İçeriğe atla

Efendinin ve kavminin köy tarafına erişmesi ve köylünün onları tanımamazlık etmesi

15. bölüm / 70 · 7730 kelime · ~39 dk okuma

600. Onlar azıksız ve hayvanlar yemsiz olarak, vaktâ ki bir aydan sonra o ta- [598] rafa eriştiler.

Efendi ve âilesi yiyecekleri ve hayvanlarının yemleri kalmamış olduğu halde dolaşa dolaşa bir ay sonra köylünün da'vet ettiği o köy tarafına vâsıl oldular.

601. Köylüyü gör ki, kötü niyetlilikten dolayı "Ba'de'l-lüteyyâ velletî" der.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Lüteyyâ" lâmın zammı ile "elletî" ism-i mensûbunun ism-i tasgîridir. "Elletî (التى) ile büyük şeye ve "lüteyyâ" (لتيا) ile küçük şeye işaret olunur." Ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "Leteyyâ" (لتيا) feth-i lâm ile fasîhtir. Ba'zan zamm-i lâm ile de okurlar. Vâkıanın vukū'undan ve hâdisenin hudûsundan sonra Urbân lisânında cârî olan bir ta'bîrdir."

Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Bir kimse bir kimseyi birtakım hîleler ile tuzağa düşürdükten sonra yüz yüze geldiği vakit, Türkçe "ham hum etti" derler. Binâenaleyh, fakîr bu ta'bîri, Türkçe bu ta'bîrin mukābili gördüm. Ya'ni "Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı yaptığı büyük ve küçük hîlelerden sonra ham hum ediyor!"

602. Gündüz yüzünü onlardan gizler, tâ ki onun bağı tarafına ağız açmayalar.

Köylü, efendiden ve âilesi efrâdından yüzünü saklar ve eğer görünür ise bağına girip istifade edeceklerinden korkar idi.

603. Öyle yüz ki, bütün riya ve şerdir, müslümanlardan gizli olması pek evlâdır.

604. Yüzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş çıngırak gibi olur.

Hind nüshalarında "ceres" yerine "hares" vâki'dir, bekçi ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma'nâ "Onun başına oturmuş bekçi gibi olur" demektir. Ma'lûm olsun ki, suver-i zâhire ve mâddiyye olduğu gibi suver-i bâtıne ve ma'neviyye de vardır. Suver-i zâhire his gözüyle görüldüğü gibi suver-i bâtıne de kalb gözüyle görülebilir. Hayât-ı dünyanın zâhirinde müstağrak olan cismânîler, bu suver-i ma'neviyyenin vücûdunu inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, olmaması lâzım gelmez. Sebeb-i inkâr cehil ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte suver-i ma'neviyyeden olan şeytanların ehl-i gaflet üzerlerindeki tasallut ve tasarruflarına işaret buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bu ma'nâyı îzâhen şu menkabeyi beyân buyurmuşlardır:

"Ebu'l-Kasım Kasrî (k.s.) buyurur ki: Evvellerde haftada bir def'a iftâr ederdim. Bir gün tâife-i cinden şahsını görmediğim bir kimse bana selâm verdi. Görünmesini ricâ ettim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. Hüviyetini sordum: "Mü'min cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde muhabbet ederiz," dedi. Ara sıra bana görünür ve musâhabet ederdik. Bir gün: "Haydi mescide girelim ve beraber oturup sohbet edelim!" dedim. Cevâben bana dedi ki: "Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni görmezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler." Dedim: "Son safta oturalım, herkes bizi göremez." Ba'dehû içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: "Ba'zısını yarım gaflette, ba'zısını tamâmen gaflette ve ba'zısını da âgâh görüyorum." "Başları üzerinde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gördüm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; ba'zısının gözlerini kanadlarıyla bürümüş ve ba'zısının ancak başı üzerine konmuş ve kanadlarıyla ba'zısının gözlerini kâh örter ve kâh açar. Bunun üzerine bana dedi ki:

“Kur'ân-ı Kerim'de وَمَن يَعْش عن ذكر الرَّحْمَنِ نقيض لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ )Zuhruf, 43/36( ya'ni "Her kim Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karîni olur" âyet-i kerîmesini okumadın mı? Bunlar şeytanlardır ki, onların başları üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti mikdârınca müstevlî olmuşlardır." Bu âyet-i kerîme sûre-i Zuhruf'ta vâki'dir.

605. Sen onun yüzünü gördüğün vakit sana vâki' olurlar. Ya o yüzü görme, gördüğün vakit hoş gülme!

Sen, o şeytanlar musallat olmuş olan kimsenin yüzünü gördüğün vakit sinek gibi ona üşen şeytanlar, sana da üşerler ve onun zararı sana da dokunur. Ey sâlik, ya o yüzü hiç görmemeye çalış veyāhut zarûret sebebiyle gördüğün vakit dahi, kalbini ona yaklaştırıp o yüze latîf gülme ve onunla dost olup musahabet etme! Belki يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اتقوا الله وكونوا مَعَ الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'nî “Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile beraber olun!” âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince sulehâ ile sohbet et!

606. Böyle asiye olan habîs yüz hakkında Yezdan نسفعا بالناصيه buyurdu.

Bu beyt-i şerîfte İkra' bismi (اقرأ باسم) sûre-i şerifesindeki şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهُ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (Alak, 96/15) ya'nî “Allah hakkıçün, eğer vazgeçmezse biz onu alnından yakalarız.” Ya'nî “Hak Teâlâ hazretleri böyle riyâ ve şerâretle me'lûf olan âsî ve habîs yüzler hakkında, eğer o habâsetinden vazgeçmez ise, biz onun hayâsız yüzünün alnından şiddetle muâheze etmek üzere yakalarız, buyurdu.”

607. Vaktāki, sordular ve onun evini buldular, akrabalar gibi kapı tarafına acele ettiler.

Şehirli efendi ile âilesi sora sora köylünün evini buldular, hukūk-ı sâbıkaya binâen, onun akrabaları gibi evinin kapısı tarafına gitmekte isti'câl ettiler.

608. Onun evinin ehli kapıyı kapadılar. Efendi, bu eğri gidicilikten deli gibi oldu.

Köylünün ailesi, şehirlilerin yüzüne kapıyı kapatıverdiler. Efendi, onların bu ters harekâtını görünce deli gibi oldu.

609. Fakat sertlik vakti de değil idi. Kuyuya düştüğün vakit keskinlik ne fâide!

Efendi her ne kadar köylünün bu muamelesinden deli gibi olduysa da, muvâzene-i akliyyesini gâib edip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti dahi değil idi. Zîrâ bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve huşûnet etmesinde ne faîde olur?

610. Onlar gece soğukta, gündüz yakıcı güneşte, beş gün onun kapısının önünde kaldılar.

Efendi ve âilesi barınacak bir yer bulamadılar, gece ayazda ve gündüz dahi yakıcı olan harâret-i şems altında olarak beş gün köylünün evinin kapısı önünde kaldılar.

611. Kalmak ne gafletten ne hamâkatten değil idi. Belki iztırârdan ve gıdasızlıktan idi.

"Harî" nin tercümesi "eşeklik" ise de, burada belâdet ve hamâkat murâd buyurulur. Ya'nî "Şehirlilerin, köylünün kapısında böyle beş gün kalmalan, çâre bulmak husûsundaki gafletlerinden olmadığı gibi, bu gibi husûsâta akılları ermeyecek kadar ahmak olmalarından değil idi. Belki bîçâreler ıztırârdan ve çâresizlikten ve ne kendilerinin ne de hayvanlarının yiyecekleri kalmamış olmasından orada kalmışlar idi." Hind nüshalarında "bî-horî" yerine "bî-zerî" (بی زری) vakidir; "parasızlık" demek olur.

612. İyiler, ıztırar cihetinden alçaklara bağlanmışlardır; arslan pek açlıktan bir murdarı yer.

"Leîm" bahîl ve nâkes ve alçak demektir. Ya'nî, "Ulüvv-i cenâb sâhibi olan kimseler, çâresiz kaldıkları için, bu âlemde bahîl ve nâkes kimselerin hizmetlerine katlanmışlar ve onlara baş eğmişlerdir. O iyi kimseler arslan tabîatındadırlar. Zîrâ arslanlar pek ziyâde aç kalmadıkça bir hayvan leşini yemeğe tenezzül etmez."

