A'mâ hikâyesinin bakıyyesi ve Mushaf okuması
53. bölüm / 70 · 1426 kelime · ~8 dk okuma
1849. Misafir olan adam sabr etti ve müşkil olan hal, ansızın, derhal ona keşf oldu.
1850. Gece yarısı Kur'ân sesini işitti; uykudan sıçradı, o acaibi gördü.
"Asr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sıkmak" ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfde `يعتصر الوالد على ولده من ماله` ya'nî "Baba oğlunu malından dolayı sıkar" buyrulmuştur. Ya'nî onu isrâftan men' ve ondan habs eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri de cins-i insânı, hayvan nev'i arasında yaratmakla beraber, hayvanlar gibi başıboş bırakmadı ve peygamberler ve şerâyi' gönderdi; onları mertebe-i insâniyyete nâil olmak için tekâlîf-i şâkka ile sıktı. Binâenaleyh bu sûre-i şerîfenin baş tarafında bu asra ve sıkışmaya kasem buyurduktan sonra, hayvanlar arasında tekevvün eden insanların, temâyülât-ı nefsâniyyeleri hasebiyle, sûret-i umûmiyyede hüsranda olduklarını beyân buyurur; ve ba'dehû bu hüsrandan mü'minleri ve amel-i sâlih işleyenleri ve birbirlerine bâtılın mukābili olan hak ile vasiyyet edenleri ve bu tekâlîf-i şâkkaya sabır ve habs-i nefs tavsiye edenleri istisnâ eylemiştir.
1851. Ki kör, Mushaf'tan doğru okuyor idi; sabırsız oldu ve ondan o hâli tecessüs etti.
1852. Dedi: "Ey aceb, eyâ, kör göz ile nasıl okuyorsun? Satırları görüyorsun?"
Misafir dervîş a'mânın bu hâlini görünce şaşırdı kaldı; ve dedi: "Acib şey! Kör göz ile acaba nasıl okuyorsun ve satırları nasıl tamâmen görüyorsun?" dedi.
Bu beyit Hind nüshalarında şu sûretledir: گفت چون کوری عجب بی چشم و نور چون همی خوانی و می بینی سطور Yanî "Dedi: “Mâdemki körsün; acîb şey! Gözsüz ve nûrsuz nasıl okuyorsun ve satırları görüyorsun?"
1853. "O şey ki, okuyorsun, onun üzerine düşmüşsün. Elini o harf üzerine koymuşsun."
Ya'nî, "Elini okuduğun âyât-ı kur'âniyye üzerine koyup, kelimeleri ve harfleri tamâmiyle ta'kîb ediyorsun."
1854. "Senin parmağın seyirde ızhar ediyor ki, nazarını harf üzerine müstened tutarsın."
"Sen Kur'ân okurken, okuduğun kelimeleri parmaklarınla ta'kîb ediyorsun. Parmaklarının bu seyrî ve ta'kîbi, nazarını kelimeler ve harflere diktiğini meydana çıkarır. Sen besbelli bir şey ki, gözün a'mâ iken gördüğünü okuyorsun ve göre göre okuyorsun; bu taaccüb olunacak haldir."
1855. Dedi: "Ey ten cehlinden cüdâ olmuş! Bunu sun'-1 Huda'dan aceb mi tutarsın?"
Kur'ân'ı yüzünden okuyan a'mâ dedi: "Ey ten cehlinden yakasını sıyırmış olan kimse! Sen benim bu hâlimi, Hakk'ın sun'undan ve kudretinden acîb mi görürsün?" "Ten cehli"nden murâd, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye dâiresine hasr etmekdir. Ve bu cehl içinde bulunan kimse, zâhir kulağı sağır olanın işitmesi ve zâhir gözü kör olanın görmesi mümkin olamayacağını zanneder. Ve "ten cehlinden cüdâ olmak" dahi, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye ve âlât-ı zâhiriyye ile mukayyed kılmamaktır.
