Behlül'ün o dervîşe suâl etmesi
54. bölüm / 70 · 2318 kelime · ~12 dk okuma
1878. Behlul, o bir dervîşe dedi ki: "Ey dervîş nasılsın, beni âgâh et!"
"Behlûl" hulefâ-i Abbasiyye'den Hârunü'r-Reşîd'in süt birâderi ve mecâzîb-i ilâhiyyeden bir zât olup, menâkıb-ı hakîmânesi pek çoktur ve ma'rûfdur.
1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, cihanın emri ebedî onun muradı üzere olur?"
Bu hâl, ehlullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Bu makāmda Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'e hitaben وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'nî "Ey Habib-i zîşânım! attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah Teâlâ attı" buyruldu. Ve Sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makāmda şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, [irâde-i Hak'ta fânî değildi. Vaktāki irâdesi] irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmadı ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.
1880. "Seller ve ırmaklar onun muradı üzere giderler; yıldızlar o üslubdan ki ister, öyle olurlar."
"Böyle bir kimsenin hâli nasıl olur ki, seller ve ırmakların istikāmet-i cereyânı onun murâdı üzerine vâki' olur. Yıldızların harekâtı ve te'sîrâtı o kimsenin istediği tarz ve üslûbda deverân eyler." Nitekim sebebi yukarıki beyitte îzâh olundu. Ve bu makāmda bulunan ehlullâhın bu ma'nâda sözleri çoktur. Ezcümle Eşref-i Rûmî hazretleri şöyle buyurur: Beyit: Bu yaz u güz ü bu kışlar, bu ay u gün bu yıldızlar Bu geceler bu gündüzler benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem bi-iznî kum! Yalın ayak, başı açık kamusu duralar üryân.
1881. Dirilik ve ölüm, onun çavuşları olup, onun murâdı üzere, köy köy revane olurlar.
1882. Her nereye isterse ta'ziye gönderir; her nereye isterse tehniye bahş eder.
"Ta'ziyet" musíbet-zede olan kimsenin gönlünü hoş etmek; "tehniyet" sûrî ve ma'nevî nâil-i saâdet olan kimseye "Mübarek olsun!" demek.
1883. O fermân yürütücünün rızası ve emri olmaksızın, cihanda hiçbir diş sırıtmaz.
1884. Dedi: "Ey şah! doğru söyledin, böyledir. Bu, senin ferrinde ve sîmânda zahirdir."
Behlûl hazretleri dervîşe cevâben dedi ki: "Ey şâh-ı hakikat! Doğru dedin ve zevkinden söyledin. Hakikat-ı hâl böyledir. Bu senin söylediklerin, hâlinin parlaklığında ve sîmanda zâhirdir; kuru da'vâ değildir."
1885. “Ey sâdık! busun ve yüz bu kadarsın; velâkin bunu şerh et; iyiden iyiye beyan et!"
1886. "Öyle ki, fâzıl ve merd-i fuzûlün, vaktâki kulağına erişe, kabul getirsin!"
"Fâzıl” âlim, “merd-i fuzûl" câhil demektir. Ya'nî, "Ey sâdık dervîş, bu söylediğin sözün hakikatini öyle şerh ve beyân et ki, her işiten âlim ve câhil kabûl etsin."
1887. "Onu kelâmda öyle şerh et ki, ondan avâmın aklı dahi nasib bulsun!"
"O söylediğin sözü âlem-i elfāz ve kelâmda öyle şerh ve îzâh et ki, bu kisve-i kelâma bürünmüş olan ma'nâdan, avâmın aklı dahi nasibini alsın ve onlar müntefi' olsunlar."
1888. Nâtık-ı kâmil vaktaki sofra saçıcı ola, onun sofrası üzerinde her bir aş olur.
İnsân-ı kâmil, nutuk ile ma'nâ sofrası yaptığı vakit, onun sofra-i kelâmı üzerinde, her âkılin isti'dâdına münasib bir ni'met-i ma'nâ bulunur. Hind nüshalarında bu beyit وسر خوانش ز هر آشی بود -tarzin ناطق کامل چو خوان باشی بود dadır. Ve Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve cenâb-ı İmdâdullâh “Hân bâşî” deki “bâşî" kelimesinin Türkçe olduğunu beyân ediyorlar. Şu halde ma'nâ: "Kâmil olan nâtık sofranın başı ve reîsi olduğu vakit, onun sofrasının üstünde her bir taâmdan olur" demek olur.
