Çakalın boya köpüne düşmesi ve boyanması ve çakallar arasında onun tâvusluk da'vâsı etmesi
16. bölüm / 70 · 3135 kelime · ~16 dk okuma
723. O bir çakal boya küpüne gitti. O küp içinde bir müddet tevakkuf etti.
724. İmdi onun postu boyalı olmuş bir halde "Ben tâvûs-ı illiyyîn olmuşum" diye çıktı.
“İlliyyîn” müfredi olmayan bir cemi'dir. Makāmât-ı uhreviyyeden yüksek bir makāmın ismidir. Nitekim âyet-i kerimede كلا إنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفي عليين (Mutaffifin, 83/18) ya'nî "Muhakkak ebrârın kitabı illiyîndedir" buyurulur. "Tâvûs" tüyleri renkli ve parlak olan bir kuş ismi olduğu ma'lûmdur. İmdi bir belâ veyâ ta'rîz iğnesi, o şişirdiğin tulumuna saplandığı vakit, bu ucüb ve gurûr havası boşalıp enâniyetin pörsük bir hâle gelir. Bir âkılin teni ve sûreti böyle ucüb ve gurûr ile şişip semiz olmasın!
725. Renkli tüy latîf revnak bulmuş, güneş o renklerin üzerine parlamış.
726. Kendisini yeşil ve kırmızı ve penbe ve sarı gördü; kendini çakallara arz etti.
727. Hepsi dediler: "Ey çakalcık hâl nedir? Senin başına bir neşât sarılmıştır.
Çakalların hepsi o boyalı çakala dediler ki: "Ey âciz çakalcık, bu ne hal- dir? Başına bir neşât sebebi sarılmış bir sevincin var!"
728. Neşâttan dolayı bizden kenara çekilmişsin. Bu tekebbürü nereden getir- mişsin?
"Kerâne" ve "kerân" kenar demektir. "Kenâre kerden" kenar yapmak de- mek olup kenara çekilmek ve ayrılmaktan kinâyedir. "Sana ârız olan bu ne- şât ve sürûr sende bir kibir ve ucüb vücûda getirmiş ve kendini bir çakal züm- resinden kenara çekmişsin. Bu ucüb ve tekebbürün sebebi nedir?"
729. Bir çakal: "Hile mi ettin, yahut hoş dillerden mi oldun?" diye onun önüne gitti.
"Çakal"dan murâd, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulmamış olan sâliklerdir. "Boya küpü"nden murâd, ism-i câmi'in mazharı olan kâmildir. "Renkler"den murâd, esmâ-i müteferrika-i Hak'tır. Bu kıssada, bir kâmile intisâb edip, mürşidinin nazarıyla kendisinde esmâ-i müteferrikadan ba'zılarının ahkâmı zâhir olan, kendisini kemâle gelmiş tevehhüm edip, sıfât-ı nefsâniyyesinden henüz kurtulmamış iken sâir sülûk arkadaşlarından ayrılan ve kürsilerde halka nasâyiha başlayıp etrafına birtakım müridler toplayarak irşâda kıyâm eden kimselerin hâli temsilen beyân buyurulur. O kimsenin bu hâlini gören sülük arkadaşlarından birisi çıkıp der ki: "Yâhu, bu gösterdiğin senlik ve bî-hodluk ve yaptığın da'vâ-yı irşâd, nefsinin bir hilesi midir, yoksa hakikaten hoş-dillerden ve ehl-i kemâlden mi oldun?"
Hind nüshalarında ikinci mısra'da یا شدی deki یا yerine تا vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Hile yaptın, nihâyet hoş-dillerden ve kâmillerden göründün" demek olur.
730. "Kürsî üzerine sıçramak için, lâftan bu halka hasret vermek için hîle yaptın." [728]
"Ey sülük arkadaşı, işin doğrusu budur ki, sen kürsîye çıkıp tumturak ve süslü elfâz ile ehl-i hakikatin sözlerini söyleyerek halka hasret vermek ve kendine da'vet etmek için hîle ve riyâkarlık yaptın!"
731. "Çok çalıştın bir harâret görmedin. Binâenaleyh hîleden hayâsızlık getirdin.'
