İçeriğe atla

Fakîrin o şeyhe karşı özür dilemesi

55. bölüm / 61 · 5047 kelime · ~26 dk okuma

3517. İmdi fakir o şeyhe ahvali söyledi; özürü o garâmete çift etti.

O kendisinden şikâyet olunan fakîr o şeyhe ahvâlini îzâh etti; özürünü medyûn olduğu cevâba ilave etti. Ya'ni vermeğe borçlu olduğu cevâba özürlerini de ilhâk etti.

3518. Şeyhin her suâline o cevap verdi, Hızır'ın güzel ve doğru cevapları gibi.

Şeyh o fakîre ne sordu ise, fakîr, Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.)ın suâllerine verdiği güzel ve doğru cevaplar gibi cevap verdi.

3519. Kelîm'in suâllerinin o cevapları ki, Hızır onu Rabb-i Alîm'den gösterdi.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'a "Çocuğu niçin öldürdün?" ve "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı ücretsiz niçin ta'mîr ettin?" diye suâller sormuş ve Hızır (a.s.) dahi مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرى (Kehf, 18/82) ya'ni, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" deyip, bu efâlinin esbâb-ı mûcibesini âlemleri tecelliyât-ı esmâiyyesi ile terbiye buyuran Hakk'ın ilmine müsteniden beyân etmiş idi. Bu bâbdaki hikemiyyât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de münderiçtir.

3520. Onun müşkilleri halloldu ve yaddan efzûn, onun her bir müşkili için miftah verdi.

Hz. Hızır'ın cevaplarından Mûsâ (a.s.)ın müşkilleri halloldu. Hem de hâtıra gelenden ziyâde olarak halloldu. Cenâb-ı Hızır Hz. Mûsâ'nın her bir müşkili için bir miftah ve anahtar verdi.

3521. Derviş dahi Hızır'dan mîrâsa malik oldu; şeyhin cevabında himmeti nasb etti.

Hakkında şikâyet olunan derviş dahi Hz. Hızır'dan ilm-i ledün mîrâsını yemiş idi. Binâenaleyh şeyhe verdiği cevapta bilcümle kuvâsını toplayarak kalbini Cenâb-ı Hakk'a tevcih etti. Ve nasb-ı himmet bu halden ibârettir.

3522. Dedi: “Vâkıa evsat yol hikmettir; fakat evsat dahi nisbetledir!"

Dedi ki: "Vâkıâ orta yol, ifrât ve tefrîtten ârî ve i'tidâl yolu olduğundan hikmettir. Fakat her emrin orta derecesi dahi nisbîdir. Çünkü efrâd-ı beşerin isti'dâdâtı muhteliftir. Birine nisbetle ifrât olan hâl diğerine nisbetle i'tidâldir." Nitekim âtîdeki misâller ile bu hâl tavazzuh eder.

3523. Irmağın suyu deveye nisbet azdır; fakat fâre için o deniz gibidir.

3524. Her kimin ta'yîni dört ekmek olsa, iki yerse, ya üç yerse o evsattır.

3525. Ve eğer her dördü yerse evsattan uzaktır. O kaz gibi hırsın esîridir.

3526. Her kim ki onun iştihâsı on ekmek ola, altı yerse bil ki o evsat olur.

3527. Vaktaki benim için elli ekmek iştihâsı vardır; muhakkak altı somuna senin için benimle beraberlik yoktur.

3528. Sen on rek'at namaz ile melûl gelirsin; ben beş yüz rek'at ile za'fa gelmem!

Bu da isti'dâdına göre tarîk-ı i'tidâlin muhtelif ve nisbî olduğuna diğer bir misâldir. Ya'ni, "Sen on rek'at namaz ile âciz kalır ve bıkarsın; ben ise beş yüz rek'at kılarım, vücûduma kesel ve za'f gelmez!" Ankaravî nüshasında "nuhûl" (نحول) yerine "humûl" (خمول) vâki' olup, terk-i hizmetten kinâye olarak "bucağa girmek" ma'nâsı verilmiştir. Ba'zı nüshada "humul (حمل) vâki'dir. "Bana beşyüz rek'at namaz yük gelmez" demek olur. (نحول) ile (حمول) kelimeleri (خمول) dan daha münasib görünür.

3529. O biri Ka'be'ye kadar yalın ayak koşar; ve bu biri mescide kadar kendinden gider!

Bu da isti'dâdâtın ihtilafına bir misâl-i diğerdir. "Biri Ka'be'ye gidinceye kadar yalın ayak yürümeğe tahammül eder; diğeri ise yakın bir mescide gidinceye kadar, yalın ayak olduğu vakit kendinden geçer, aslâ tahammül edemez!"

3530. O biri pâk-bazlıkta can verdi; ve bu birisi bir ekmek verinceye kadar can çekişir!

"Pâk-bâzlık"tan murâd, aşk-ı ilâhî ve hizmet-i Hak'tır. Ya'ni, "Birisi aşk-ı ilâhîde ve hizmet-i Hak'ta canını fedâ etti; ve diğer birisi elindeki bir ekmeği fedâ edinceye kadar canı gider!"

3531. Bu vasat nihayetlide gider. Zîrâ onun için evvel ve âhir vardır.

Orta, nihâyeti olan bir şeyde olur. Zîrâ o şey mahdûddur; ve mahdûd olan şeyin evveli ve âhiri olduğu gibi, ortası da olur.

3532. Evvel ve ahir lazımdır, ta ki onda evsat ya ara tasavvura sığsın!

Bir şeyin evveli ve âhiri olmak lazımdır ki, o şeyde evsat veyâ ara tasavvur edilebilsin. Zîrâ evveli ve âhiri olan bir mahdûd şeyin ortası veyâ arası mevzû'-i bahs olabilir. Mebde' ve müntehâ olmayınca, orta ve ara ta'yîni mümkin değildir.