1856. Ben Hak'dan niyaz ettim ki, ey Müsteân! Ben kırâate can gibi harîsim.
1857. Hafız değilim; okumak vaktinde iki gözde düğümsüz olarak benim için bir nûr ver!
1858. O zaman iki gözümü geri ver ki, Mushaf'ı tutayım ve aşikâr olarak okuyayım.
Ev sahibi olan a'mâ, misafir dervîşin suâline cevâben dedi ki: "Ben Hak Teâlâ hazretlerine niyâz edip, şöyle yalvardım ki: "Ey âciz kullarına yardımcı olan efendim! Ben canıma harîs ve muhib olduğum gibi, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetine de harîsim. Hafız değilim ki, Kur'ân'ı ezberden okuyayım. Tilâvet-i Kur'ân'ı arzû ettiğim vakit, benim iki gözüme bilâ-inkıtâ' bir nûr ihsân et ki, Mushaf'ı tutup, hurûf ve kelimât-ı Kur'ânî'yi göre göre okuyayım."
1859. Hazretden nidâ geldi ki: "Ey iş adamı, ey her bir rencde bize ümîd-vâr olan!"
1860. Senin hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, her dem sana,"Yük-[1866] seğe gel!" der.
Benim niyâzım üzerine Hz. Hak cânibinden bana şöyle bir nidâ geldi: "Ey amel-i sâlih işlemek azminde olan adam! Ve ey, her bir zahmet ve meşakkat içinde bizden ümîdini kesmeyen kulum! Senin bize karşı hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, bu hüsn-i zan ve bu latîf ümîd, her an sana, merâtib-i ulyâya terakkî için müjde verir." dâiresine hasr etmekdir. Ve bu cehl içinde bulunan kimse, zâhir kulağı sağır olanın işitmesi ve zâhir gözü kör olanın görmesi mümkin olamayacağını zanneder. Ve "ten cehlinden cüdâ olmak" dahi, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye ve âlât-ı zâhiriyye ile mukayyed kılmamaktır.
1861. Her zaman ki, sana okumak kasdı ola, yahud sana Mushaf'lardan kıraat lazım ola;
1862. Ben o demde senin gözünü geri vereyim, tâ ki muazzam cevheri okuyasın.
Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "muazzam cevher"den murâd Kur'ân'dır ve "cevher- â" "cevher-râ" takdîrindedir buyurur. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri "muazzam cevher-a" da "elif" hitâb ve nidâ içindir; "Ey muazzam cevher!" demektir. Ve bundan murâd, abd-i makbûl olan a'mâdır. Ve kezâ Hind şârihlerinden Muhammed Efdal buyurur ki: "Muazzam cevher-a" daki "elif"in, "elif-i işbâ'" olması muhtemeldir. Bu takdîrce "muazzam cevher", elfaz-ı Kur'ân olur.
1863. Her şol vakit ki, ben Mushaf'ı okumak hususunda açarım, böyle yaptı.
"Ben her ne vakit, Mushaf-ı şerîfi okumak kasdıyla açarsam, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri gözlerime böyle nûr ihsân eder."
1864. O bir Habîr'dir ki, kardan gafil olmadı. O Kirdigar olan azîz padişah!
1865. O şah-ı ferd, geceyi dürüp büken çerâğ gibi, benim görüşümü derhal yine bahş eder.
1866. Bu sebebden velîye i'tirâz olmaz; her neyi alırsa, bedel gönderir.
Ankaravî hazretleri beyt-i şerîfdeki "velî" kelimesine iki vecih üzere ma'nâ vermiştir. "Velf" esmâ-i ilâhiyyeden olmakla Hakk'a râci'dir; ve diğeri, veliyy-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'nî “Bu yukarıdan beri zikr ettiğimiz hâle nazaran, efâlinden dolayı Velî ve mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a i'tirâz olunmaz. Zîrâ Hak Teâlâ her neyi alırsa, ya onun mislini veyâ ondan hayırlısını ihsân eder." Veyâhud "Bu sebebden dolayı veliyy-i Hak için, Hakk'ın efâline i'tirâz olunmaz; çünkü veliyy-i ilâhî, sâir nâs gibi ehl-i gafletten değildir. O bilir ki, Hak bir şeyi alırsa, mutlakā onun bedelini ihsân eder."
1867. Eğer senin bağını yakarsa, sana üzüm verir; bir mâtem içinde sana düğün verir.
1868. O elsiz çolağa bir el verir; gamların ma'denine bir mest gönül verir.
Yukarıda kıssası geçen Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin eli maktû' iken, ona bir el ihsân edip zenbil ördürür. Gam ve keder menba'ı olan kimselere bir gönül ihsân eder ki, zevk ve safâsından sarhoş bir halde bulunur.