613. O onu görür idi, ben filânım, benim adım budur, diyerek ona selâm verir idi.

Efendi her ne kadar köylünün bu muamelesinden deli gibi olduysa da, muvâzene-i akliyyesini gâib edip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti dahi değil idi. Zîrâ bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve huşûnet etmesinde ne faîde olur?

614. Derdi: "Olabilir, ben ne bileyim sen kimsin, ya murdar mısın, yahut temizliğe karîn misin?"

Efendi hüviyetini ta'yîn ettikçe köylü tecâhül edip: "Evet senin dediğin olabilir, fakat ben senin aslını ve ma'nânı ne bileyim, nasıl adamsın? Bâtının habîs midir, temizliğe mukārin midir?"

615. Dedi: "Bu dem kıyamete şebîh oldu, tâ ki kardeş kardeşten kaçar oldu!"

Efendi, köylünün bu tecâhülünü görünce dedi ki: "Şu an ve dakika kıyâmete benzedi, çünkü kardeş kardeşten kaçar oldu. Nitekim âyet-i kerîmede, Abese sûresinde kıyâmet ahvâli hakkında şöyle buyurulur : يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه (Abese, 80/34-36) ya'nî "Kıyâmet bir gündür ki, kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve zevcesinden ve evlâdından kaçar."

616. Ona şerh ederdi ki: "Ben oyum ki, sen benim soframdan iki kat ni'metler yedin."

617. “O filân gün sana o meta'ı aldım, her sır ikiyi tecavüz ederse şâyi' olur."

618. "Halk bizim muhabbetimizin sırrını işitmiştir. Boğaz ni'met yediği vakit yüz utanır."

Şehirli efendi köylüye karşı hukük-ı sabıkayı tafsîlen beyân için derdi ki: "Yâhu! Sen bu tecâhülü kime karşı yapıyorsun? Ben o adamım ki, sen benim soframdan tatlı tuzlu türlü türlü ni'metler yedin. Filân gün sana filân metâ'ı ve eşyayı alıp sana hediye etmiş idim. Vâkıâ bu ikrâm muâmelesi ikimizin arasında vâki' oldu. Fakat ikiyi tecavüz eden sır etrâfa münteşir ve şâyi' olur ve herkes tarafından duyulur. Binâenaleyh halk ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişlerdi. İmdi bir kimsenin boğazı ni'met yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar ni'metimi yediğin halde, bugünkü muameleden yüzün utanmaz mı?"

619. O ona derdi ki: "Ne saçma söylersin? Ne seni, ne adını, ne yerini bilirim?"

620. Beşinci gece bulut ve yağmur tutturdu ki, gök onun yağdırışından aceb tutar.

Şehirliler beş gece sokakta kaldılar, beşinci gece hava bulutlanıp öyle bir yağmur geldi ki, gökyüzü bile o bulutun yağdırışından taaccüb eder.

621. Vaktâki o bıçak kemiğe erişti, efendi "Mihteri çağır!" diye halkayı vurdu.

Vaktâki elem ve iztırâb son dereceyi buldu, efendi sabredemeyip "Evin büyüğünü çağırın!" diyerek köylünün kapısını çaldı.

622. Vaktâki yüz ilhâh ile kapı tarafına geldi, Nihayet: "Ey baba canı, ne vardır?" dedi.

Köylü şehirlinin bir çok ilhâh ve ibrâmı üzerine kapı tarafına gelip: "Ey baba canı, nihâyet ne vardır, ne istiyorsun?" dedi.

623. Dedi: "Ben o hakları bıraktım, zannettiğim şeyi terk ettim."

Şehirli köylüye dedi: "Ben şehirde vâki' olan hukûk-ı sabıkadan vazgeçtim ve inkisâr-ı hayâle uğradığım için, burada nâil olacağımı zannettiğim i'zâz ve ikrâmı da hayâlimden sildim."

624. "Miskin canım bu sıcaklık ve harâret içinde olarak beş günde beş yıllık meşakkat gördüm."

ve herkes tarafından duyulur. Binâenaleyh halk ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişlerdi. İmdi bir kimsenin boğazı ni'met yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar ni'metimi yediğin halde, bugünkü muamelenden yüzün utanmaz mı?"

625. Akrabâdan ve dosttan ve taallukāttan bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin gibidir.

Ya'nî, "Tanıdık kimselerden gelen cefâ, yabancıdan gelen cefâdan daha müessirdir. Zîrâ tanıdıktan gelen bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin cefânın verdiği azâb derecesindedir."

626. Zîrâ ki onun cevr ü cefâsına gönül koymadı, onun cânı, onun lutuf ve vefâsına alışık idi.

Zîrâ akrabâ ve dosttan cevr ü cefâ vukūuna gönlü muntazır değil idi. Belki onun cânı bunlardan lutuf ve vefâ görmeğe me'lûf olmuş ve alışmış idi. İnsan alıştığı şeyin zıddına ma'rûz kalınca pek müteessir olur.

627. Her ne ki kişiye belâ ve şiddettir, bunu yakîn bil ki hilaf-ı âdettir.

Ya'ni "Bir kişiye belâ ve şiddetli gelen bir hâl, muhakkak bilmelidir ki, o kimsenin alıştığı bir hâlin hilâfı olmasındandır. Binâenaleyh bir kimse alıştığı şeyin hilafını görünce mutlakā müteessir olur."

628. Dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi zevâldedir. Eğer sen benim kanımı döktün ise helâl ettim."

Şehirli efendi köylüye dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi şehirde yükselip zevâl mertebesini bulmuş ve burada noksâna meyletmiştir. Eğer sen benim kanımı döktün ve bu eziyetleri bana revâ gördün ise, ben sana hepsini helâl ettim."

629. "Bu yağmur gecesi bize bir köşe ver, tâ ki kıyamette bir azık bulasın!"

630. Dedi: "Bağcının bir köşesi vardır, o orada kurda bekçidir."

Hind nüshalarında "germâ" yerine "serma" vâki'dir. Ma'nâ “soğukluk ve harâret içinde" demek olur.

631. "O bağcının elinde kurt için ok ve yay vardır, tâ ki o iri kurt gelirse onu vursun."

Şehirli efendinin yalvarması üzerine köylü dedi ki: "Evet bizim bağcının barındığı bir köşe vardır ki, o bağcı orada kurtlara karşı bekçilik eder."

632. "Eğer sen o hizmeti yaparsan yer senindir ve yoksa başka bir yer arama-ğa buyur!"

"Ey şehirli efendi, eğer sen bağcının o kurt bekçiliği hizmetini yaparsan, onun oturduğu yeri sana tahsîs ederim. Aksi halde, buyurun kendinize bir başka yer arayın!"

633. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, sen yer ver! O yayı ve oku elime koy!"

Şehirli efendi, köylünün müstehziyâne teklifini ciddî olarak kabûl edip de-di: "Hay hay, sana birçok hizmetler edeyim. Tek sen bana bu elîm gecede bir yer ver ve o yayı ve oku dahi elime ver!"

634. "Ben uyumam, bağın bekçiliğini ederim. Eğer kurt baş çıkarırsa ona ok vururum."

"Rez" "üzüm kütüğü" ma'nâsınadır. "Üzüm” ma'nasına da gelir. Ve alelu-mûm üzüm bağına da derler. Burada "bağ"ma'nâsı münasibdir.

635. "Ey iki gönüllü, Hak için bu gece bırakma! Baş üzerinde yağmur suyu ve altta çamur vardır!"

"Dü-dil" iki gönüllü, bir emirde mütereddid olan kimseye derler ve münâ-fik ma'nâsına da gelir. Burada her ikisi de câizdir. Ya'nî "Ey içi başka ve dı-şı başka olan köylü! Allah rızâsı için bizi bu gece açıkta bırakma; zîrâ üstü-müzde yağmur ve altımızda çamur vardır!"

636. Hâlî köşe oldu ve o, iyâliyle oraya gitti; yer dar ve mecâlsiz.

"Bu mükâleme üzerine, bağcının o boş olan köşesi uydu ve takarrür etti ve şehirli efendi iyâliyle o köşeye gitti; fakat yer dar ve kendileri mecâlsiz olarak." Bu ikinci mısrâ'ın mâba'di bir cümle-i mütemmime olmak üzere merbûttur.

637. Selin heybetinden mağara köşesinde çekirge gibi birbiri üzerine binip,

"Melah" "çekirge" demektir. "Nihîb" nûnun kesriyle "nihâb" kelime-i arabiyyesinin imâle olunmuşudur. Heybet ve korku ve azamet ve âvâz-ı mehîb ma'nâlarına gelir. Bu beyitteki cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur:

638. Gece, bütün gece hepsi: "Ey Hudâ bu bizim lâyıkımız, bizim lâyıkımız, lâyıkımızdır!" deyici oldular.

639. "Bu o kimsenin lâyıkıdır ki, alçakların dostu oldu, yâhut nâkesler için keslik etti."