1889. Ki hiçbir misafir bî-neva kalmaz; her bir kimse, kendi gıdâsını ayrı bulur.
Seyr-i urûcîde bulunan hiçbir sâlik-i misafir, o nâtık-ı kâmilin sofra-i ulûm ve maârifinde bî-nevâ ve nasîbsiz kalmaz. Mutlakā, kendi isti'dâdına münâsib olan ruhunun gıdâsını ayrıca bulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in bu hâssiyette olduğuna işâret buyururlar.
1890. Kur'ân gibi ki, ma'nada yedi kattır; havas ve avâm için onda mahall-i [1897] taâm vardır.
Bu beyt-i şerîfde ان للقرآن ظهرا و بطنا و لبطنه بطنا الى سبعة ابطن ya'nî “Muhakkak Kur'ân'ın zahrı ve batnı ve yedi batna kadar batnının batnı vardır” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Kur'ân-ı Kerîm'in bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan vasfı, nâtık-ı kâmilin kelâmı hakkında da vârid olup, yedi kat ma'nâsı vardır. O kelâm, ervâhın gıdâlanacağı mahal olup, her bir rûh, kendi derece-i isti'dâdına göre, o mahall-i taâmda gıdâsını bulur ve zevklenir. Münkirlerin bu sofrada nasîbi yoktur."
1891. "Bu bir kere umûmun önünde yakîn oldu ki, cihan Yezdân'ın emrine râmdır."
Derviş, Behlül'e cevâben dedi ki: "Bu ma'nâ bir kerre âmme-i mü'minîn indinde muhakkak oldu ki, cihânın hey'et-i mecmuası, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin emrine râm ve münkāddır."
1892. “O Sultan-ı bahtın kazası ve hükmü olmaksızın, hiçbir yaprak ağaçtan düşmez."
Ankaravî nüshasında “Sultân-ı baht" "baht" "ha" ile "hâlis" ma'nâsına gelir. Ba'zı nüshalarda "hı" ile "baht" yazılmıştır. Ve Hind nüshalarında "Sul- tân-ı taht" vâki'dir. Ve "taht" arş ma'nâsına geldiğine göre, "Sultân-ı arş" demek olur ki, bu sûretde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân, arşa istivâ etmiştir"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulmuş olur. Beyt-i şerîfin hey'et-i mecmuasında وَ مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقة الا يعلمها (En'âm, 6/59) ya'nî "Bir yaprak sukūt etmez; illâ ki Hak Teâlâ onu bilir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
1893. Hak lokmaya "Giriniz!" demedikçe, lokma ağızdan boğaz tarafına gitmedi.
1894. Meyil ve rağbet ki, âdemînin yularıdır, onun kımıldaması o Ganî'nin emrinin mutî'idir.
İnsanın kalbinde herhangi bir işe meyil ve rağbet hâsıl olur. Bu meyil ve rağbet onu o işin husûlüne tahrik ettiği için, onun yulandır. Binâenaleyh insanın yuları mesâbesinde olan bu meyil ve rağbetin kalbde husûlüyle kımıldanması, o Ganiyy-i mutlak olan Hakk'ın emrine tâbi'dir; ve umûr-ı insanın medârı Zât-ı Hak'dır.
1895. Yerlerde ve göklerde bir zerre kanat kımıldatmaz, dönmez, uçucu olmaz,
"Perre" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Ankaravî hazretleri "uçucu" ma'nâsını almıştır. Bu kelimenin bir ma'nâsı "saman çöpü" demektir. Bu sûrette ma'nâ "Bir zerre kanat kımıldatamaz, bir çöp dönmez" demek olur. Bir ma'nâsı da "dolap kanadı" demektir. "Bir dolap kanadı hareket etmez" demek olur.