3533. Nihayetsizin iki tarafı olmadığından, onun için ne vakit evsat munsaraf olur?

"Munsaraf", "orta"nın sıfatıdır, mahall-i rücû' demek olur. Ya'ni, "Nihâyetsiz olan bir şeyin evveli ve âhiri olmadığından, öyle bir şeyin ne vakit vasat noktası ifrât ve tefrîte mahall-i rücû' olur? Ya'ni vasat noktasını ta'yîn etmek mümkin değildir ki, onu ta'yîn edip, ifrât ve tefrîte geçildiğini anlayabilelim!"

3534. Evvel ve ahir onun nişanını kimse vermedi. Buyurdu ki: "Onun için deniz mürekkeb olsa;"

3535. "Yedi derya külliyen mürekkeb olsa, nihayeti olmasına hiç ümit yoktur!"

"Midîd", "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Mürekkeb ma'nâsınadır.

3536. Bağ ve orman baştan başa kalem olsa, bu sözden asla ziyâde ve eksik olmaz!

3537. O bütün mürekkeb ve kalem fâni olur ve bu adedsiz kelâm bâkî olur!

Bu dört beyitte, sûre-i Kehfte vaki قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مدَادًا لكلمات رَبِّي لَنَفَدَ الْبَحْرُ قبل أنْ تَنْفَدَ كَمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا (Kehf, 18/109) ya'ni. “Ey Resûlüm de ki; 'Rabbim'in kelimâtı için eğer deniz mürekkeb olsa, Rabbim'in kelimâtı bitmezden evvel, eğer denizin mislini getirsen bile deniz biter!" Ve sûre-i Lokmân'da وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفِدَتْ كَلِمَاتِ اللَّهِ vâki (Lokman, 31/27) ya'ni, "Ve eğer yeryüzündeki ağaçlardan kalem ve denizden ve ondan sonra yedi denizden mürekkeb olsa Allah'ın kelimeleri bitmez!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. İkinci âyet-i kerîmede, arzın denizi zikrolunduktan sonra yedi denizden bahis buyurulması, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eder. Diğer yedi seyyâreden her birinin üzerindeki denizlere işaret buyurulduğu maznûndur. Bu âyetlere işaret buyurulmasının vechi budur ki, enbiyâ ve evliyânın kelâmı vahiy ve ilhâm tarîkıyla Cenâb-ı Hak'tan vârid olur. Ve Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ı ise mahdûd olmayıp, nâmütenâhîdir. Binâenaleyh enbîyâ ve evliyânın kelâmı dahi menşe'lerine nazaran tahdîd kabûl eder bir mâhiyette değildir. Hakkında “Çok söylüyor!" diye şikâyet vâki' olan derviş ise ilm-i ledünnî sâhibi olduğundan, Cenâb-ı Hak'tan vârid olan onun kelâmının dahi nihâyeti yoktur. Ve cenâb-ı Pîr bu kıssayı yukarıda 3496 numaralı beyt-i şerîfte, "Sakın benim için 'Çok söylüyor!' deme; ben yüzden birini söylüyorum ve o da kıl gibi incedir!" ma'nâsındaki beyitten sonra îrâd buyurduklarından, bu ma'nânın Mesnevi-i Şerîfe de şâmil olduğuna işâret buyurulur.

3538. Benim hâlim bir vakit uykuya benzer. Bir dalâlette olan onu uyku zanneder.

Derviş şeyhe "çok söz" hakkındaki cevabını verdikten sonra, "çok uyku" mes'elesine intikāl ederek cevap verip der ki: "Ba'zan benim bir hâlim olur, zâhirde histen gâib olurum. Ahvâl-i cismâniyyetten başka bir şey bilmeyen şaşkın bir kimse benim o hâlimi uyku zanneder." Nitekim İbn Fârız hazretlerinin mahdûmu pederinin böyle bir hâlini nakledip der ki: "Ba'zı vakit pederim uyuyan bir kimse gibi arkası üstü yatıp kalır. Ba'zan on ve ba'zan daha ziyâde veya daha az günlerde bu halde bulunur. Ve bu hâl içinde yemez, içmez, konuşmaz ve hareket etmez idi. Ba'dehû bu halden ifakat bulup evvelki hâline rücû' eylerdi." Menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazîrleri çoktur. Fakat maddî düşünen bir kimse bu hâli gördüğü vakit, uyku hastalığından ibaret bir şey zanneder.

3539. "Benim gözümü uyumuş, kalbimi uyanık bil! Benim işsiz şeklimi iş üzerinde bil!"

"Zâhirde benim gözümü uyumuş ve bâtında kalbimi uyanık bil; ve cismimin hareketsiz ve faâliyetsiz olan şeklini ve sûret-i zâhiresini bâtında ve ma'nâda faâl ve müteharrik bil!"

3540. Peygamber buyurdu ki: "Gözlerim uyur, kalbim Rabbü'l-enâm'dan [3549] uyumaz."

Bu beyt-i şerifte إن عيناى تنامان ولا ينام قلبی ya'ni "İki gözüm uyur ve kalbim uyumaz" hadis-i şerîfine işaret buyurulur.

Ma'lumdur ki, uyku cisme ârız olan bir haldir. Bu hâl gelince cismin faâliyet-i zâhiriyyesi muattal olur, fakat faâliyet-i bâtıniyyesi munkatı' olmaz. Nitekim zâhirde konuşamaz, göremez ve işitemez ve fakat rü'ya görür ve rü'yâsında konuşur, görür ve işitir. Bu hâl yarım ölüm hâlidir. Bunun için hadis-i şerifte, النوم أخ الموت ya'ni, "Uyku ölümün kardeşidir" buyurulmuştur. İm-di تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni, "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" hadîs-i şerîfine nazaran, insanın uyanıklığı zamânında kalbi ne ile meşgül ise, uyku hâlinde de onunla meşgül olur. Ve bu hâl rü'yâlarda zâhirdir. Fakat enbiyâ ve evliyâ uyanıklık hâllerinde ahkâm-ı cismâniyyeden halâs olup, cismâniyyetleri kâmilen rûhâniyyete inkılâb etmiş ve kalbleri tamâmiyle Hak'ta müstağrak bulunmuş olduğundan, uyanıklıklarıyla uykuları arasında hiçbir fark yoktur. Bu sebeble ba'zı sulehânın uykuda gördükleri esrâr-ı gaybiyyeyi bu zevât-ı kirâm uyanıklıkta görür.