"Bu uğradığımız belâ, alçak tabîatlı ve kötü ahlâklı kimseleri dostluğa kabûl edenlerin ve nâ-ehil kimselere karşı mürüvvet eden kimselerin lâyıkıdır."

640. "Bu, tama'-ı hâm içinde, kerîmlerin toprağının hizmetini terk söyleyen [638] kimselerin lâyıkıdır.

"Terk güften" "terk etmek" demektir. Ya'nî "Bu belâ-yı şedîd, tama'-ı hâm içinde hayâle kapılarak, kerîmlerin ya'nî âriflerin toprağının hizmetini terk eden kimsenin lâyıkıdır."

641. "Pâklerin toprağını ve duvarlarını yalayıcılık, âmmdan ve onların bağ ve gülzârından daha iyidir."

"Âriflerin huzûrunda zillet ve tevâzu' ile hizmet etmek ve zahmet çekmek, ma'rifet-i Hak'tan câhil olan avâmın indinde refah ve saâdetle yaşamaktan daha iyidir."

642. Kalbi nûrlu bir adamın bendesi olasın, iyidir ki, şahlar başının tepesi üzerinde yürüyesin.

Ya'nî "Hak'tan gâfil olan sûrî hükümdarların makbûlü olup, onların başları üzerinde yerin olmaktan ise, nûr-i kalb sahibi bir ârif-i billâhın kemâl-i zilletle bendeliğini kabûl etmek iyidir."

643. Ey yolların peyki, toprak mülükünden, davul sesinden başkasını bulamayacaksın.

"Mülûk-i hâk"den murâd, hâkim ve mâlik-i arâzî olan sûrî pâdişâhlardır. "Davul sesi"nden murâd, onların sıyt ve şöhret-i saltanatları. "Sübül" sebilin cem'i olup "yollar" demektir. Ya'nî: "Ey müteferrik yolların tâbi' ve sâliki, bu arâzîye mâlik olan sûrî pâdişâhların sıyt ve şöhretleri davul sesine benzer. Davulların sesi bir müddet çalındıktan sonra nasıl münkatı' olursa, oların da nevbet-i saltanatları bittiği vakit, sadâ-yı şöhretleri kesilir. Binâenaleyh, sen onlara olan hizmetden ancak davul sesini bulabilirsin. Gayr-i münkatı' olan sadâ-yı ma'nevî onlarda yoktur. Bu sadâ-yı ma'nevî ancak âriflerde bulunur." Nitekim Cenâb-ı pîr-i destgîr 672 târihinde âlem-i sûrîye vedâ' buyurdukları halde, sadâ-yı ma'nevîleri olan bu Mesnevî-i Şerif el-ân ellerde dolaşıyor ve İngiltere'de Almanya'da nüshaları tab' olunup tedris olunuyor.

644. Şehirliler rûha nisbetle yol vuruculardır. Köylü kimdir? Ahmak ve fütuhsuzdur.

"Şehirliler"den murâd, ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimselerdir. "Köylü"den murâd, akıl ve zekâsı terbiye görmemiş olan gürûh-ı cühelâdır. Ya'nî "Ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimseler rûhâniyet âleminden bî-haber oldukları için, tarîk-ı Hakk'a sülûk edenlerin yollarını vururlar ve onlari yollarından alıkoymak için kendi evhâm ve hayalleri dâiresinde birtakım parlak sözler söylerler. İmdi bunlar ta- rík-ı Hakk'ın ve rûh yolunun rehzenleri olursa, akıl ve zekâdan ve ilim ve irfândan bî-behre olan avâmın hâli nasıl olur? Şübhe yok ki, onlar bu husûsta ahmaktır ve fütühsuzdur." "Gîc” dimâğı muhtell olan kimseye derler.

645. Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, aklın tedbiri olmaksızın ona bir gulün sadâsı geldi, nakli ihtiyâr etti.

Bu yollarda perîşan olmak o kimsenin lâyıkı olur ki, o kimse aklın tedbîrinden gâfil olduğu halde, ona sahrâlarda yolcuların yollarını şaşırtan bir gulyabânînin sadâsı geldi ve o muhâkemât-ı akliyesini ta'tîl edip yolun başka tarafa naklini ihtiyâr etti. "Gul" den murâd, şeyh-i mukallid ve onun tevâbi'idir. Ba'zı kimseler, bir ârif-i billâhın sohbetini ve hizmetini ihtiyâr etmiş ve Hak yolunda doğruca gitmekte bulunmuş iken, bir şeyh-i mukallidin veyâ onun tevâbi'inden birinin iğvâsıyla o kâmilin hizmetini terk edip, şeyh-i mukallidin hizmetini ihtiyâr eder. Ve tarîk-ı Hak'ta [başına] sûrî ve ma'nevî türlü türlü belâlar gelir. Bu gibi ahvâlin sâlikler arasında vukû'u pek çoktur.

646. Vaktâki peşîmanlık gönülden şegâfa kadar gider, ondan sonra i'tiraf fâide tutmaz.

Vaktâki bir kâmilin hizmetinden bir gâfilin hizmetine gittiği sâlikin ma'lûmu olarak, netîcede peşîmanlık hasıl olur ve bu peşîmanlık gönlünden kalbine de maddî bir ârıza tevlîd eder, ondan sonra kusûrunu i'tiraf etmiş olsa bile artık o belânın çâresi ve i'tirâfın fâidesi olmaz. "Şegâf" cild-i kalb demektir. Ya'nî peşîmanlık denilen teessür-i ma'nevî kalbin cildine de maddeten müessir olacağına işâret buyrulur. Hind nüshalarının ba'zısında "i'tirâf" yerine "i'tizâf" vâki' olmuştur ve "i'tizâf", "uzûf" (عزوف) den müştaktır. Ma'nâsı, bir şeyden yüz çevirmek demek olur. Bu sûrette ma'nâ "Ondan sonra gitti; yoldan yüz çevirmek fâide vermez" demek olur.

647. O yay ve ok, onun elinde bütün gece taraf taraf kurdu arayıcı oldu.

Köylünün verdiği yay ve ok şehirli efendinin elinde olduğu hâlde bütün gece taraf taraf kurdu gözleyici oldu. tarîk-ı Hakk'ın ve rûh yolunun rehzenleri olursa, akıl ve zekâdan ve ilim ve irfândan bî-behre olan avâmın hâli nasıl olur? Şübhe yok ki, onlar bu husûsta ahmaktır ve fütûhsuzdur. "Gîc" dimâğı muhtel olan kimseye derler.

648. Kurt ise onun üzerine kıvılcım gibi musallat, o kurttan bî-haber olduğu halde kurdu arayıcı.

Kurt mesâbesinde olan köylü ise şehirli efendinin üzerine çakmak taşında muhtefî olan kıvılcım gibi zâhir olup musallat olmuş idi. Bizim şehirli efendi ise, o kendisine musallat olan köylü kurdundan bî-haber olduğu hâlde, elindeki ok ve yay ile kurdu gözetleyici idi.

649. Her sivrisinek, her pire, bir kurt gibi olup o vîrânede onlara bir zahm vurmuş.

650. Anûd kurdun hücumunun heybetinden, o sivrisineği koğmağa da fırsat ol- [648] madı.

Şehirlinin ve ailesinin bulundukları mağarada sivrisinek ve pire doluydu ve onları sokar ve ısırırdı. Fakat zavallı şehirlinin hayalinde bir kurt hücûmu yerleşmiş olduğundan o hayâli kurdun hücûmunun heybetinden elindeki oku ve yayı bırakıp sivrisinekleri ve pireleri koğmağa bile fırsat yok idi.

651. Tâ olmaya ki kurt bir ziyan vursun; köylü de, efendinin sakalını koparsın.

Zîrâ efendi, bir kurdun ansızın hücum edip bağa ve hayvanlara bir ziyân vermesinden ve netîcede de köylünün kemâl-i hiddetle onun sakalını yolmasından korkar idi.

652. Böylece bî-karar olarak gece yarısına kadar, onların cânı göbekten dudağa gelirdi.

"Dendân künân" bî-karâr ve hor ve rüsvây olmaktan kinâyedir. Ya'nî "Şehirli efendinin ve âilesinin bu ta'rîf olunan ezâ ve cefâ içinde bî-karâr bir hâlde canları ağızlarına gelmekte idi."