Ya'nî "Sülükünde çok çalıştın, fakat niyetin hâlis olmadığı ve gözün riyâsette bulunduğu için sende harâret-i aşk-ı ilâhî zuhûr etmedi. Binâenaleyh hîle yolundan hayâsızlık ızhâr ettin."
732. "Harâret enbiya ve evliyânın lâyıkıdır. Hayasızlık dahi her hîlekârın penâhıdır.
"Harâret-i aşk-ı ilâhî enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın lâyıkıdır. Her hílekârın sığınacak mahalli de hayâsızlık ve utanmazlık sâyesidir. Bu hayâsılık evvelâ nefsine karşıdır. Zîrâ her bir kimsenin ahvâl-i nefsine vukūfu basîret üzeredir. Nitekim ayet-i kerimede بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ الْقَى مَعَاذِيرَهُ (Kıyamet, 75/14-15) Ya'nî "Belki insanın nefsi üzerine basîreti vardır ve her ne kadar ma'zeretlerini koyar ise de..." buyurulur. Binâenaleyh böyle kimseler, evvelâ kendi nefsine karşı hayâyı kaldırmıştır. Nitekim İsmet Buhârî hazretleri şöyle buyururlar:
Töhmet eden özüne ne söyler özgesine Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.
733. Zîrâ hoşuz diye iltifat-ı halkı kendi tarafına çekerler. Halbuki bâtından nâhoşturlar. Hind nüshalarında ikinci mısra'da یا شدی deki یا yerine تا vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Hile yaptın, nihâyet hoş-dillerden ve kâmillerden göründün" demek olur.
734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her bir sabah bıyıklarını yağlar idi.
735. "Ben encümende yağlı taâm yemişim" diye mün'amlar arasına giderdi.
"Mün'amân" ism-i mef'ûl sîgasıyla "in'âm olunmuşlar" ma'nâsına olmak münasib olur. Zîrâ bahsin ünvânında ميان حریفان ["arkadaşları arasına"] buyurulduğuna nazaran, bu müstehân ve kopuk şahsın mahremleri ve arkadaşları da kendisi gibi in'âm olunmuşlardan olur. Ve "mün'amlar"dan murâd, insân-ı kâmilin meclis-i irfanında mütena'im olan sâliklerdir. Ya'nî "Ben bir cem'iyyette yağlı taâm yemişim, diye sâir in'âm olunmuşlar arasına giderdi."
736. "Bıyık tarafına bakınız!" ma'nâsını verir işaret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.
Arkadaşları arasında birisi latîf sözler söyler ve bir vak'a-i latîfeyi hikâye ederken, onu kemâl-i dikkatle dinlemiyor gibi bir vaz' alır ve kuyruk derisiyle yağlamış olduğu bıyığına onların nazarını celb için, eliyle o yağlı bıyıklarını burar idi ki, bu vaz'iyet, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir cem'iyyette baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alâmettir!" demek ma'nâsında işâret idi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.
737. Ki, "Bu sözümün sıdkına şâhiddir ve bu yağlı ve tatlı yemenin nişanıdır."
738. Onun karnı sadasız cevab olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"
Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadâsız cevab olarak, ya'nî lisân-ı hâl ile derdi ki: "Allah Teâlâ yalancıların mekrini helâk ve yok etsin!"
739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"
"Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!"
740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet [738] ederdi!"
Bu beyt-i şerîf dahi, o kopuğun karnının lisân-ı hâl ile olan beyânıdır.
741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"
"Eğer nefsinin aybını ve kusûrunu göstere idin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynaya idin, bir tabib-i ilâhî olan insân-ı kâmil o ayb-ı nefsânînin ve maraz-ı ma'nevînin ilacı ve tedavîsini yapar idi."
Arkadaşları arasında birisi latîf sözler söyler ve bir vak'a-i latîfeyi hikâye ederken, onu kemâl-i dikkatle dinlemiyor gibi bir vaz' alır ve kuyruk derisiyle yağlamış olduğu bıyığına onların nazarını celb için, eliyle o yağlı bıyıklarını burar idi ki, bu vaz'iyet, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir cem'iyyette baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alâmettir!" demek ma'nâsında işâret idi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.
742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sâdıklara sıdkı elbette menfaat verir."