3541. Senin gözün uyanık ve kalbin uykuda uyumuştur. Benim gözüm uyumuş, kalbim kapı açmaktadır!

"Ey cismânî, senin gözün uyanık ve zâhirin faaldir ve fakat kalbin uykuda ve bâtının muattaldır. Benim gözüm ise zâhiren uyku hâlinde olduğu gibi kapalı ve kalbim kapısını âlem-i gayba açmıştır!"

3542. Benim kalbimin diğer beş hissi vardır. Kalbin hissine her iki âlem manzardır.

Ma'lum olsun ki, insanın vücûd-ı şehâdîsi ve unsurîsi olduğu gibi, bir de vücûd-ı misâlîsi ve berzahîsi vardır. Vücûd-ı misâlîsinin vücûd-ı şehâdîsine ve rûh-i insânîsinin dahi bu her iki vücûda, ta'rîfe sığmaz bir ittisâli ve alâkası vardı. Uyku hâlinde bu cism-i şehâdînin beş havâssi muattal olur ve vücûd-ı misâlîsinin beş havâssi faâliyette bulunur. Nitekim rü'yâda görmek ve işitmek ve yemek, içmek ve tutmak ve koklamak bu cism-i misâlînin beş hâssası ile vâki' olur. Cism-i şehâdînin ahkâm-ı havassi gālib olunca, cism-i berzahînin havâssi mestûr kalır. Fakat yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere, ahkâm-ı cismâniyyetten kurtulan kâmillerin vücûd-ı misâlîlerinin havâssi faâliyette bulunur. Ve vücûd-ı misâlînin havâssi hem âlem-i gaybı ve hem de âlem-i şehadeti temâşâ edebilir.

3543. Sen kendi za'fından bana bakma. Senin üzerine gece, benim üzerime gece ancak kuşluk vaktidir!

"Ey cismânî, sen kendi za'fın cihetinden bana bakma. Ya'ni deme ki, "Ben de senin gibi insanım. Bende olmayan bir hâl sende nasıl vâki' olur?" Zîrâ sen cismâniyyet ve tabîat ahkâmı altında esîrsin. Âlem-i tabîat senin üzerine gecedir ve zulmânîdir. O zulmânî ve gece mesâbesinde olan tabîat ve cismâniyyet âlemi benim üzerime kuşluk vakti gibi aydınlıktır. Zîrâ ben bu cismâniyyet ve tabîatı ulûhiyyetin zâhiri olarak görüyorum. Binâenaleyh benim için vücûd-ı mutlakın nûrundan başkası yoktur!

3544. Senin üzerine zindandır benim üzerime o zindan bağ gibidir. Meşgūliyyetin aynı bana ferağ olmuştur!

"O cismâniyyet ve tabîat âlemi senin üzerine zindan gibi karanlık ve elem vericidir. Halbuki o cismâniyyet ve tabîat zindanı benim üzerime bir bağ ve bostan gibi ferahfezâdır. Ben orada tecelliyât-ı ilâhiyye fidanlarını ve çiçeklerini müşâhede ile meşgülüm. Ve bu meşgüliyyetimin aynı bana ferâğ olmuştur. Zîrâ bu cismâniyyet ve tabîatta fâil olarak ancak Hakk'ı görürüm. Ve Fâil-i hakîkî meşhûd olunca, O'nun mâsivâsına fiilden ferâgat tabiî olur!"

3545. "Senin ayağın çamurdadır; bana çamur gül olur. Sana matem; ve bana düğün ve davuldur!"

"Senin irâde ayağın topraktan ibaret olan suver-i ecsâma taalluk etmiştir. Ben ise bu suver-i cismâniyyede cemâl-i Hakk'ı müşâhede ettiğim cihetle, o topraktan ibaret olan suver-i ecsâm benim için gül olmuştur. Ve bu âlem-i cismâniyyet senin irâden üzerine dönmediğinden, hayât-ı dünyeviyye sana mâtem olur; bana ise düğün ve davul, dümbelek gibi raks-âverdir!"

3546. "Yeryüzünde seninle bir mahalde sakinim. Zühal gibi yedinci çarh üzerine koşarım!"

Cenâb-ı Pîr bu beyitte zamân-ı şerîflerinde ma'lûm olan ilm-i hey'ete nazaran Zühal'in yedinci felek olduğunu beyân buyururlar. O zamanki hey'ete göre, feleklerin tertîbât-ı rasadiyyesi Ay, Utârid, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri ve Zühal idi. Ve Zühal'in fevkinde devreden Uranüs ve Neptün seyyâreleri henüz hey'et âlimleri tarafından keşf olunmamış idi. Bunların keşfinden sonra, Arz'a nazaran dokuz felek olur. Ve ba'zı mahallerde de "nüh felek" ya'ni "dokuz felek" ta'bîrleri de geçmektedir. Bu da keşf-i zâhirîden evvel keşf-i ma'nevî vukūunu işrâb eder. Ya'ni, "Cismâniyyetim i'tibariyle sûret-i zâhirede seninle beraber yeryüzünde sâkin olurum. Fakat hakikatim ve bâtınım i'tibariyle yükseklerde uçarım!" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlakın cemî-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem-i zâtın zübdesi ve hülâsası âdem olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allâh'ı görmek mümkin değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve efâl müctemi'dir. Ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebesinde ve tav- rında müşâhed değildir. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sı- fât-ı kevniyye ile muttasıf olur. Ve her bir mevtının ve her bir mertebenin le- zâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. Hakk'ın ezvâkı insân-ı kâ- milin ezvâkı; veya aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı Hakk'ın ezvâkıdır. İm- di, "kevn-i vücûd” âlemdir; ve "kevn-i câmi" dahi insân-ı kâmildir. "Adem" deyince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır. Ve âlem ve âdemin iki i'tibârı vardır. Bi- risi zâtı cihetindendir ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu. Ve di- ğeri vücûd-ı mutlak cihetindendir ki küllde sârîdir. Onun herkes ve her şey ile nisbeti vardır. İnsan-ı kâmil Hakk'ı tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzih eder. Tenzîhte, إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110, Fussilet, 41/6) ya'ni "Ben de sizin gi- bi beşerim!" der; ve teşbîhte, مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الْحَقَّ ve هَذَا يَدُ اللَّهِ buyurur. İmdi bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin zevki üzerine teşbîh ile tenzîhe işaret buyurulur.