653. Ansızın kurtulmuş bir kurt timsali bir tepenin üstünden baş çıkardı.

“Hişten” hâ'nın kesriyle Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügät ve Burhân-ı Katı' lügatlerinde "kurtulmak" ve "bırakmak"; ve "âvîhten" ya'ni asılmak ma'nâ- larına gelir. Burada "ininden kurtulmuş bir kurt" ma'nâsı verilmek münasib olur. Ankaravî hazretleri hâ'nın zammı ile “ağız açmış" ve "dişini sırıtmış" ma'nâlarına geldiğini beyân buyurmuş ise de, fakîr bu ma'nâyı, elimde bulu- nan Şemsü'l-Lügāt ve Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı" kitap- larında bulamadım ve Hind şârihleri dahi bu ma'nâyı göstermemişlerdir. Eğer görmediğimiz lügat kitaplarında bu ma'nâ münderic ise beyt-i şerîfin ma'nâ- sına kemâl-i mutabakatı münker değildir.

654. O efendi kirişten oku açtı, o hayvana vurdu ki nihayet aşağıya düştü.

O şehirli efendi, elindeki yayın kirişini çekip oku fırlattı ve o gördüğü şe- kil ve timsal üzerine vurdu. Öyle ki nihâyet o şekl-i hayvân tepeden aşağıya yuvarlandı.

655. Düşme esnasında hayvandan yel sıçradı, köylü "Hay!" etti ve el vurdu.

Hayvan oku yedikten sonra tepeden aşağıya yuvarlanırken yellendi. Köy- lü bu hâli görünce "Hay ne yaptın!" diye bağırarak elini birbirine veyâhut di- zi üzerine vurdu, dedi:

656. "Ey nâ-civânmerd ki, benim eşeğimin yavrusudur!" dedi: "Hayır o Ehre- men gibi kurttur!"

"Ehremen" Mecûsîlerin i'tikādınca şer hâlikı ma'nâsına geldiği gibi, şey- tana dahi derler. Beyt-i şerîfte zarûret-i vezin hasebiyle "âhermen" sûretinde îrâd buyrulmuştur. Ve bu tarz telaffuz, şuarâ-yı sâirenin şiirlerinde de müs- ta'meldir. Ya'ni köylü bağırarak dedi ki: "Be hey nâ-civânmerd, ne yaptın? Ok ile vurduğun hayvan kurt değil, benim eşeğimin yavrusudur!" Efendi ce- vâben dedi ki: "Hayır, o Ehremen gibi koca bir kurttur!"

657. Onda kurtluk şekilleri zahirdir. Onun şekli, onun kurtluğundan haber vericidir.

658. Dedi: "Hayır, onun altından sıçrayan bir yeli tanırım. Nitekim bir suyu meyden tanırım!"

Köylü, efendinin sözüne cevâben dedi ki: "Hayır, o kurt değildir, benim eşeğimin yavrusudur. Ben eşeğimin yavrusunun altından ya'nî mak'adından çıkan bir yeli sesinden tanırım. Onun yellenmesinin sesini, bir suyu içkiden fark edip nasıl tanır isem öylece tanırım!"

659. "Bağlar içinde benim eşeğimin yavrusunu öldürdün ki, sana asla inkibazdan bast olmasın!"

"Riyaz" "bağçe" ma'nâsına olan "ravza"nın cem'idir. Köylünün bağı murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey şehirli, kurt zannıyle benim eşeğimin yavrusunu öldürdüğün için, aslâ kalbin sıkıntıdan kurtulup ferahlık bulmasın!"

660. Dedi: "Daha iyi tefahhus et; gecedir, karartılar gecede nazırdan örtülmüştür!"

Şehirli, köylünün vâveylâsı üzerine dedi ki: "Vehleten eşek yavrusunun vurulduğuna zâhib olma! Vurulan hayvanı iyi tedkik ve tefahhus et! Şimdi gecedir ve karanlıktır. Zîrâ gece karanlığında görülen karartılar ve şahıslar, ona bakanların nazarında karanlık tarafından örtülmüştür."

661. Gece çokluk galat ve mübdel gösterir. Her bir kimse gece doğru görüş tutmaz.

"Gece karanlığı, cemâdı nebât ve nebâtı hayvan ve hayvanı insan olarak yanlış ve mübdel gösterir. O karanlık içinde doğru görüş her bir kimsenin kârı değildir." Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: Bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat, havass-i hamsemize birçok şeyleri yanlış ve değişik bir hâlde gös- terir. Meselâ, güneş dünyâdan pek büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan cesâmetinde görür. Kulağımız pek tiz ve keskin sadâyı işitemez. Binâ-enaleyh, bu zulmet-i tabîat içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, eşyayı bizlere olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" buyurdular.

662. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Bu üç karanlık derin galat getirir.

Ma'nâ-yı işârîsi i'tibariyle "gece"den murâd, zulmet-i tabiiyye, "bulut" tan murâd sıfât-ı nefsâniyye ve "yağmur"dan murâd, nefsânî havâtırdır. Ya'nî "Zulmet-i tabiyye ve sıfât-ı nefsâniyye bulutları ve havâtır yağmurları munzam olursa ظلمات بعضها فوق بعض (Nûr, 24/40) âyet-i kerimesinde işâret buyurulan ve ba'zısı ba'zısının fevkınde bulunan bu üç karanlık içinde, idrâk-i hakîkat hususunda çok derin yanlışlıklar vâki' olur."

663. Dedi: "O benim üzerime aydınlık gündüz gibidir. Ben yeli tanırım, benim eşeğimin yavrusunundur!"

Köylü dedi: “Eşeğimin yavrusunun vurulduğu bana gün gibi âşikârdır. Zîrâ ben onun yellenmesinin sesini tanırım. O yellenme sesi benim eşeğimin yavrusunundur." Bu beyt-i şerifte şeyh-i mukallidin, hakikat nâmına idrâk ettiği şeyin, eşek yavrusunun osuruğu mâhiyetinde olduğuna işâret buyurulur.

664. Yirmi yelin arasında o yeli ben, yolcu, azığı tanıdığı gibi tanırım.

"Bir yolcu, esnâ-yı seferde acıktığı vakit kendi zâd ve zahîresini nasıl tanırsa, ben de yirmi yelin arasında o eşeğin çıkardığı yeli öylece tanırım."

665. Efendi sıçradı ve sabırsız geldi, köylünün yakasını tuttu, dedi:

"Şigift" "şigîft" kelimesinin muhaffefidir, iki ma'nâsı vardır. Birisi "sabır ve ârâm" ve diğeri "acîb" dir. Burada iki ma'nâ da münasib olur. Fakat evvelki ma'nâ müreccahtır. Ya'ni "Şehirli efendi köylünün bu sözleri üzerine sıçradı ve artık sabredemeyip köylünün yakasına yapıştı ve dedi:" terir. Meselâ, güneş dünyâdan pek büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan cesâmetinde görür. Kulağımız pek tiz ve keskin sadâyı işitemez. Binâenaleyh, bu zulmet-i tabîat içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, eşyayı bizlere olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" buyurdular.

666. Ki: "Ey tarrârın ahmağı, hîle getirdin. Esrar ve afyonun her ikisini beraber yedin!"

"Tarrâr" yankesici ve dolandırıcı ve "beng" (بنگ) "esrar" denilen nebâtî bir maddedir. Ya'nî "Ey dolandırıcının ahmağı, aptalca bir hîle îcâd ettin, esrâr ve afyonun her ikisini de beraberce yediğin için aklın kâmilen gitti ve yaptığını bilmeyecek derecede sarhoş oldun."

667. "Üç karanlık içinde eşeğin osuruğunu tanırsın! Ey sersem, beni nasıl bilmezsin?"

"Gece ve bulut ve yağmur karanlıkları içerisinde eşeğin osuruğunun sesini tanırsın! Ya, ey sersem köylü, bu kadar hukūkumuz olduğu hâlde benim kim olduğumu nasıl bilmezsin?"

668. "O kimse ki, gece yarısında buzağısını bilir, on senelik yoldaşını nasıl bilmez?"