"Kulak"tan murâd, hiss-i sem' ve "kuyruk"tan murâd, nefs-i hayvâniyye-dir. İkinci mısrâ' `يوم ينفع الصادقين صدقهم` `قال الله هذا` (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Ya'nî "Ey sâlik, enbiyâ ve evliyânın nasâyihini doğru dinle ve anla ve nefs-i hayvâniyyeni doğru yola tahrik et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları menfaat verir." Bu âyet-i kerîme her ne kadar kıyâmet günü hakkında beyân buyurulmuş ise de, hakîkatte her ân-ı gayr-i münkasimde kıyâmet vâki' olduğundan, lisân-ı işâretle hükmü, hayât-ı dünyeviyyenin her ân-ı gayr-i münkasimine de şâmildir.
743. Ey muhtelim, kehf içinde eğri uyuma! Sâlik olduğun şeyi açık göster ve istikāmet et!
Ey hakikatte rüyâ ve hayâlden ibaret olan bu dünyânın lezzetleriyle titreyen kimse, bu cisim mağarası içinde eğri yatıp uyuma! Bâtınında ne var ise, zâhirinde de onu açık olarak göster ve doğru harekette sebât ve istikāmet et!
"Muhtelim” hitâbıyla الدُّنْيَا كَحُكْمِ النَّائِمِ "Dünya uyuyan kimsenin rü'yası gibidir" hadîs-i şerifine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, istikāmet-i kâmile, nefsin murâdını ve arzûlarını tamâmen Hakk'ın iradesinde ve emrinde mahvetmektir.
Böyle bir istikāmet gāyet güç olduğundan, sûre-i Hûd'da فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/12) ya'nî "Emrolunduğun vech ile istikāmet et!" buyurulması üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz "Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı" buyurdu. Zîrâ böyle bir istikāmetin netîcesi olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. Ya'nî bu "istikāmet sahibi"nin her an, bâtını halk nazarında zâhir olsa, utanacak ve sıkılacak bir fikir ve hâtırası bulunamaz. Bunun ne kadar zor bir şey olduğu biraz teemmül ile anlaşılır.
744. Ve eğer kendi aybını söyleyemez isen bâri sus! Gösterişten ve dagalden kendini öldür.
Ve eğer bâtınındaki ayıplarını kusûrlarını söyleyemez ve ızhâr edemezsen, bâri ehl-i istikāmeti taklîden söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe ya'nî riyâya ve hîleye mütemâyil olan nefsini bu sükût ile öldür! Zîrâ nefsin ölümü ızhâr-ı kemâlâttan sükûttur; ve hayatı ise i'lân-ı kemâlâttandır. Binâenaleyh bir kimsenin halk nazarından kendi kemâlâtını gizlemesi ve bil'akis noksan ve ayıplarının ızhârı, azîm bir mücâhededir.
745. Eğer sen nakd buldun ise ağız açma! Yolda imtihan taşları var.
“Eğer nefsinin sıfatı bâkî ve nefsin diri iken bir kâmilin huzurunda inâ-yet-i Hak’la bir nakd ve zevk ve bir hâl-i ma’nevî buldun ise ağzını açıp şu-na buna bu sırrı fâş etme!” Zîrâ sana verilen bu nakdin nefsine bir sermâ-ye-i gurûr olup olmadığını imtihan için bu tarîk-i Hak’ta mihekk taşları var-dır. Bu mihekk taşlarının envâ’ı pek çoktur. Kāri’lerin önünde mâhiyyet-i umûmiyyesi inkişaf etmek üzere şu menkabenin zikrini münasib görürüm.