1896. Ancak O'nun kadîm ve nâfiz olan fermanıyla. Şerh olunamaz; şecâat hoş değildir.
Birinci mısrâ', yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Yerlerde ve göklerde bir zerre, Hakk'ın kadîm ve nâfiz olan fermânının gayriyle kanat kımıldatmaz; bir çöp hareket etmez" demek olur. İkinci mısra' ayrı bir cümledir. Ya'nî, "Hakk'ın zerrât-ı âlem üzerindeki tasarrufât-ı ilâhiyyesini şerh ve beyân etmek mümkin değildir. Bu babda tafsilâta kıyâm etmek şecâat ve cesâreti hoş değildir." Ve bu şecâatin hoş olmamasının sebebi budur ki, bu husûstaki dekāyıkın beyânı için, bilcümle eşyâda vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini îzâh lâzımdır. Halbuki ukül-i nâs mütefävittir. Bu ma'nâyı birçoklarının havsala-i idrāki alamaz; ve sû'-i tefehhüm dolayısıyla Hak hakkında sû'-i i'tikāda ve dalâlete düşerler. "Celdî" çabukluk ve şecâat demektir.
1897. Ağaçların yaprağını tamamen kim sayar? Nihayetsiz ne vakit nutka râm olur?
Hakk'ın bilcümle eşyâdaki tasarrufâtından bahse ve onu şerhe kıyâm etmek, ağaçların yapraklarını saymaya benzer. Hiç nâmütenâhî olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olan esmâsının âsâr ve ahkâmı, mahdûd ve mütenâhî olan kelâma râm ve tâbi' olur mu?
1898. Bu kudretini işit ki, mâdemki kârın küllîsi, Kirdigar'ın emrinin gayri ile dönmez.
Nâtık-ı kâmilin hâlini anlamak için nihâyet bu kadarını dinle: Mâdemki يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) ya'nî "Emri Allah Teâlâ tedbîr eder" âyet-i kerîmesi mûcibince, şuûnât-ı âlemin deverânı, fâil-i hakîkî olan Hakk'ın emrinin gayriyle dönmez ve kazâ-yı ilâhîden başka, âlemde bir hüküm cereyân etmez.
1899. Mâdemki Hakk'ın kazası kulun rızası oldu, onun hükmünü isteyici kul oldu.
Ve mâdemki Hakk'ın kazâsı dahi abd-i mahz olan nâtık-ı kâmilin rızâsı oldu, zîrâ yukarıda îzah olunduğu üzere, abdin irâdesi kalmadı ve Hakk'ın irâdesi, ancak abdin irâdesinden ibaret oldu. Binâenaleyh böyle bir kul, Hakk'ın hüküm ve kazâsını isteyici ve murâd edici bir kul oldu. Ve abddeki sıfat-ı irâde, ancak Hakk'ın sıfat-ı irâdesi oldu.
1900. Tekellüfsüz, ücret ve sevab için değil, belki onun tab'ı böyle müstetab oldu. [1907]
mümkin değildir. Bu babda tafsilâta kıyâm etmek şecâat ve cesâreti hoş değildir." Ve bu şecâatin hoş olmamasının sebebi budur ki, bu husûstaki dekāyıkın beyânı için, bilcümle eşyâda vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini îzâh lâzımdır. Halbuki ukül-i nâs mütefävittir. Bu ma'nâyı birçoklarının havsala-i idrāki alamaz; ve sû'-i tefehhüm dolayısıyla Hak hakkında sû'-i i'tikāda ve dalâlete düşerler. "Celdî" çabukluk ve şecâat demektir.
1901. Kendi diriliğini ne kendi için ne de müstelezz olan hayatın zevki için istemez.
"Bu abd-i mahz, kendinin yaşamasını, kendi nefsinin hazzı, lezzet-bahş olan hayâtın zevki için istemez." Hind nüshalarında ikinci mısra' بلکه خواهد از هی حکم احد ya'ni "Belki hükm-i Ahad için ister" sûretindedir.
1902. Her nerede emr-i kadîm için bir meslek vardır, dirilik ve ölülük onun önünde birdir.
Her nerede emr-i kadîm, ya'nî kazâ-yı ilâhî için bir silk ve nüfüz tarîkini mevcûd görürse, o abd-i mahz önünde dirilik ve ölülük bir olur. Eğer silk-i ka- zâ, ölümü îcâb ederse, seve seve ölür; ve eğer yaşamayı îcâb ederse seve se- ve yaşar. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ إِنَّ صَلَوَتِي وَنُسُكِي وَ مَحْيَايَ وَ مَمَاتِي لله رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'âm, 6/162) ya'nî "De ki: Benim namazım ve haccım ve diriliğim ve ölü- müm Rabbü'l-âlemîn olan Allah içindir" buyurulur.