"Gûsale" ya'nî "buzağı" ta'bîri eşek yavrusundan müsteârdır. Maksad, gece karanlığında kendisine mensûb olan hayvanı tanımaktır; ve "köylü"den murâd, şeyh-i mukalliddir. Binâenaleyh Cenâb-ı Pîr buradan i'tibâren, kemâl-i noksân ile beraber da'vâ-yı kemâl eden ve hakîkatten bî-haber bulunan müddeîlerin ta'nına intikāl buyururlar:

669. Kendini arif ve vâlih yaparsın, mürüvvet gözü üzerine toprak saçarsın!

670. (Dersin) ki: "Benim kendimden âgâh olmam yoktur, gönlüme Allah'ın [668] gayrının sığması yoktur."

"Ey şeyh-i mukallid, kendini muhakkiklere benzetip ârif ve tecellî-i Hakk'ın hayrânı addedersin ve sadâkatten ibaret olan insanlığın gözüne toprak saçıp kör edersin de dersin ki: "Ben o derece Hak'ta müstağrakım ki, kendimin kendiliğinden âgâh değilim, gönlüme Hak'tan gayri hiçbir şeye yer yoktur.""

671. Dün yediğim şeyden haberim yoktur. Bu gönül tahayyürün gayrinden şad değildir.

"Ben o kadar Hak'ta müstağrakım ki, nefsimden gâfilim ve dün yediğim şeyden haberim yoktur. Benim bu gönlüm رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab senin hakkındaki tahayyürümü ziyâdeleştir!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulan hayret-i mahmûdenin gayrından şâd ve mesrûr değildir."

672. Akılim ve Hakk'ın delisiyim, yad et! Böyle bî-hod olmamda ma'zûr tut!

Ya'nî "Ben nâs ile olan muâmelâtımda âkılâne hareket ederim. Fakat bâtınımı tedkîk edersen Hakk'ın delisiyim. Bilhassa bu ciheti hatırında tut! Binâenaleyh bana Hak fikrini ilkā eden tekâlîf-i şer'iyyeyi icrâ husûsunda bende bî-hodluk hâsıl olur ve kendimden geçerim. Sakın ta'til-i şerîat etti diye beni ta'yîb etme! Beni ma'zûr tut!"

673. O kimse ki, bir murdarı içer, ya'ni nebîzi; şerîat onu ma'zûrlar tarafına çekti.

"Nebîz" hurma ve bal ve kuru üzüm ve arpa ve buğdaydan yapılan şarâblara derler. Aslı zâl iledir. Eş'âr-ı kudemâda dal ile de isti'mâli mu'tâd olduğundan, beyt-i şerifte de dâl ile îrâd buyrulmuş ve ikinci mısrâdaki "keşîd" ile hem-kâfiye olmuştur.

Ya'nî "Bir kimse şer'an murdar olan şarabı içip sarhoş olsa ve ondan şer'a muhâlif akvâl ve efâl vâki' olsa, şerîat o sarhoşu ma'zûrlar tarafına ilhâk eder. * Bu zikrolunan kıyâs “Bizim bâtınımız Hak'ta müstağraktır ve biz Hakk'ın delisi ve sarhoşuyuz" deyip ahkâm-ı şer'iyyeyi ihmâl ve menhiyyâtı icrâ eden tâifenin, kendilerince yaptıkları bir kıyastır; ve bu zümrenin hevesât-ı nefsâniyyelerine tebaiyyetlerini ma'zûr göstermek için yaptıkları kıyâsatın envâ'ı pek çoktur. Burada misâllerinin îrâdı sûretiyle tafsili uzun olur.

674. Sarhoşa ve bengîye talak ve bey' yoktur. O çocuk gibidir, muaf ve mu'taktır.

"Bengî" esrar içen kimseye ıtlâk olunur, “esrarkeş" dahi derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayâlâta dalar. Hind şârihleri şarâbdan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muâf ve âzâd bulunduğu hakkında ulemânın ihtilâfına dair uzun uzadıya tafsilât yazmışlardır. Burada tafsili uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyenin Hidâye nâmındaki fetvâ kitabının rivâyetine muvâfik olduğunu beyan etmiştir. Bu husûstaki ihtilâfâtın hulâsası, İsmâîl Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veyâ tedâvî için şarâb ve esrar içip aklı zâil olan kimsenin talâkı mu'teber değildir. Hanefiler indinde ekser-i ulemâya göre de mu'teber değildir. Ba'zıları indinde zecren mu'teberdir. Nitekim ekseriyet tarafında bulunan ulemâ-i Hanefiyye'den sâhibü'n-Nikāye derki: "Bir kimse nebîzi kasden içip aklı zâil olsa ve karısını boşasa talâk vâki' olmaz. Ve kezâ esrar içip aklı zâil olsa yine böyledir. Şarâbı ve esrarı tedavî için içenler ile zor ile içirilenler de bu hükme dâhildir ve onlar çocuk ve deli ve baygın olanlar menzilesindedir." Fakat şerîatte kendi arzûsuyla içtiği şarâbdan sarhoş olanlar için hadd-i şürb ve diğerleri için de hadd-i sekr olduğu, ya'nî bunlar için ayrıca cezâ-yı şer'î terettüb edeceği vâreste-i îzâhtır.

675. Bir sarhoşluk ki şâh-ı ferdin kokusundan gelir, meyin yüz küpü başta ve beyinde onu etmedi.

"Ferdâniyet ile muttasıf bir şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusundan hâsıl olan bir sarhoşluğu, başta ve beyinde yüz küp şarab yapamaz." Ya'nî Hakk'ın tecellî-i zâtîsinden hâsıl olan sarhoşluk öyle bir sarhoşluktur ki, aslâ şarabdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluklara benzemez."

676. "İmdi onun üzerine teklif nasıl revâ olur? At sâkıt oldu ve elsiz ve ayaksız oldu."

"İmdi şarâbdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluk sebebiyle bir kimse ma'zûr ve muâf ve âzâd olunursa tecellî-i zâtîden sarhoş olanların üzerine teklifât-ı şer'iyye nasıl revâ ve câiz olur? Zîrâ insan, rûh ile bedenden mürek-kebdir ve beden rûhun bindiği bir at mesâbesindedir. Ve ef'âl-i şer'iyye bede-nin kuvvetiyle icra olunur. İmdi bu sarhoşluk sebebiyle cisim merkebi sukūt “Bengî” esrar içen kimseye ıtlâk olunur, “esrarkeş” dahi derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayâlâta dalar. Hind şârihleri şarâbdan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muâf ve âzâd bulunduğu hakkında ulemânın ihtilâfına dair uzun uzadıya tafsilât yazmışlardır. Burada tafsili uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyenin Hidâye nâmındaki fetvâ kitabının rivâyetine muvâfik olduğunu beyan etmiştir. Bu husûstaki ihtilâfatın hulâsası, İsmâîl Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veyâ tedâvî için şarâb ve esrar içip aklı zâil olan kimsenin talâkı mu'teber değildir. Hanefiler indinde ekser-i ulemâya göre de mu'teber değildir. Ba'zıları indinde zecren mu'teberdir. Nitekim ekseriyet tarafında bulunan ulemâ-i Hanefiyye'den sahibü'n-Nikāye derki: "Bir kimse nebîzi kasden içip aklı zâil olsa ve karısını boşasa talâk vâki' olmaz. Ve kezâ esrar içip aklı zâil olsa yine böyledir. Şarâbı ve esrarı tedavî için içenler ile zor ile içirilenler de bu hükme dâhildir ve onlar çocuk ve deli ve baygın olanlar menzilesindedir." Fakat şerîatte kendi arzûsuyla içtiği şarâbdan sarhoş olanlar için hadd-i şürb ve diğerleri için de hadd-i sekr olduğu, ya'nî bunlar için ayrıca cezâ-yı şer'î terettüb edeceği vâreste-i îzâhtır.

677. Cihanda eşek yavrusu üzerine kim yük koyar? Ebû Mürre'ye kim Fârisî dersi verir?

"Teklîf tâkate göre olur. Binâenaleyh, eşek yavrusunun yük taşımağa kudreti ve tâkati olmadığı için, onun üzerine yük yükletilmez. "Ebû Mürre" İblîs'in künyesidir. Ankaravî hazretleri Arap'tan bir ahmak kimsenin adına da Ebû Mürre dediklerini rivâyet buyururlar. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "İblîse ve yahut Ebû Mürre dedikleri ahmak kimseye Fârisî dersini kim ta'lîm eder? Zîrâ ta'lîm isti'dâda vâbestedir."