Nefehâtü’l-Üns’te mündericdir ki, tarîk-ı Hak sâliklerinden birisi kürsîde halka va’z ve nasîhat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle va’z edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sâikasıyla va’z ve na-sîhat edeceği cevabını verir. Şeyhi: “Evet, kalbinde bu derece hiss-i şefkat olan bir kimsenin halka va’z ve nasihat etmesi münasib olur” diyerek izin ve-rir. O mürîd dahi, câmi’de kürsîye çıkıp halka va’z ve nasihate başladığı sıra-da fakîrin birisi ayağa kalkıp: “Ey cemâat-i müslimîn, arkama giyecek hırkam yoktur, Allah rızâsı için bana bir hırka ihsan edin!” diye tese’ül eder. Kürsî-de bulunan mürîd derhal arkasındaki hırkasını çıkarıp fakîre tasadduk eder. Kürsînin altında şeyhi oturmakta imiş. Şeyh efendi, mürîdin bu hâlini görün-ce derhal “İn aşağı yalancı herif!” diye bağırır. Mürid kürsîden inip şeyhine kusûrunun îzâh olunmasını niyâz eder. Şeyhi cevâben der ki: “Sen halka şef-katinden bahsedip kürsîye çıkmış idin. Fakîr tese’ül edince cemâat-i müsli-mînden hiçbirisinin bu ecr-i tasadduku kazanmasına meydan bırakmayıp, o ecri onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin üm-met-i Muhammed’e olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleye-cek ve kimse vermezse tasadduk edecektin!”
İşte bu menkabe şefkat da’vâsında bulunan bir mürîdin imtihanını göste-rir. Binâenaleyh mihekk taşlarının envâ’ını ta’dâd etmek aslā kābil değildir. Fakat bu menkabede asıl mihekk taşı mürşid-i kâmilin vücûdudur.
746. İmtihan taşlarına da önde kendi ahvali içinde imtihanlar vardır.
"Imtihan eden mihekk taşları için dahi, onların kendi hâllerine münasib imtihanlar vardır." Ya'nî nâkısları imtihan eden kâmiller için dahi Hak Teâlâ hazretlerinin onların ahvâline göre imtihan muâmelesi vardır. Nitekim Sümnûn-ı Muhibb hazretleri bir gece mübâseta hâlinde Hak Teâlâ hazretlerine hitâben: "Yâ Rab, beni istediğin vech ile imtihan buyur. Senin emrine münkādım!" diye münâcât eder. Ve aynı gecede habs-i bevl illetine mübtelâ olur, ya'nî idrarı tutulur. O gece, veca'ından pek muztarib olur, feryad eder. Ertesi gün sıbyân mektebine gidip çocuklara para dağıtarak ادعوا لعمكم الكذاب ya'nî "Yalancı amcamız için, bu belânın defi hakkında duâ ediniz!" der. Velhâsıl imtihânât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur.
747. Yezdân buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki def'a imtihan olunurlar."
"Hayn" helâk ve ölüm ve mihnet ma'nâlarınadır ve ba'zı nüshalarda cim ile "ceyn” vâki'dir; ve "Ceyn" mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerîfte Berâe sûresinin nihayetinde vâki' أَو لا يَرَوْنَ أَنَّهم يفتنون في كل عام مرة أو مرتين ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هم يذكرون (Tevbe, 9/126) ya'nî “Münafıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû' etmezler ve tezekkür edip ibret almazlar” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâfiklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sûretinde gösterip da'vâya kıyâm edenlere de şümülü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki def'a imtihân olunduklarını beyân buyurmalarındaki işâret budur ki: Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanları iki mertebe üzerine vâki' olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki' olur. Hicâbât-ı zulmâniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şerîata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şerîat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husûsiyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.
748. Ey oğul imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!
Ey sâlik olan oğlum, nefsânî ve rûhânî olan umûmî imtihanların içinde husûsî birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu husûsî ve aşağı olan imtihâ- nât-ı cüz'iyyeden birini kazandım diye kendini kemâle gelmiş zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Meselâ ucüb ve kibirden imtihan ederler. Tevâzu'un sabit olursa, hasedden imtihân ederler. Sıdkın sabit olursa gazab ve şehvetten imtihan ederler. Velhâsıl imtihanların nihâyeti gelmez.
Bel'am-1 Bâûr'un emîn olması ki hazret onu imtihan etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi
“Îmin” [: eymin] kelimesi Mesnevî-i Şerîfte çok müsta'meldir. Bu kelime "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, "korkudan emîn olan" ma'nâsınadır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.) zamânında, sulehâ-yı ümmet zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un tarîk-ı Hak'taki sıdk ve azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan buyurdu; ve o Bel'am-1 Bâûr bu imtihanlarda yüz akı ile çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği meydâna çıkıverdi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.
749. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, sonuncu imtihanda zelil olmuşlardır.