3547. Senin hem-nişînin ben değilim, benim gölgemdir. Benim mertebem dü- şüncelerden pek yüksektir!

"Seninle beraber oturup kalkan benim rûhum değildir. Rûhumun gölgesi mesâbesinde olan cesedimdir ve sûretimdir. Benim rûhumun mertebesi dü- şüncelerden pek yüksek olduğundan, fikir ile idrâk olunamaz!"

3548. Zîrâ ki ben düşüncelerden geçmişim; endişelerin haricinde koşucu olmu- şum!

*Efkâr ve havâtır, sûret âlemi ile olan münâsebâttan mütevellid olur. Hal- buki benim sûret âlemi ile alâkam ve münasebetim kalmamıştır. Binâenaleyh efkâr ve havâtırdan geçmişim ve sûretten mücerred olan hakikat âleminde koşucu olmuşum!"

3549. Fikrin hakimiyim, mahkûmu değil. Zîra ki binayı yapan bina üzeri- ne hâkim geldi!

"Binâenaleyh âlem-i sûrete alâkadan mütevellid olan efkârın mahkûmu değilim. Ya'ni efkâr ve havâtır benim sun'um ve irâdem olmaksızın vücû- dumda peyda olup beni müteessir etmez. Belki ben o efkârın hâkimi ve mu- tasarrıfıyım. Ya'ni istersem fikirlerimi ve hayallerimi ben îcâd ederim; ve eğer istemezsem hiçbir fikir ve hayâl benim kalbime yol bulamaz. İnsân-ı nâkıs ise bunun aksinedir; efkârın mahkûmu olur. Zîrâ bir fikrin esîri olunca, o düşünce onun uykularını kaçırır ve vücûdunu hasta eder, bir türlü bu düşüncelerden kurtulamaz. İmdi, mâdemki düşünceleri ve hayalleri ben istediğim vakit îcâd ediyorum, ben onların bânîsiyim; ve binaları yapan elbette binalar üzerinde hâkim ve mutasarrıf olur!"

3550. Bütün halklar endişenin musahharıdırlar; o sebebden gönlü hasta ve [3559] gam-pîşedirler."

"Sâir bütün halk cismâniyyet ve sûret âleminden kalblerine akseden düşüncelerin tasarrufu altında âcizdirler. O sebebden kalbleri münkesir ve gam içinde yaşamağı i'tiyâd etmişlerdir."

3551. "Kasden kendimi endîşeye veririm; dilediğim vakit onların arasından sıçrarım."

"Ey cismânî, sen beni ba'zan düşünce içinde görürsün. Fakat o benim düşünceye zebûn olduğumdan değildir. Ben kendimi bi'l-iltizâm düşünceye veririm ve o düşünceyi kendim îcâd ederim ve istediğim vakit o düşüncelerin arasından sıçrayıp çıkarım. Benim için nefy-i havâtır gâyet kolay bir şeydir."

3552. "Ben evcin kuşu, düşünce sinek gibidir. Ne vakit bana sinek el eriştirici olur?.'"

"Ben kuş gibi yükseklerde uçarım; düşünceler ve havâtır ise sinekler gibidir. Benim gibi yükseklerde uçan bir kuşa, alçaklarda uçan sinekler yetişebilir mi?"

3553. "Kasden yüksek evcden aşağıya gelirim, ta ki ayacıkları kırılmış olanlar benim üzerime dolansınlar."

Ba'zı nüshalarda "evc-i bülend" yerine "çerh-ı bülend" vâki'dir. Ya'ni, "Ben, rûhlarının ayakları efkâr-ı bâtile ve evhâm ve hayâlât muhâcemâtıyla kırılmış olan bîçârelerin benim etrafımda dolaşıp istifade edebilmeleri için kas- den ve bi'l-iltizâm yüksek olan ma'nâ evcinden veyahût ma'nâ feleğinden aşağıya inerim; ve bu tenezzülüm onları irşâd içindir."

3554. Vaktaki süflî sıfatlardan beni melâl tutar, saf saf olan kuşlar gibi uçarım."

"Vaktāki süflî ve alçak olan cismânî ve kevnî sıfatlardan bana usanç gelir ve sıkılırım, havada saf saf uçan kuşlar gibi felek-i ma'nâya urûc edip, emsâlim olan ervâh-ı kâmilân ile saf saf olarak uçarım."

3555. Benim kanadım zâtımdan, yine zâtımdan bitmiştir. Ben üzerime çirişle iki kanat yapıştırmam."

"Uçmak için kullandığım şerîat ve hakikat kanatları zâtımdan bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuştur, benden münfek değildir. Ben bu şerîat ve hakikat kanatlarını ehl-i hicâb gibi üzerime akl-ı maaş çirişiyle yapıştırmam. Zîrâ ehl-i hicâb şerîatı müctehidlerden; ve hakîkati de ehl-i tasavufun sözlerinden işitmek ve ezberlemek sûretiyle alırlar. İnsân-ı kâmil ise her ikisini de kendi hakikatından alır."