1903. Yezdân için yaşar, hazîne için değil; Yezdân için ölür, renc korkusun- dan değil.
Abd-i mahzın yaşaması Allah içindir; yoksa emvâl ve eşyâ-yı faniyenin cem'i için değil; eğer ölürse Allah için ölür; yoksa nefsine taalluk eden renc ve meşakkat korkusundan ölmez.
1904. Onun îmânı O'nun iradesi içindir; cennet ve ağaçlar ve ırmak için değildir.
Abd-i mahzın îmânı, Hakk'ın iradesi ve rızâsı îmânda olduğu içindir; yoksa cennete ve cennetin ta'rîf ve tavsîf buyrulan ağaçlarına ve ırmaklarına tamaan değildir; zîrâ böyle îmân rızâ-yı Bârî'ye değil, nefsin hazzına müsteniddir. O kâmilin Hakk'ın kazâsına rızâsı, tekellüf ve cebr-i tabîat ile değildir; ve bu rızâ mukābilinde ecir ve sevâba da muntazır olmaz, belki o abd-i mahzın tabîatı pâk ve müstetâb oldu.
1905. Onun küfrü terki de Hak için olur; o korkudan değil ki, ateşe gider.
O kâmilin îmânı ihtiyar edip, küfrü terk etmesi de kezâ rızâ-yı Hak için olur. Yoksa cehenneme giderim korkusundan değildir. Zîrâ cehennem korkusuyla terk-i küfür, kezâlik hazz-ı nefse müsteniddir.
1906. Onun o huyu asıldan böyle geldi, riyâzetden değil; onun cüst u cûyu ile değil.
Kâmilin bu zikr ettiğimiz ahvâli tekellüf ve tasannu' sebebiyle ve riyâzete devâm yüzünden hâsıl olan mümârese cihetiyle değildir. Ve bu halleri arayıp tarıyarak kendine mâl etmesi sûretiyle de değildir. Belki onun bu halleri cibillî ve fıtrîdir; ve bu hallerin hilâfını murâd etse, yapamaz.
1907. O zaman güler ki, o rızâyı göre; kazâ onun için şeker helvası gibidir.
O abd-i mahz Hakk'ın rızasını gördüğü vakit güler ve mesrûr olur. Hakk'ın rızâsı ise, abdin kazâ-yı ilâhîye rızâsına muallakdır. Binâenaleyh o abd-i kâmilin indinde kazâ-yı ilâhî şeker helvası gibi tatlı ve zevk-âverdir. Nitekim bir kimse, evliyâullahdan birisine: "Acabâ Hak benden râzı mıdır?" diye sormuş; o zât dahi cevâben: "Eğer sen Hak'dan râzı isen, Hak da senden râzıdır" buyurmuştur.
1908. Bir bende ki, onun huyu ve hulku bu ola, cihân onun emir ve fermânı üzerine gitmez mi?
Bu hâl, evliyâullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim biraz yukarılarda îzah olundu; ve bu makāmda abdin irâdesi, irâde-i Hak'da fânî olur ve onda Hakk'ın irâdesinden gayri irâde kalmaz; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur. Ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyurduğudur; binâenaleyh ortada iki irâde yoktur, ancak Hakk'ın irâdesi vardır.
1909. İmdi o niçin: "Ey Hudâvend, bu kazayı döndür!" diye duâ ile yalvarsın?
1910. Onun ölümü ve onun çocuklarının ölümü, Hak için, onun önünde boğazda helva gibidir.
Mâdemki abd-i kâmilin irâdesi, ancak Hakk'ın iradesidir ve Hakk'ın kazâ-sı onun indinde şeker helvası gibidir, o halde: "Yâ Rab, bu âlem-i sûretde zâ-hir olan kazâ-yı ilâhîni tebdîl et!" diye duâ ederek, niçin yalvarsın?
Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî zümresinden olan gerek onun ölümü ve gerek çocuklarının ölümü, o abd-i mahzın önünde, rızâ-yı Hak için, boğaza helva gibidir.