Rivâyet olunur ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zama vakıf idi. Ve İblis melâikeye muallimlik ilmini bilir idi; ve çok kere vâki' olan imtihânât-ı ilâhiyyeden selâmetle çıktılar. Fakat sonunda muallimin isti'dâd-ı ezelîsinde merkûz olan sevdâ-yı riyâset, kavmi tarafından teklif olunan Mûsâ (a.s.)a muhalefeti kabûle sevk etti. Ve İblîs'in isti'dâdında mündemic olan kibir ve ucüb dahi, Adem'e secde teklif buyurulmasıyla meydana çıktı. Ve ikisi de de bu imtihanlarda mağlûb oldular.
750. O da'vâ ile devlete meyl eder; onun mi'desi bıyığına beddua eder.
Bu beyt-i şerîfin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren şahsa ve hem de Bel'am'ın ve İblîs'in hallerine merbûtıyeti mümkindir. Ya'nî “O, karnı aç iken kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan şahıs, tokluk devletine meyl eder; halbuki onun boş mi'desi, tokluk kizbini i'lân eden bıyığına bedduâ eder." Veyahud "O Bel'am-ı Bâûr Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı tefevvuk ve isti'lâ dâiyesiyle devlete ve riyâsete meyl eder. Halbuki o Bel'am'ın ve İblîsin bâtını, zâhirine bedduâ eder" de der:
751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"
"Ey Hudâ! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusû-ru meydana çıkar da, onu rezîl ve maskara et; zîrâ bizi yaktı ve ta'zîb etti."
752. Bütün tenin cüz'leri onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahardan lâf eder, onlar kış içindedirler.
O müddeînin cisminin eczâsı mahkûm-ı za'f u fenâ oldukları için, onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahâr mesâbesinde olan tokluktan ve ni'metden bahs edip öğünür. Halbuki o cüz'ler kış mesâbesinde olan donukluk içindedirler.
753. Lâf, keremleri geri verir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.
Kuru lâf ve da'vâ, kerîmlerin keremlerini reddeder ve geri çevirir. Zîrâ merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; ya'nî ehl-i kerem bir müdde-înin da'vâsını görünce, mahall-i kerem olmadığına hükm edip, onun hâline merhamet etmez. Nitekim hadîs-i şerîfde من ادعى ما ليس فيه ليس منا ya'nî "Kendin-de olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.
754. Doğruluğu öne getir, yahud sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!
755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.
İşte o müddeînin karnı ve bâtını, onun bıyıklarının ve zâhir hâlinin düşmanı olmuş ve gizlice bu sûretle duâ için Kādı'l-hâcât hazretlerine ellerini kaldırmıştır da der: kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan şahıs, tokluk devletine meyl eder; hal-buki onun boş mi'desi, tokluk kizbini i'lân eden bıyığına bedduâ eder." Veyahud "O Bel'am-ı Bâûr Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı tefevvuk ve isti'lâ dâiyesiyle devlete ve riyâsete meyl eder. Halbuki o Bel'am'ın ve İblîsin bâtını, zâhirine bedduâ eder" de der:
756. Ki: "Ey Huda, bu alçakların lafını rüsvay et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.
"Ey Hudâ-yı Müteâl bu alçak müddeîlerin kuru lafını ve öğünmesini terzîl et ve utandır; tâ ki onların bu inkisârları ve rüsvây olmaları sebebiyle kerîm olan kâmillerin merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."
757. O karnın duâsı müstecab geldi; hâcet yanıklığı dışarıya bayrak dikti.
Ya'nî "Müddeînin bâtınının duâsı ind-i ilâhîde makbûl oldu; zîrâ yana yakıla arz olunan hâcet ve iftikâr, dışarıya da bayrak dikti, ya'nî bu iftikâr ve ihtiyâc hîle perdesi altından meydana çıktı."
758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icabet ederim.