3556. Ca'fer-i Tayyar için kanat câriyedir; Ca'fer-i tarrar için kanat âriyettir.

Ca'fer-i Tayyar, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcalarının oğludur ve Hz. İmâm Alî (k. v.) efendimizin büyük birâderleridir. Resûl-i Ekrem efendimiz o Hazret hakkında, ألا أنبئك يا جعفر إن الله تعالى أعطى لك جناحين من نور لتطير بهما في الجنة ya'ni, "Yâ Ca'fer agâh ol, sana haber vereyim; muhakkak Allâh Teâlâ, onlar ile cennette uçman için sana nûrdan iki kanat verdi!” buyurmuşlardır. Bu sebeble o Hazret'e "Zü'l-Cenâheyn" denilmiştir. Beyt-i şerîfte bu hadis-i münîfe işâret buyurulur. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri "Ca'fer-i tarrâr" hakkında der ki: "Ca'fer-i tarrâr bir yankesicinin adıdır ki, kollarına sun'î kanat takıp onlar ile bir mikdâr havada uçar idi." Beyt-i şerîfte, insan-ı kâmilin şerîat ve hakikat kanatları, Ca'fer-i Tayyar hazretlerinin cârî ve dâim olan nûrdan kanatlarına; ve ulemâ-i zâhirin bu kanatları zevkî ve vehbî olmayıp, kesbî ve ilmî olduğundan, Ca'fer-i tarrârın takma ve sun'î kanatlarına teşbíh buyurulmuştur.

3557. Tatmayan kimsenin nezdinde bu da'vadır; ufuk sakinlerinin nezdinde bu ma'nâdır.

Bu bizim söylediğimiz ma'nâları zevken idrâk etmemiş olan kimselerin nezdinde bu sözler kuru bir da'vâ zannolunur. Fakat âlem-i sûretin ufkunda, ya'ni sûret ve ma'nâ âlemlerinin hadd-i fâsılında sâkin olan kâmillerin indinde sıhhati sâbit olan bir ma'nâdır. Çünkü onlar bu hadd-i fâsılda oturduklarından, iki tarafa da nâzırdırlar.

3558. Karga önünde bu laf ve da'va olur. Sineğin önünde boş ve dolu kap birdir!

Sûret âleminde müstağrak olan karga mesâbesindeki cismânîlerin önünde bu sözler kuru bir lâf ve da'vâ olur. Onların nazarı sûretedir, ma'nâya değildir. Karşılarında bir sûret görmeleri onlara kâfidir, içinin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden dolu veyâ boş olması onları alâkadâr etmez. Nitekim sineğin önünde boş ve dolu kap müsâvîdir, her ikisine de konar.

3559. "Sende lokma gevher olduğu vakit, durma gücün yettiği kadar ye!"

Bu beyit, dervîşin çok yediği hakkındaki şikâyete cevabıdır. Ya'ni derviş cevâben der ki: "Eğer yediğin taâm lokmaları sende ma'nâ gevheri oluyorsa, durma istediğin kadar ye, aslâ zarar vermez!" Zîrâ çok yemek, cisimde sıfât-ı nefsâniyyenin kuvvetlenmesine sebep olduğu vakit fenâ olur. Ve böyle bir kimseye riyâzet ve mücâhede lâzım gelir.

3560. Şeyh bir gün sû'-i zannı def' için leğen içine kay' etti, lâkin inci doldu.

[3569] "Şeyh"ten murâd, hakkında şikâyet olunan derviştir. Bu derviş her ne kadar kavlen ma'kūl cevaplar vermiş ise de, akılları gözlerinde olan kimseler için mutlakā hârikul'âde bir hâl gösterilmek îcâb ederdi. Bināenaleyh derviş böyle bir hârika gösterip, hakkındaki sû'-i zannı def etmek için bir leğen içine kay' etti; ve kay' neticesinde mevâdd-ı müstekrehe çıkmak lâzım gelirken, leğenin içi inci ile doldu.

3561. Görücü pîr, merdin kem akıllığı için ma'kūl olan gevheri mahsüs etti.

Suver-i gaybiyyeyi görücü olan o derviş, muhîtindeki insanların nâkıs akıllarını kandırmak için, mertebe-i ma'nâda gevher olan yediği lokmaların hâl ve şanlarını his mertebesinde de gevher olarak gösterdi. Nitekim suver-i gaybiyyenin mütecessid olarak mertebe-i şehadete getirilmesi mes'elesi yukarıda 3408 numaralı beyitte Kadîbü'l-Bân-ı Mevsılî menkıbesinde de beyân olundu.

3562. "Vaktaki senin temizin mi'dede pis oldu, boğazına kilit koy ve anahtarı sakla!"

"Vaktâki senin yediğin tertemiz gıdalar mi'dene gittiği vakit sûrette ancak necis ve ma'nâda da kibir ve ucüb gibi birtakım murdar sıfât-ı nefsâniyyenin sermâyesi oldu, artık kendinin bu hâline bak da boğazına riyâzet kilidini koy ve o kilidin anahtarı olan irâde-i nefsâniyyeni sabır dolabında sakla!"

3563. Her kim ki onda lokma nûr-i Celâl oldu, her ne dilerse yesin; nihayet onun için helâldir!

Ya'ni, gıdâ bir cevherdir ki, ondan vücûd-ı beşerde muhtelif arazlar peydâ olur. O gıdâ sâlihlerde a'mâl-i şer'iyye; ve sâliklerde a'mâl-i şer'iyye ile berâber etvâr-ı tarîkat ve kâmillerde a'mâl-i şer'iyye ve etvâr-ı tarîkat ve esrâr-ı hakikat olur ve kulûb-i şerîfelerinde ulûm-ı ledünniyye nebeân eder. Fâsıklarda, envâ'-ı fısk ve zulüm ve kibir ve hased ve ucüb ve hırs ve şereh gibi sıfât-ı nefsâniyye a'râzına inkılâb eder. Binâenaleyh, her kimin yediği gıdâ vücudunda zikrolunan a'râz-ı latîfe ve tayyibeye münkalib olursa, böyle bir kimse istediğini yesin ve niam-ı ilâhiyye ile mütena'im olsun. Fakat bu gıdâ vücudunda a'râz-ı kesîfe ve habîseye münkalib olan kimse, nefsini emr-i Hakk'a münkād edinceye kadar riyâzet etsin.