"Pâ-resî" kelimesi "pâ" ile "res" den mürekkeb vasf-ı terkîbîdir ve nihâyetindeki "ya" masdariyyet olduğuna göre "ayak eriştiricilik" demek olur; ve ayak eriştiricilik tâ'lîmi, sûret ve cismâniyet dairesinde mümkin olur. Künyesi Ebû Mürre olan İblis ise ma'nâdan ibâret bulunduğundan, ona bu ta'lîm imkânı yoktur.

678. Arec geldiği vakit yükü kaldırırlar. Hak لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ buyurdu.

"Arec" "topal" ma'nâsınadır. Ya'nî topala yük yükletmezler. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Fetih, 48/27) ya'nî "Kör, topal ve hasta üzerine teklîf yoktur" buyurur.

679. Kendi tarafıma a'mâ, Hak tarafından basîr olurum. Binâenaleyh azdan ve çoktan muafım.

"Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın taarrüfü ile basîrim ve görücüyüm. Ya'nî اذا احببت كنت له سمعا وبصرا و لسانا hadis-i kudsisinin mâsadakıyım. Binâenaleyh âlem-i keserattan muâf oldum ve deryâ-yı vahdete daldım." etmiş ve yürüyemez bir hâle gelmiştir. Ve rûh elsiz ve ayaksız ve onun icrâ-yı fiil âleti olan cesed muattal kalmıştır. Binâenaleyh, ef'âle taalluk eden teklifât-ı şer'iyye ondan sâkıt olursa ma'zûr addolunmaz mı?" Şeyh-i mukallidin bu sözleri hadd-i zâtında doğrudur. Zîrâ fenâ-fillah hâlinde olan bir zât filhakîka kendinde değildir ve böyle bir zât nefsinin hevâsından ve muâmelât-ı nâstan dahi bî-haberdir. Fakat bu hâl, şeyh-i mukallidin hâli değildir. Zîrâ o mukallid, nefsinden ve nâs ile olan muâmelâtından gâfil ve zâhil değildir.

680. Dervişlik ve bîhodluk lafını Hakk'a mensub olan sarhoşların hay ve hûyunu vurursun.

Ey yalancı müddeî, hakîkî dervişlerin iktizâ-yı halleri olarak söyledikleri sözleri çalıp söyler ve öğünürsün ve bîhodluktan dem vurursun. Şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olan kâmillerin raks ve semâ'larını ve hay u hûylarını taklîd edersin de dersin:

681. Ki: "Ben yeri gökten bilmem!" Gayret seni imtihan etti imtihan!

O hây u huylar arasında sarhoşluk vasfı gösterip dersin ki: "Ben yerde miyim, gökte miyim, farkedemem!" Ey müddeî gayret-i Hak seni imtihan etti imtihân! Haberin yok mu? Bu hâlin ile imtihan içinde olduğunun farkında değilsin.

682. "Sıpanın osuruğu seni rüsvay etti; senin nefyine bir varlık isbat etti."

Burada "sıpa"dan murâd, nefis ve "onun osuruğu"ndan murâd o nefsin sıfât-ı rezîlesinden herhangi birinin zuhûrudur. Ya'nî, "Ey şeyh-i mukallid, sen dervişlerin lâfından ve şathiyyâtından dem vurdun ve bîhodluktan bahsettin ve Hak sarhoşlarının hay u hûyunu icrâ ettin. Bu sözlerin ve hâlinin sıdk ve kizbe ihtimali var idi. Vaktâki eşek sıpası gibi olan nefsinin osuruğu mesâbesinde bulunan sıfât-ı rezîleden birisi senden aksırık gibi tabiî olarak zuhûr etti, o senin nefyettiğin nefsine bir varlık isbât ve bîhodluk da'vâsını tekzîb ve seni rezîl ve rüsvây etti."

683. Hak hileyi böyle rüsvay eder. Ürkmüş avı böyle tutar.

Hak Teâlâ hazretleri mekr ve hîleyi böylece meydana çıkarıp sahibini halk nazarında rezil ve rüsvây eder. Sırât-ı müstakîmden ürküp kaçan avı da böyle imtihanlar ile yakalar.

684. Ey baba, her kim: "Kapının çavuşu benim!" derse, yüz binlerce imtihan vardır.

Ey, babalık ve kemâl da'vâsında bulunan kimse! Her kim tarîk-ı Hak kapısının çavuşu ve rehberi olduğunu iddia ederse Hak Teâlâ hazretlerinin pek çok imtihanları vardır. Bu imtihanlar neticesinde da'vâlarının yalan olduğu meydana çıkar ve rüsvây olur.

685. Eğer avâm onu imtihandan bilmezler ise, yolun pişkinleri ona nişan isterler.

Eğer imtihân-ı ilâhî neticesinde, o şeyh-i mukallidin meydana çıkan hilesini avâm-ı halk idrâk edemeseler ve o yalancı şeyh o hîlesini, birtakım mugālatât ile avâmın idrâkinden setr etse bile, Hak yolunun inceliğine vakıf olan ârifler, onun sözlerine hâlî ve fiilî nişân ve alâmet isterler.

686. Bir âdî kimse terzilik da'vâsı ettiği vakit, şah onun önüne bir atlas bırakır.

Meselâ âhâd-ı nâstan birisi terzilik san'atında mahâret da'vâsını ettiği vakit, şâh-ı memleket onun terziliğini imtihan için, önüne bir atlas bırakır da der.

687. Ki: "Bunu geniş bağaltak kes!" İmtihandan onun için iki şah peyda olur.

بغلطاق (Bağaltâk) ve غلطاق (galtâk)ın müteaddid ma'nâları vardır. Burada külâh-ı dervişân ve Hıtâ memleketinde giydikleri libâs ma'nâlarına gelir. Ve بغطاق (buğtâk) ve نطاق (buhtâk) da aynı ma'nâyadır. Ya'ni, “Şâh terzilik da'vâsında bulunan kimsenin önüne bir atlas kumaş getirip: "Al bundan bana bir elbise yap!" der. İmdi bu imtihandan o kimse için iki şah (شاخ) ve iki şık zâhir olur ve birisi da'vâsının sıdkı ve diğeri de kizbidir."

688. Eğer her kötünün imtihanı olmasa idi, her muhannes cenkte Rüstem olur idi.

Eğer her bâtını bozuk ve hîlekâr olanın imtihanı olmasa idi, her kadın tabîatlı ve arzû-yı nefsânîsine meclûb olan kimse, cihâd-ı ekber olan mücâhede-i nefs hususunda Rüstem gibi bir pehlivan olurdu.

689. Muhakkak her muhannesi zırh giymiş tut! Vaktaki yarayı görür, esîr gibi olur.

Hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olduğu halde, tarîk-ı Hakk'a giren her bir kimseyi, sûrî harbe dâhil olmak üzere zırh giymiş bir kadın tabîatlı ve korkak kimseye müşâbih tut! Vaktâki o kimseye tarîk-ı Hak'ta bir darbe erişir, hemân yüz çevirip esîrler gibi faaliyetten kalır.

690. Hakk'ın sarhoşu debûrdan nasıl ayık olur? Hakk'ın sarhoşu nefh-i sûra kadar kendine gelmez.

"Debûr" "garb rüzgârı" ma'nâsınadır. Hevâ-yı nefsânî murâd buyurulur. Ya'nî "Hak sarhoşu hevâ-yı nefsânî ve ezvâk-ı cismânîden ayık ve haberdâr değildir. Zîrâ o Hakk'ın sarhoşu موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olduğundan kıyâmete kadar ayılmaz. Binâenaleyh nefis ve cismâniyetle ne alâkası olur?"

691. Hakk'ın şarabı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran, ayran!

Ey müddeî-i kâzib وَسَقَاهُمْ رَبِّهِمْ شَرَابًا طَهُوراً (İnsan, 76/21) ya'nî "Rableri onlara şarâb-ı tahûr içirdi" âyet-i kerîmesinin sırrına mâsadak olup o şarâb-ı tahûru içenlerin sarhoşluğu yalan ve ca'lî olmaz, ciddî ve sahîh olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddia ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran mesâbesinde olan nefsinin hilelerini içtin, ayran içtin, ayran, ayran!

692. Kendini Cüneyd ve Bâyezîd yaptın. "Git ki, teberi kilitten tanımam."

Ey yalancı mürşid, kendini Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle hem-pâye addedip dedin ki: "Ben o kadar müstağrak-ı vahdetim ki, eşyâ arasındaki temâyüzün farkında değilim. Binâenaleyh, balta ile anahtarı yekdîğerinden fark edip tanıyamam."