1911. Nez'-i evlâd o vefâlının indinde, şeyh-i bî-nevânın indinde kadayıf gibidir.
Kazâ-yı ilâhî cümlesinden olan ölüm vâsıtasıyla evladın nez'i, o vefâkâr olan abd-i kâmilin indinde, azıksız şeyhin indindeki kadayıf tatlısı gibi zevk-âverdir.
1912. İmdi niçin dua eder? İllâ meğer ki, duâda Dâd-ger'in rızasını göre.
Imdi abd-i kâmil, eğer duâ ederse, ancak Dâd-ger olan Hakk'ın rızâsını gördüğü vakit duâ eder; yoksa kendi himmeti ile değil. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyidîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyyelerinde "Arifde himmet olmaz" buyururlar. Cenâb-ı Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri dahi bu ibârenin îzâhında Kitâb-ı Reşehât-ı Aynü'l-Hayâťta şöyle buyururlar: "Mümkinin kendi hakikat-ı zâtına [âid] hiçbir şeyi yoktur ve onda evsâf-1 kemâlden her ne kadar vasıf var ise, ilim, kudret ve irâde gibi hep âriyettir. Bunların cümlesi Hak Teâlâ hazretlerinindir. Şübhesiz ârif, kendi hâlini bilip dâimâ fakr-ı hakîkî makāmında durur ve âriyetî olan evsâf ile zâhir olmaz. Ancak Hakk'ın irâdesi ve meşiyyeti, bir şeyin vukū'una taalluk ettiği vakit, taslît-ı himmet ederler."
1913. O sahib-reşed olan bende, o şefâati ve o duâyı kendi merhametinden etmez.
"Reşed" doğru yol ma'nâsınadır. O doğru yol sahibi olan abd-i kâmil, bir şeyin vukū'una olan şefâati ve onun husûlüne olan duâ ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; mahzâ rahmet-i ilâhiyyenin o sûrette tecellîsi lâzım olduğu için eder.
1914. O kendi merhametini o dem yakmıştır ki, aşk-ı Hak çerağını parlatmıştır.
Abd-i kâmilin bâtınında aşk-ı Hak çerâğı parladığı andan i'tibâren, kendinin kendiliği kalmamış ve o âteş-i aşk onun nefsâniyyetine âid memdûh ve mezmûm olan bilcümle sıfatı yakmış ve bu sırada ondaki merhamet-i nefsânî de mahv olmuştur.
1915. Onun evsafının cehennemi aşktır; ve o muhakkak kendi evsafını mû-be-mû yaktı.
O abd-i kâmilin evsâf-ı nefsâniyyesinin cehennemi, âteş-i aşk-ı ilâhîdir; ve o âteş-i aşk, muhakkak sûrette onun evsâf-ı nefsâniyyesini inceden inceye yaktı ve kıl ucu kadar bir eser bırakmadı.
1916. Her gece gidici bu ferûku ne vakit tanıdı, Dekūkî'nin gayri ki, bu devlete koştu?
"Turûk" gece gelen yolcuya derler. يقال طرق الرجل طروقا اذا أتى منزله ليلا ya'ni "Bir adam evine gece geldiği vakit Arab'da "Taraka'r-racülü turûkan" denilir. Ankaravî hazretleri "turûk" "târık"ın cem'i olduğunu beyân buyurur. "Ferûk" kelimesine Hind şârihleri "fârık" ma'nâsını vermişlerdir. Ankaravî hazretleri bu kelimenin esâsı hakkında bir şey söylememiştir. Şu halde ma'nâ böyle olur: "Her zulmet-i âlem-i tabîatta sefer eden bir kimse Hak ve bâtıl arasını fark ediciyi nasıl tanır? O yolların birisi tarîk-i duâ ve diğeri sebîl-i sabr u rızâdır. Zîrâ o karanlıkta yürüyen kimse, ihtimal ki sabır ve rızâ mahallinde duâ eder ve duâ mahallinde de sükût eder. Binâenaleyh bu devlet tarafına Dekūkî hazretleri koştu ve vâsıl oldu. "Reşed" doğru yol ma'nâsınadır. O doğru yol sahibi olan abd-i kâmil, bir şeyin vukū'una olan şefâati ve onun husûlüne olan duâ ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; mahzâ rahmet-i ilâhiyyenin o sûrette tecellîsi lâzım olduğu için eder.