Menküldür ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber bir gün taâmlarında kuş eti kebabı yemişler ve kemiklerini sahan içine koymuşlar. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin validesi onu görüp, Hz. Şeyh'e: "Yâ Şeyh, sen kuş eti yersin ve benim oğluma kuru etmek yedirirsin!" demiş. Cenâb-ı Şeyh kemiklerin üstüne elini koyup قوموا بإذن الله ya'ni "Allah'ın izniyle kalkın!" deyince, kuşlar hemen uç- muşlardır. Ondan sonra Hz. Şeyh zevce-i muhteremeleri olan cenâb-ı Sadred- dîn'in vâlidesine cevâben buyurmuşlar ki: "Oğlun dahi bu hâle geldikten son- ra ne yerse yesin!"

Bu bahis, biraz yukarıda 3557 numarada geçen نزد آنکه لم يذق دعویست این نزد سکان افق معنیست این beytinin tavzîhi için îrâd buyrulmuştur. Ya'ni, “Öyle da'vâ olur ki, o da'vânın kendisi ma'nâsının doğruluğuna şehadet eder" de- mek olur. Hind nüshalarında bu ibâre şu sûretle mündericdir: در بیان صدق دعوی که محض معنی بود نزد صاحب حال و دوری بیگانگان Ya'ni, Sâhib-i hâl in- dinde ma'nâ-yı mahz ve yabancılar indinde bu'diyyeti olan da'vânın sıdkı beyânındadır."

3564. Eğer sen benim canımın aşinası isen, da'va değildir; kelâmım ma'na yuvasıdır.

Hakkında şikâyet olunan dervişin lisânından cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Eğer sen tabîat âleminin karanlığında benim rûhumun âşinâsı isen, bu söy- lediğim sözlerin da'vâ değil, belki bu da'vâ şeklindeki sözlerin sıdkına delâlet eden ma'nâ yuvası olduğunu anlarsın."

3565. Eğer gece yarısında senin önündeyim; "Sakın geceden korkma ki, ben senin akrabanım!" desem!

Meselâ eğer ben gece yarısı göz gözü fark edemeyecek kadar bir karanlık- ta senin karşına çıkıp, "Sakın karanlıktan korkma, zîrâ ben senin akrabânda- nım!" desem.

3566. Bu iki da'va, kendi akrabanın sesini tanıdığın vakit senin önünde ma'nâ olur.

Benim bu karanlıkta söylediğim sözde, birisi önünde bulunmak ve diğeri akrabân olmak üzere iki da'vâ vardır. Sen akrabânın sesini işitince, sesinin tavrından o akrabânı tanıdığın vakit bu iki da'vâ kıymet-i sûriyyesinden çıkıp, kıymet-i ma'neviyyeyi iktisab eder.

3567. Yakınlık ve akrabalık iki da'vâ oldu; fakat iyi anlamanın önünde her iki, ma'na oldu.

Yakınlık ve akrabalık zâhirde iki da'vâdır Fakat işitilen ses akrabâdan olan kimsenin sesi olduğu iyi anlaşılınca, her iki da'vâ ayn-ı ma'nâ olur. İyi anlaşılmazsa, hırsız mıdır, yoksa bir yabancı mıdır bilinemez ve da'vâ hâlinde kalır.

3568. Sesin yakınlığı ona şehadet verir ki, bu söz bir yârin yakınlığından sıçrar.

Binâenaleyh sesin hisse yakınlığı da'vânın sıdkına şâhâdet eder. Ya'ni, o ses hakikaten karanlıkta bir dostun yaklaşmış olduğuna şâhit olur.

3569. Akrabanın sesinin lezzeti de o aziz akrabanın sıdkına şahid oldu.

3570. Yine o ilhamsız ahmak ki yabancının sesini ehilden bilmez! [3579]

Yine o karanlıkta söz söyleyen kimsenin sesini fark edemeyecek derecede ahmak olan kimse, temyîzsizlik ve cehilden dolayı yabancı ile dostun sesini anlayamaz!

3571. Onun önünde onun sözü da'va oldu. Onun cehli onun inkârının mayası oldu.

Böyle bir kimsenin önünde o karanlıkta hitâb eden kimsenin sözü da'vâ olur ve o ahmağın cehli onun inkârının mayası ve esâsı olur. Zîrâ inkârın esâsı cehilden başka bir şey değildir.

3572. Bâtınında nûrlar olan zeyreğin önünde, bu sesin aynı doğru ma'nâ oldu.

Bâtınında temyiz ve zekâ nûrları olan zeyrek ve kiyâset sahibi bir kimsenin önünde, da'vâ sûretinde karanlıkta çıkan bu sesin aynı doğru bir ma'nâ olur. Çünkü sesi tanımıştır.

3573. Yahût bir Arap dilli Arapça dedi ki: "Ben Araplar'ın dilini biliyorum."

Bu, da'vânın kendisi ma'nâsının sıdkına şâhit olduğunun diğer bir misâlidir. Meselâ bir kimse Arapça olarak انا أعرف لسان العرب ya'ni "Ben Arap lisânını bilirim" dese,

3574. Onun Arabî söylemesinin aynı, ma'nâ olur. Her ne kadar onun Arapça söylemesi da'vâ olur ise de.

Arapça olarak "Ben Arapça'yı bilirim" diyen kimsenin bu sözü sûrette da'vâdır; fakat Arapça'yı bildiğine de şehâdet eder.

