. Ona had ve dayak lâyık olur."
Bâtıl sözün bâtılların kalbine makbûl gelmesi
3626. Dedi: "İşte bu doğruyu can ile kabul ettim!" Eğrilerin önünde eğri doğru görünür.
O ilm-i nahve vakıf olmayan kimse, nahivcinin eğri bir ma'nâdan ibâret olan latîfesini beğendi ve "İşte bu doğru sözü can ile kabûl ettim!" dedi. Zâten eğrilerin indinde eğri olan bir ma'nâ doğru görünür.
3627. Eğer, bir şaşıya "Ay birdir!" desen, sana der ki: "Bu ikidir, birlikte şek vardır."
Nitekim eğri gören bir şaşıya "Ay birdir!" desen, o eğri görüşüne istinâden, "Hayır ikidir. Ben gördüğüme mi inanayım, yoksa sana mı inanayım? Binâenaleyh onun bir olmasında şek vardır. Ben onu kabûl edemem" der.
3628. Ve eğer onun üzerine bir kimse güler, "İkidir!" derse, doğru tutar. Bu kötü huylunun lâyıkıdır.
Sonra o şaşının bu hükmü üzerine bir kimse istihzâ tarıkıyla gülüp, "Evet, dediğin gibi ay ikidir!" diyecek olursa, o müstehzinin sözünü doğru addeder. İşte bu eğrileri doğru görmek, kötü huylu kimselerin lâyıkıdır.
3629. Yalan yalanlar üzerine cem' gelir. Habîsler habîslere fürüğ vurdu.
Yalan ve bâtıl olan şeyler, yalan ve bâtıl olan şeyler ile birleşir. Zîrâ her bir cins kendi cinsine meyleder. الْخَبِيثَاتُ لِلخبيثينَ (Nûr, 24/26) ["Habîsler habîsler içindir."] âyet-i kerimesi mûcibince, habîs ve kötü olan şeyler habîs ve kötü olan kimselere parlak görünür.
3630. Gönlü geniş olanlar için, geniş el olur. Gözü kör olanlar için taşlıkta kaymak vardır.
Ya'ni, gönlü geniş olanlar için el açıklığı ve sehâvet olur. Kalb gözü kör olanlar için bu âlem-i keserât mezleka-i akdâmdır ve ayaklar kayacak olan taşlık bir mahalle benzer. Hind nüshalarında "dest" (دست) yerine "deşt" (دشت) vaki'dir. Bu nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: “Sahrâ, gönlü geniş olanlar için geniş olur, gözü kör olanlar için taşlıkta kaymaktır." Bu ma'nâ daha zevk-âverdir. Belki nüsah-ı asliyyede sehv-i kalem olarak “şîn” harfinin nok- taları yazılmamış ve "dest" (دست) hâlinde kalmıştır. Ya'ni "Hadd-i zâtında geniş olan bir sahrâ, ancak gözü görmekle gönlü geniş olan kimseler için geniştir. Yoksa gözü kör olduğu için kalbi dar olanlara göre o sahrâ geniş değildir. Belki, ayakları kaydırıp baş aşağı düşüren bir taşlık mahal mesâbesindedir." "Sahra"dan murâd, geniş olan âlem-i ma'nâdır. "Göz kör olmak"tan murâd, kalb ve akıl gözü kör olmaktır. Ya'ni, "Ma'nâ âlemi, akıl ve kalb gözü görenler için geniş bir sahadır. Kalb gözü kör olanların dâimâ ayakları kayacak olan bir taşlık sâha mesâbesindedir" demek olur.
Bir pâdişâhın o ağacı araması beyânındadır ki, her kim o ağacın meyvesini yerse ölmez
3631. Bir âlim, dâstân için dedi ki: "Hindistan'da bir ağaç vardır."
3632. "Her bir kimse ki onun meyvesini yedi ve götürdü, o ne ihtiyar olur, ne de asla öldü!"
Hakîmin birisi bir kıssa olmak üzere dedi ki: "Hindistan'da bir ağaç vardır; her kim onun meyvesini yer ve üzerinde taşırsa, ihtiyarlamaz ve asla ölmez!"
3633. Padişahın biri bir sadıktan bunu işitti; ağaca ve onun meyvesine bir âşık oldu.
3634. Edeb dîvanından bir alim-i kāsıdı, talebden dolayı Hindistan tarafına revân etti.
"Dîvân-ı edeb"den murâd, pâdişâhın kurenâsından ve musâhiblerinden demek olur. "Kāsıd", resûl ve elçi demektir. Ya'ni, “Pâdişâh kendi kurenâsından bir âlim kimseyi elçi ta'yîn edip, bu ağacı arayıp bulmak için Hindistan tarafına sevk etti"
3635. Ondan dolayı o cüst ü cû için o kāsıd, senelerce Hindistan'ın etrafını gezdi.
O elçi o ağaçtan dolayı cüst ü cû maksadıyla senelerce Hindistan'ın etrâfını gezdi dolaştı.
3636. Bu matlub için şehir şehir gezdi; ne cezîre ve ne dağ ve ne sahra kaldı.
3637. Her kime sordu ise, "Bunu bağ delisinden başka kim arar!" diye ona istihza ile güldü.
Ya'ni, "Böyle bir ağacı ve meyveyi arayan ancak zincire bağlanacak bir delidir!" diye alay ve istihzâ ettiler.
3638. Çok kimseler mizahta ona tokat vurdular; çok kimseler dediler ki: "Ey felah sahibi!"
Ya'ni, "Çok kimseler o kāsıda istihzâ tarîkıyla ma'nen tokat vurdular da, dediler ki: "Ey felâh sâhibi!""
3639. "Senin gibi sînesi saf zeyreğin cüst ü cûsu ne vakit boş olur; nerede abes olur?"
Senin gibi safvet-i kalb sahibi dirâyetli ve zekî bir zâtın böyle bir ağacı arayıp taraması hiç boş ve abes olur mu?
3640. Ve ona bu mürâât başka bir tokattır ve bu zâhirî tokattan daha şedîddir.
O käsıd ile sûret-i zähirede medh şeklinde istihzâ etmek başka bir tokattır ki, bu sille-i istihzā zâhiren vurulan tokattan daha müessir ve daha şiddetlidir.
3641. Onu istihzâ ile medhettiler. Şöyle ki: "Ey büyük, filân mahalde çok ce- sîm bir ağaç vardır!"
3642. "Filân ormanda bir yeşil ağaç vardır; çok yüksek ve arîz ve her bir da- lı kalın."
3643. Aramağa müheyya olan şahın kāsıdı her bir kimseden bir nevi' haber işitirdi.
"Kemer besten der cüsten" aramağa müheyyâ olmaktan kinâyedir.
3644. İmdi, orada senelerce seyahat etti; şâhenşâh dahi ona mallar gönderirdi
Elçi bu ağacı aramak için Hindistan'da seyahat ederdi; onu gönderen pâ- dişâh dahi onun seyahat masrafını te'mîn için paralar gönderirdi.
3645. Vaktaki onda çok gurbet meşakkati gördü, nihayet-i emrde talebden aciz geldi.
3646. Maksuddan hiç eser zahir olmadı o garazdan haberden başka şey pey- dâ olmadı.
3647. Onun ümîdinin ipliği kesildi; onun aramış olduğu şey akıbet aranmamış oldu.
Artık o ağacı bulmak ümîdi kesildi; cüst ü cû hususundaki gayreti boşuna gitti.
3648. Şah tarafına geri dönmek azmini etti; göz yaşı yağdırır idi ve yol kať' ederdi.