1869. Bizden “lâ nüsellim" ve i'tiraz gitti; çünkü mefkūddan büyük bedel geliyor.
Mâdemki elden çıkan bir şeye bedel ve mukābil olarak, daha büyük bir şey geliyor ve biz zümre-i evliyâ, bunu aynen müşâhede ediyoruz, artık fevt olan şey için “lâ nüsellim" ya'nî "Kabûl etmeyiz ve râzı olmayız" sözü ve i'tirâz bizden gitmiştir.
1870. Mâdemki ateşsiz bana harâret erişiyor, eğer ateşimizi söndürürse ra- [1876] zıyım.
Ateş, esbâbdan ve harâret husûl-i metâlibden kinâyedir.
1871. Vaktaki o bir çerâğsız aydınlık verir, eğer çerağın kendi ise, ne efgān ediyorsun?
hâle nazaran, efâlinden dolayı Velî ve mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a i'tirâz olunmaz. Zîrâ Hak Teâlâ her neyi alırsa, ya onun mislini veyâ ondan hayırlısını ihsân eder." Veyâhud "Bu sebebden dolayı veliyy-i Hak için, Hakk'ın efâline i'tirâz olunmaz; çünkü veliyy-i ilâhî, sâir nâs gibi ehl-i gafletten değildir. O bilir ki, Hak bir şeyi alırsa, mutlakā onun bedelini ihsân eder."
Ahkâma râzı olan ve bu hükmü çevir diye duâ ve niyâz etmeyen ba'zı evliyânın sıfatı
1872. Şimdi o yol gidicilerin kıssasını dinle ki, cihanda bir i'tirazı yoktur.
1873. Evliyâdan ehl-i dua olan başkadırlar. Gâh dikerler ve gâh yırtarlar.
1874. Evliyâdan diğer taifeyi tanıyorum ki, onların ağızları duâdan bağlanmış oldu.
Ma'lûm olsun ki, evliyâdan ba'zıları duâ eder; ve ba'zıları da etmez. Duâ edenler, ilm-i ilâhîde muayyen olan vakt-i icâbeti, ilhâma veyâ o sırada vârid olan âyât-i kur'âniyyeye veyâhud sâir işârât-ı kevniyyeye müsteniden, hissederek Hakk'a arz-ı hâcet ederler. Ve bu suretle ادعونی استجب لكم (Gafir, 40/60) ["Bana duâ edin, kabûl edeyim"] âyet-i kerîmesine tebean duâ etmiş olurlar. Bunu görenler: "Falan kimse müstecâbü'd-da've"dir derler. Ve o zevât, bu vakt-i muayyenden sonra suâl muvâfik olmadığını hissederlerse, Hakk'a duâ etmezler; ve bu halde dahi halk, onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a duâ ede idi, kabul olurdu; fakat etmedi." Duâ etmeyenlere gelince, bu zevât bilirler ki, ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâm, bu âlem-i mezâhirde elbette zuhûr edecektir. Duâ ise, ya bu ahkâmın zuhûrunu veyâhud adem-i zuhûrunu taleb etmektir. Halbuki mezkûr ahkâmın zuhûrunu taleb etmek -zâten zuhûr edeceği için- abestir. Ve adem-i zuhûru taleb ise, kazâ-yı ilâhîye adem-i rızâdır. Ve hadîs-i kudside من لم يرض بقضائى فليطلب ربا سوائی ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan benden başka Rab arasın!" buyrulmuş olduğundan bu zevât, redd-i kazâ husûsundaki duâdan tevakkî ederler.
1875. O kirâma râm olan rızâdan dolayı, onlara kazanın def'ini istemek harâm oldu.
O kerîm olan zevâta râm ve münkād olan makām-ı rızâdan dolayı, onlara ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâmın ve kazâ-yı ilâhînin reddini ve def'ini istemek harâm oldu. Nitekim yukarıda beyân olundu.
1876. Kazada husûsî bir zevk görürler; halâsı taleb etmek, onlara küfür gelir.
Kazâ-yı ilâhînin cereyânında, makām-ı rızâda sâbit bulunan evliyâ, husûsî bir zevk görürler ve âlem-i şehadette irâde-i Hakk'ın cereyânından kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.
1877. Onların kalbine bir hüsn-i zan açtı ki, bir gamdan mâî libas giymezler.
Bu tâifenin kalbine Hak Teâlâ hazretleri bir hüsn-i zan açtı ki, hiçbir murâdsızlık gamından dolayı onlar, mâtem libâsını giymezler. Mâtem libâsı şarkta mâî (mâvi) ve garbda siyah olarak intihâb olunmuştur.