693. Kötü damarlığı ve tembelliği ve hırsı ve tama'ı, ey mekr yapıcı hîle ile nasıl gizlersin?

Ya'nî "Nefsin fenâ olan sıfatlarını, hîle ile ehl-i irfân nazarında nasıl sak- Hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olduğu halde, tarîk-ı Hakk'a giren her bir kimseyi, sûrı harbe dâhil olmak üzere zırh giymiş bir kadın tabîatlı ve korkak kimseye müşâbih tut! Vaktâki o kimseye tarîk-ı Hak'ta bir darbe erişir, hemân yüz çevirip esîrler gibi faâliyetten kalır.

694. Kendini Mansûr-ı Hallâcî edersin. Bir ateşi dostların pamuğu üzerine vurursun.

Kendini Hallâc-ı Mansûr hazretleriyle hem-meşreb addedip "ene'l-Hak" davasına kıyâm edersin. Dostların pamuk gibi yumuşak ve zayıf olan îmanları üzerine bu yalan ateşini dökersin ve onların i'tikadlarını ifsâd edersin.

695. Ki: "Ömer'i Ebû Leheb'ten tanımam. Gece yarısında sıpamın osuruğunu tanırım!"

Dersin ki: "Benim şarâb-ı vahdet-i Hak'tan sarhoşluğum o mertebededir ki, ism-i Hâdî'nin mazharı olan Hz. Ömer (r.a) ile ism-i Mudill'in mazharı olan Ebû Leheb'i birbirinden ayırd edip fark edemem. Fakat sıpanın ya'nî nefsimin hevâsını zulmet-i tabîat içinde tanırım." Halbuki vahdet-i Hak'ta müstağrak olan ve fânî-fillah mertebesinde bulunan kimse nefsinden gāfil ve zâhil olmak îcâb eder. Senin bu sözlerin birbirine zıddır ve mütenâkızdır.

696. Ey bir eşek ki, sen eşekten buna i'timâd eder. Senin için kendini kör ve sağır eder.

"Senin bu yekdiğerine zidd olan sözüne i'timâd eden bir ahmaktır. Senin hatırın için kendini kör eder, hakîkat-i hâli görmez ve sağır eder. Senin bu mütenâkız sözlerini işitmez." "Ey harî"deki "yâ" nisbet olduğuna göre de şu vech ile bir ma'nâ verilebilir: "Ey eşek mesâbesindeki nefsine mensûb olan müddeî-i kâzib, senden sudûr eden bu söze eşek olan kimse inanır. Zîrâ o kimse senin hatırın ve hürmetin için kendini kör ve sağır edip hakikatı görmez ve işitmez."

697. Kendini yol gidicilerden aşağı say! Sen yol vurucuların mahremisin, bok yeme! Ey kāri'-i muhterem, sakin گه مخور ta'bîrinin müstehcen olduğundan bahisle i'tirâza cür'et etme! Zîrâ insân-ı kâmil, her bir mertebeye tenezzülden ve her sınıfa lâyık olduğu hitâbı etmekten çekinmez ve Hak yolunda hîlekârlığa mütesaddî olup ibâdullahı iğfâl eden bir müddeî-i kâzib bu hitâbdan daha fenâsına bile lâyıktır. Bu mütâlaaya binâen, fakîr de açık Türkçe ile tercüme ettim.

698. Hileden geri uç, akıl tarafına koş! Mecâz kanadı ne vakit gök üzerine uçar?

Ey şeyh-i mukallid, gayr-i ma'kül olan hîleden vazgeç ve ma'kül olan sıdk ve safvet tarafına koş! Senin elfâz ve ibârât-ı sûriyye ve mecâziyyeden öğrendiğin ma'nâların hakikat göğü üzerine uçması mümkin değildir. Nitekim elfâz ve ibârât ile balı ta'rîf etmek kâfî değildir. Onun zevk-ı hakîkîsine vâsıl olmak için yemek lâzımdır. Bilmek başka, olmak başkadır. Binâenaleyh hâl tahsîli lâzımdır.

699. Kendini Hak âşıkı yaptın, aşkı kara şeytan ile oynadın.

Ankaravî hazretleri "kara şeytan" ta'bîrine güzel bir vecih beyân buyurmuşlardır: "Küfür ve ma'sıyet tarafına da'vet eden kara şeytandır; ve tâat ve ibâdâta da'vet edip mağrûr eden şeytan beyaz şeytandır." Fakat bahis, şeyh-i mukallid bahsi olup onu tarîk-ı Hak'ta ucüb ve gurûra sevk eden beyaz şeytan olmak îcâb eder. Fakîre lâyih olan budur ki, buradaki "kara şeytan" ta'bîri, "zulmânî olan şeytan" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

700. Kıyamette âşık ile ma'şûku iki iki bağlarlar, hemen öne getirir.

[698] المرء مع من احب ya'nî "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Mâdemki senin aşkın, o kara ve zulmânî olan şeytana mahsûstur ve senin ma'şûkun ve muhibbin odur; kıyâmette âşık ile ma'şûkları ikişer ikişer bağladıkları vakit, seni de ma'şûkun olan o şeytanla bağlarlar."

701. Sen kendini yine hayran ve bîhod yapmışsın. Üzümün kanı hani? Bizim kanımızı içmişsin!

Ey kāri'-i muhterem, sakın گه مخور ta'bîrinin müstehcen olduğundan bahisle i'tirâza cür'et etme! Zîrâ insân-ı kâmil, her bir mertebeye tenezzülden ve her sınıfa lâyık olduğu hitâbı etmekten çekinmez ve Hak yolunda hîlekârlığa mütesaddî olup ibâdullahı iğfâl eden bir müddeî-i kâzib bu hitâbdan daha fenâsına bile lâyıktır. Bu mütâlaaya binâen, fakîr de açık Türkçe ile tercüme ettim.

702. Git ki, seni tanımam, benden sıçra! Kendiliği olmayan ârifim ve köyün Behlül'üyüm.

"Behlûl" Hârûn er-Reşîd zamânında Bağdad'da bulunan ehl-i fenâdan bir ârifin ism-i şerîfidir. Ya'ni, "Ey müddeî-i kâzib, sana nasîhat eden kâmile dersin ki: "Git, ben hâl-i fenâdayım, senin senliğini tanıyamam, benden el çek! Ben kendinden geçmiş bir arif-i Hakk'ım ve muhîtimin Behlül'üyüm."

703. Sen "Tabakçı tabaktan uzak olmaz!" diye kurb-i Hak'tan tevehhüm ediyorsun.

Sen âsâr-ı evliyâyı okuyup ve kelâm-ı ârifânı işitip ma'lûmât-ı akliyyen ile, "Tabakçı tabaktan, ya'nî Sâni'-i hakîkî olan, mahlûku olan masnû'dan uzak değildir!" dersin ve bu muhakemen ile yakınlık tevehhüm edersin.

704. Bunu görmüyor musun ki, kurb-i evliyâ yüz kerâmet ve iş güç tutar.

Ey mütevehhim efendi, senin iddia ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Zîrâ yakınlıkların envâ'ı vardır. Evliyânın yakınlığı başka bir yakınlıktır. Zî-râ görmez misin ki, evliyânın yakınlığı neticesinde birçok kerâmetler ve işler güçler vardır. Eğer sende bu nevi' yakınlık var ise, eseri nerede?

705. Demir, Dâvûd'dan bir mum olur. Mum senin elinde demir gibi olur.

Ezcümle Hakk'a yakınlık alâmetlerinden olmak üzere Dâvûd (a.s.)ın yed-i şerîfinde وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûd için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile, demir mum gibi yumuşak "Hûn-ı rez” “üzüm suyu" ve "şarâb" dan kinâyedir. Ya'nî, "Ey yalancı şeyh efendi, sen ayran içtiğin hâlde, niçin kendini böyle şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içmiş gibi hayrân ve sarhoş yapmışsın? Kâşki şarâbdan sarhoş olaydın, hiç olmazsa gösterdiğin evzâ'-ı mestânenin bir sebebi olurdu. Fakat bunu yapmadın. Hîlen sebebiyle biz müslümanların kanını içtin ve sarhoşluğunun sebebi bu oldu."