3575. Yahût bir kâtip bir kağıt üzerine "Kâtibim ve yazı okuyucuyum ve ben emcedim" diye yazsa,

Bu da diğer bir misâldir.

3576. Bu yazı gerçi muhakkak da'vâ olur, yazı dahi ma'nanın şahidi olur.

Bu yazı da'vâ olmakla beraber, bu da'vânın kendisi ma'nâsının şâhidi olur. Zîrâ yazmak ve okumak bilmeyen kimse böyle bir yazıyı yazamaz.

3577. Yahût dese ki, "Sen dün gece uyku arasında seccadesi omuzunda bir sûfiyi gördün."

يا شخصی بگوید takdîrindedir. Ya'ni, "Bir şahıs dese ki," demek olur.

3578. "O ben idim ve rüyada uyku içinde şerh-i nazar hakkında sana söyle- diğim şeyi"

3579. "Dinle ve halka gibi kulağa tak; o sözü aklın muktedâsı yap!"

Bu üç beyit dahi, da'vânın kendisi ma'nâsının şâhidi olduğuna diğer bir misâldir ve hepsi bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni "Bir şahıs uyanıklık hâlin- de karşına çıkıp dese ki: 'Sen dün gece rü'yânda seccâdesi omuzunda bir sû- fi görmüş idin. İşte o gördüğün sûfî ben idim. Senin aklının gözünü hakikat tarafına açmak husûsunda birtakım sözler söylemiş idim. O söylediğim şey- leri hifzet ve altın küpe gibi kulağına tak ve o sözlere aklını tâbi' kıl!'"

3580. O rüya hatırına geldiği vakit, bu söz yeni mucize ve eski altın olur.

[3589] Uyanıklık hâlinde sana o kimsenin söylediği bu söz, her ne kadar bir da'vâ mâhiyetinde ise de, o rü'yâ ve rü'yâdaki o sözler ve o kimsenin şahsı hâtırına geldiği vakit, bu söz senin nazarında yepyeni bir mu'cize ve kerâmet nev' inden olur ve yeni bulunmuş eski altın defînesi olur.

3581. Vâkia bu da'vâ görülür fakat vakıa sahibinin canı "Evet" der.

O şahsın bu sözleri zâhirde da'vâ görünür. Fakat rü'ya sahibinin canı ve bâtını derhal bu da'vâyı tasdik edip, "Evet doğrudur!" der ve aslâ inkâr tara- fına gitmez.

3582. İmdi, mâdemki hikmet mü'minin gāibi olur, onu her kimden işitirse mû- kin olur.

"Hikmet", doğru söylemek ve doğru işlemek ve doğru bilmek demektir. Ve ıstılâhta, "Eşyayı nefsü'l-emrde olduğu gibi bilmeğe ve lâyıkı vech ile iş- lemeğe" derler. Ve hadis-i şerifte الحكمة ضالة المؤمن فحيث وجدها فهو أحق بها ya'ni "Hikmet mü'minin gāib ettiği şeydir; imdi, onu nerede bulursa alır. O mü'min o hikmete ehaktır" buyurulur. Zîrâ mü'minin rûhu hikmete âşinâdır. Ve mü'minlerin ervâhı, bu kesîf cisimlere taalluk ettiği için, o hikmeti bu ahkâm-ı cismâniyye arasında gäib etmişlerdir. Binâenaleyh o hikmeti kimden işitirse, gäib ettiği şeyi bulup zevk alan ve sevinenler gibi mahzûz olur. Zîrâ onların ervâhı o hikemiyyât-ı ilâhiyyenin teşnesidir.

3583. Vaktaki ancak kendisini onun önünde bulur, nasıl şek olur, kendisi için nasıl galat olur?

Bu beytin şerhinde Ankaravî hazretleri şöyle buyurur: "Mü'min kendisini o gāibin önünde hâzır bulduğu vakit, mutlakā ve kat'â nasıl şekk olur ve ne hâl ile kendisini galat eyler? Bir kimse gäib ettiği şeyi başkasından gaybla işitse bile şekk edip galat etmez. Gāibinin huzurunda hâzır olduğu vakit nasıl şekk ve galat eyler? demek olur." Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleriyle Mîr Abdülfettah şöyle buyururlar: "Hikmet ki, kendi zâtını bilmektir. من عرف نفسه فقد عرف ربه ona işarettir. Vaktâki bunu, ya'ni nefsinin irfanını yol gösterici olan mürşidin huzûrunda bulur ve bu zât-ı şerîfin huzûrunda hakîkatin peydâ ve âşikâr olduğunu bilir. Halbuki evvelce bu âlem-i kesâfet içinde kendi hakikatini gäib etmiş idi ve kendinin kim olduğunu bilmez idi. Vaktāki kendi hakikatını onun önünde buldu, artık onda şekk etmez ve kendisini galata düşürmez." Ve yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Sâhib-i vakıanın canı sûfinin sözünü tasdîk eder. Zîrâ ki rü'yâsını hatırlar ve uyku âleminde kendisini o sûfî huzûrunda bulur. Ya'ni hatırına getirir ki, rü'yâda onu görmüştür ve ondan sözler işitmiştir. Binâenaleyh onun için sübût-ı da'vâda şekk olmaz. Zîrâ kendisi için nasıl galat edebilir? Hiç der mi ki, “Hayır bu kimse rü'yâda benimle mülâkāt etmemiştir ve bana yanlış söylüyor?"

3584. Vaktaki sen bir susamışa, "Acele et, bardakta su vardır, çabuk suyu al!" desen,

3585. Hiç der mi ki, "Git benim yanımdan, bu da'vâdır! Ey müddeî mehcûr ol!"

3586. "Yahût şahid ve bir hüccet göster ki, bu su cinsi midir, mâ-i cârî midir?"