Bu beyt-i şerifde اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, icâbet edeyim" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ma'lûm olsun ki, icâbet-i duâ iki türlüdür: Birisi "lebbeyk" ile olan icâbettir ki, bu icâbet bilcümle mahlûkāt hakkında umûmîdir; ve hepsinin talebine cânib-i Hak'dan "lebbeyk" nidâsı ile icâbet buyrulur. Bu nidâyı ârifler işitirler ve ehl-i hicâb olanlar işitmezler. İkincisi i'tâ-yı suâl ile icâbettir ve bu atıyye, her duâ için lâzım değildir. Eğer tâlibin duâsı isti'dâdına muvâfık düşerse, suâli verilir; aksi halde teahhur eder. Ve beyt-i şerîfdeki icâbetlerin her iki kısma şumûlü câizdir. Bu duâ bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şîsî'de tafsil buyrulmuştur.
759. Sen duâyı sıkı tut ve feryad et; akıbet seni gülün elinden kurtarır.
Ey abd-i âciz, sen duâyı sıkı tut ve feryâd et; zîrâ hadîs-i şerifde الدعاء مخ العبادة ya'nî "Duâ, ibâdetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duâda musırr olur ve ilhâh edersen, Hak Teâlâ seni, yolunu azdıran nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; zîrâ hadîs-i şerifde ان الله يحب الملحين ya'nî "Allah Teâlâ ilhâh edenleri sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr lerinde şöyle buyururlar: Sîneyi gamlı eden kimdir? Kimdir? Odur ki, sen onun önünde ağlayıp inlediğin vakit, senin acını tatlı eder. Mücrimlerin bütün günâhını kamış yaprağı gibi dökücüdür. Kendi hakkında kötü söyleyenlerin kulağına günâh özrünü telkîn eder de, der ki: "Ey bü'l-vefâ, kusûr eden kulunu mağfiret et, de!" Kul duâya başladığı vakit o gizlide “âmîn" der. Onun âmîni odur ki, her duâda ona zevk verir; onun içini dışını Şemseddîn Tebrîzî hazretleri gibi latif eder.
760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk derisini götürdü. [758]
Ya'nî "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlanıp öğündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, lisân-ı hâl ile vâki' duâsı berekâtiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."
761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve itabından çocuk rengini döktü.
Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve ailesi, kedinin arkasından koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve itâbından çocuğun rengi uçtu.
762. O küçük çocuk mecma'a geldi, lâfçı adamın yüzünün suyunu götürdü.
O kopuğun küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzûrlarında öğündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını meydana çıkarıp yüzünün suyunu döktü, ya'nî onu orada rüsvây etti; zîrâ babası da o meclisde hâzır idi.
763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her bir sabah, dudaklarını ve bıyıklarını yağlar idin."
764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o cehd fâide etmedi."
Ya'nî çocuk o meclisde babasına hitâben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."
765. Hâzırlara taaccübden gülme geldi. Yine onların merhametleri hareket etmek tuttu.
Orada hazır olanlar çocuğun kemâl-i safvetle babasının sırrını fâş ettiğini görünce, onun hâl-i riyâkârânesinden taaccüb edip bilâ-ihtiyâr güldüler; ve o meclisde bulunan kerîmlerin merhametleri o züğürd ve bîçâre hakkında harekete geldi.
766. Onu da'vet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun zemînine ektiler.
O kerîmler o karnı aç olduğu halde öğünen züğürdü; taâma da'vet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun zemîn cismine ekdiler.
767. Vaktaki o kerîmlerden doğruluğun zevkini gördü, tekebbürsüz doğruluğa köle oldu.
Bu aç olan hîlekâr mürâî, o kerîmlerin ni'metine ve merhametine nâil oldu; ve bâtınının doğru olarak meydana çıkmasının zevkini gördü; artık bâtınındaki noksânını dosdoğru söylemek ve ızhâr etmek hususunda, evvelce hissettiği kibri bıraktı ve bundan sonra olduğu gibi görünmek hâline ve doğruluğa köle oldu.
Ma'lûm olsun ki, bu kıssada bir mürşide intisâb edip, henüz nefsinin sıfatı bâkî iken mürşidlik da'vâsına kıyâm ve ba'dehû sıfât-ı nefsâniyyesinin zuhûruyla rüsvây olup, mürşidinin mazhar-ı merhameti olan kimsenin ve âtideki kıssada dahi, kendisini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî addedip, nefsinde kemâl tasavvur eden ulemâ-i zâhirenin ahvâli misâlen beyân buyrulmuştur.