Ya'ni, susamış olan kimsenin o hâl içinde gäib etmiş olduğu şey sudur ve ona şiddetle muhtaçtır. Sen ona suyu gösterip, desen ki: "Acele gel, bu bardaktaki suyu iç!" O susamış kimse bu suyu görünce, "Bu senin sözün bir kuru da'vâdır. Ey müddeî haydi işine git; yâhût o bardaktakinin su olduğuna şâhid veya bir delil göster. Su cinsinden veyâ mâ-i cârîden olduğunu isbât et!" der mi? Aslâ demez. Bu sözün da'vâ olduğu bile hatırından geçmez; hemen suya koşar. Mü'minin rûhu da hikmete susamıştır. Kimde görürse derhâl tanır ve ona koşar.

3587. Yâhûd süt emen çocuğa anası: "Gel, âgâh ol, ben annenim ey çocuk!" diye bağırsa,

3588. Çocuk der mi ki: "Ey anne, hüccet getir, tâ ki ben senin sütün ile karâr tutayım!"

Bu da, da'vânın kendisi ma'nâsına şâhit olduğunun diğer bir misâlidir.

3589. Hak'tan zevki olan her bir ümmetin kalbinde peygamber yüzü ve sesi mu'cizedir.

Ezelde rûhları ehl-i saâdetten olup, Hak'tan zevk ve lezzet alan her bir ümmetin kalbi, peygamberlerinin yüzünü görünce ve sadâ-yı da'vetini işitince, derhâl tâbi' olurlar. Ve bu yüz ve bu ses onlara mu'cize makāmındadır. Başka mu'cizeye lüzûm görmezler. Nitekim Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimiz, Risâletpenâh hazretleri tarafından da'vet vukūunda, “Bu yüz yalancı yüzü değildir" buyurup, derhâl îmân ettiler. Havârık-ı âdât ve mu'cizât ancak ukūl-i nâkısa erbâbını iknâ' için enbiyâ-yı zîşân hazerâtı tarafından gösterilmiştir.

3590. Peygamber hariçten bağırdığı vakit, ümmetin canı içeriden secde eder. [3599]

Peygamber, bu gibi Hak'tan zevk alanları zâhirde da'vet ettiği ve vahdet-i Hak'tan söz söylediği vakit, onların bâtından canları derhal secde ve da'vete icâbet eder.

3591. Zîrâ ki can kulağı onun sesinin cinsini cihanda bir kimseden işitmemiş idi.

Zîrâ ki can kulağı bu âlem-i kesâfet ve cismâniyyet içinde o peygamberin sesinin ve da'vetinin cinsini bir kimseden işitmemiş idi. Ve da'vet-i tevhîd, rûhun bu âlem-i keserât ve kesâfet içinde gāib etmiş olduğu bir şey idi.

3592. O garib, garibin sesinin zevkinden, Hak zebânından "İnnî karîb"i işitti.

O latîf olan âlem-i ervâhtan bu kesîf olan cismâniyyet âlemine taalluk ederek garîbü'd-diyâr kalmış olan rûh, nübüvvet mertebe-i aliyyesinde tek ve tenhâ olup, o gurabâ zümreşi içinde de garîb olan Nebiyy-i zîşânın sesinin zevkinden, Hak dilinden إنى قريب (Bakara, 2/186) ya'ni "Ben yakınım!" kelâmını işitti Bu beyt-i şerîfte, sûré-i Bakara'da vaki وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عنى فإنى قريب أجيب دعوة الداع (Bakara, 2/186) ya'ni, "Vaktâki benim kullarım benden sana suâl ederler, muhakkak ben [yakınım], dâînin duâsına icâbet ediciyim!" âyet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ma'lum olsun ki, insân-ı nâkısta istiklâl-i vücûd ve gayriyyet vehmi gālib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve efâli nefsine izâfe eder. Ve vücudunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda iştirâk da'vâsında bulunur ve Hakk'ı kendinden uzak görür. Binâenaleyh, şirkin ve bu'dun menşe'i, kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehildir. Ve bu cehil hasebiyle, zulmet-i tabiiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi, hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle, vücûd-ı hakîkînin libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, efrâd-ı nâkısaya bu hakikati ta'lîm ve onları zulmet-i tabiiyye sahasından irdâ' ve asl-ı hakîkî cânibine irca' için, o vücûd-ı hakîkî, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) libâsları ile mütelebbis olmuştur. Binâenaleyh enbiyânın lisânı Hakk'ın lisânıdır. Ve Hak, kelâmını onların lisânından söylemiştir. Nitekim cenâb-ı Pîr bu hakikata işâreten Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: گرچه قرآن از لب پیغمبرست هر که گوید حق نگفت او کافرست ya'ni, “Vâkıâ Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söylemedi derse kâfirdir!” İmdi, ervâh-ı süadâ Nebiyy-i zîşânın sesinden zevk duyup, kelâm-ı Hakk'ı onun dilinden işitirler.

Ana karnında Yahyâ (a. s.) [nın] Îsâ (a.s.) [a] secde etmesi

3593. Kendinin vaz'-ı hamlinden daha evvel Yahya'nın validesi Meryem'e gizlide dedi

3594. Ki: "Yakînen gördüm; senin içinde bir şah vardır ki, o ülü'l-azm bir resûl-i âgahtır!"

3595. "Ben sana mukābil vaki' olduğum vakit, benim hamlim derhal secde etti!"

Ba'zı nüshalarda اندر زمن yerine اى ذو الفطن vaki' olmuştur. "Ey zeyreklikler sahibi!" demek olur.

3596. "Bu cenîn o cenîne secde etti ki, onun sücudundan vücudumda ağrı vâki' oldu."

3597. Meryem, "Ben de kendi içimde bu karındaki çocuktan bir secde gördüm" dedi.

Bu ünvân Hind nüshalarında اشکال آوردن نادان برین قصه ya'ni, "Câhiller bu kıssa üzerine işkâl getirmesi" sûretindedir. Ya'ni, "Câhiller bu kıssayı efsâne addederler ve vukūuna imkân görmezler" demek olur.