706. Halkın kurbü ve rızkı cümle üzerine âmmdır. Bu kerîmler vahy-i aşk kurbünü tutar.

Sâniiyyet ve masnûiyyet ve rezzâkıyyet ve merzûkıyyet cihetinden halkın Hakk'a olan yakınlığı umûmîdir; ey şeyh-i müzevvir yalnız sana mahsûs değildir. Ancak bu kerîm olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın Hakk'a olan yakınlıkları vahy-i aşk iledir. Ya'nî bu zevât-ı kirâmın kulûb-i şerîfesine Hakk'ın aşkı vahyolunmuştur. Ve onlar bu aşk ile yanıp tutuşurlar. Ve kurb-i hakîkî ancak bu aşk ile hâsıl olur. Yoksa وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî “Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir” ve وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz ona şah damarından daha yakınız” âyet-i kerîmelerinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk'ın her bir mahlûku ile bir kurb ve maiyyeti vardır. Fakat bu kurb “kurb-i âmm”dır, “kurb-i hâs” değildir.

707. Ey baba, kurb envâ' üzerine olur. Güneş dağlıklar ve altın üzerine vurur.

Ya'nî, "Hakk'ın kurbü umûmî olmakla beraber, husûsiyeti cihetinden envâ'ı pek çoktur. Meselâ güneş sûret-i umûmiyyede bilcümle eşyâ üzerine ziyâsını neşreder. Ve taş ve topraktan ibaret olan dağlıklara düşer ve kezâ altın üzerine akseder." Velâkin her birine yaptığı muâmele başkadır. Taşa başka türlü ve altın cevherine başka türlü te'sîri vardır.

708. Lâkin güneş için altına bir yakınlık vardır ki, ondan söğüt âgâh olmaz.

“Şîd” (شید) “hurşîd” in muhaffefidir. “Bîd” söğüt ağacıdır. Ya'nî "Güneşin altın cevherine öyle bir yakınlığı vardır ki, söğüt ağacının o yakınlıktan haberi yoktur. O yakınlık altına kıymet verir ve söğüt ağacına aslâ meyve vermeyen bir hayat verir." Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne, ef'î sem kapar.

709. Kuru ve yaş dal güneşe yakındır. Güneş her ikisinden ne vakit hicâb tutar?

Güneşin ziyâsı kuru ve yaş dala sereyân-ı zâtî ile yakındır. Binâenaleyh kuru ve yaş ağaç dallarının bu süretle güneşe kurbü vardır ve ziyâ-yı şemsin her ikisine de ale's-seviye in'ikâsına aslâ perde ve hicâb ve mâni' yoktur.

710. Kuru dal, o güneşin yakınlığından pek çabuk kuru olmanın gayrini ha- [709] ni? Bul!

Fakat, kuru dala o güneşin ziyâ ve harâretinin yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir te'sîr var ise, hani göster bakalım! O te'sîrden baş- ka asla bir te'sîr yoktur. O kuru dalın kat kat kuruyup tam takır olmasından başka bir te'sîrini bulamazsın.

711. Fakat hani o tâze dalın yakınlığı ki, ondan olmuş yemiş yersin!

Fakat güneşin ziyâ ve harâretinin o tâze ağaç dalına yakınlığı, yemişli ağaçlarda yemiş zuhûruna sebeb olup ondan yemiş yersin; ve yemişli olma- yan ağaçlarda dahi, hiç olmazsa latîf yeşillikler zuhûra getirip sâyesinde müs- terih olursun. Velhâsıl güneşin te'sîri yaş dala başka ve kuru dala daha baş- ka olur.

712. Ey akılsız, öyle bir sarhoş olma ki, akla gelirse peşîmanlık yer.

"Ey akl-ı maaşda müstağrak olup, akl-ı maâddan bî-behre kalmış olan kimse, nefis ve şeytanın içirdiği bâdeden, akl-ı maâda geldiğin vakit pişman olacak derecede sarhoş olma!"

Ma'lûm olsun ki, akl-ı maâda ya hayât-ı dünyâda gelinir veyâhut hayât-ı uhreviyyede gelinir. Hayât-ı uhreviyyede gelmenin sırf peşîmanlıktan başka bir netîcesi yoktur. Eğer inâyet-i Hak'la hayât-ı dünyeviyyede gelmek nasib olursa ömr-i zâyi'a peşîmânlık hasıl olmakla beraber tövbe ve istiğfâr ile ve vâhibü'l- atâyâ olan Hakk'a münâcât ve niyâz ile telâfî-i mâfât mümkin olur. Binâenaleyh bu hayât-ı dünyeviyyede göz açmak ve aklını başına toplamak lâzım gelir.

713. Belki o sarhoşlardan ki, mey içtikleri vakit, kemâle gelmiş akıllar hasret götürürler.

Belki aklını başına toplayıp, o şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içen sarhoşlardan ol ki, onlar bu şarâb-ı tahûru içtikleri vakit, senelerce ulûm-i zâhire ile akıllarını pişirmiş ve kemâle getirmiş olan kimseler, senin bu sarhoşluğun ve ezvâk-ı ma'neviyyene hasret çeksinler.

714. Ey kedi gibi ihtiyar sıçanı tutmuş, eğer o meyden süt tutarsan arslan tut!

"Pîr" lafzı "mûş"un sıfatı olduğuna göre "ihtiyar sıçan" demek olup cism-i köhne murâd olunur. Ve "arslan"dan murâd, dahi veliyy-i kâmil olur. Ya'nî "Ey kedinin ihtiyar sıçana kemâl-i şiddetle sarıldığı gibi bu köhne cisme sarılmış olan kimse! Eğer o hîle bâdesinden hakikat sütünü aldın ise Allah'ın arslanı olan bir velîde tasarruf et bakalım!" demek olur. Ve eğer "pîr""girifte" ye merbût olursa: "Ey kendisine bir pîr ve mürşid ittihâz etmiş olan kimse, kedi ile fare gibi, ya'nî kedinin fâre önünde murâkıb olarak oturup beklediği gibi, sen de o pîrin önünde oturmuşsun. Eğer o pîrin meyinden süt mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyyeyi ve esrâr-ı hakikatı tuttun ve aldın ise, arslan mesâbesindeki rûhunu tut ve onun sıfatına yapış!" demek olur. Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahtır ve âtîye merbûtiyyeti vâzıhtır.

715. Ey bir hayâlden "hiç" kadehi içmiş, hakāyık sarhoşları gibi dolaşma!

Ey kendisine hayâlinde şeyhlik ve mürşidlik mertebesini tevcih edip ve bu hayâlinden "hiç" kadehi içip kendini Hak'ta müstağrak olmuş tevehhüm eden kimse, ortada hakāyık sarhoşları olan ârif-i kâmiller gibi dolaşma ve irşâd da'vâsında bulunma!

716. Sarhoş gibi bu tarafa ve o tarafa düştün. Ey sana bu taraf yoktur, o taraftan geç!

Ey müddeî-i kâzib, sarhoş gibi bu rûhâniyet ve hakikat tarafına lâf ile ve o cismâniyet ve hayâl tarafına fiilen yıkıldın. Ey mukallid, sana bu rûhâniyet ve hakikat tarafı kapalıdır. Sen o cismâniyet ve hayal tarafından geç!

717. Eğer o tarafa yol bulursan, bundan sonra gâh bu tarafa gâh o tarafa, meyil saç!

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra gâh bu sûret ve cismâniyet tarafına ve gâh o rûhâniyet ve ma'nâ tarafına meyil ve arzûnu saç ve bezlet! "Sır-feşan"da "sır" "meyil ve arzû" ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'nî "Hakîkî bir sûrette Hak'ta fanî olursan, bu fenâ-fillâhtan sonra bekā-billâh makāmı hâsıl olur ve bu makam hâsıl olduktan sonra ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında olan gâh sûret âlemine ve gâh ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında olan ma'nâ alemine meyil ve arzûnu saç ve bezlet! Zîrâ iki âlemde seyeran salâhiyeti senin olmuştur."

718. Hep bu tarafa mensubsun, o taraftan dem vurma! Mâdemki ölüm tanımazsın, boşuna can çekişme!

Ey müddeî-i kâzib, halbuki sen hep bu sûret ve cismâniyet âlemine mensûbsun. Binâenaleyh o ma'nâ ve rûhâniyet âleminden bahsetme! Mâdemki mevt-i ihtiyârî ile ölmedin ve fenâ-fillâh makāmına kadem basmadın, nâfile yere muhakkıkînin ahvâlini taklîd için can çekişme! "Gep" (گپ) "Söz" demektir ve yalan ve beyhûde sözler ma'nasına da gelir.

719. O Hızır canlı ki, ecelden korkmaz. Eğer o mahluku tanımazsa lâyık olur.

O hayât-ı ebediyyeye nâil olan Hızır canlı ârif-i kâmil, ölümden ve ecelden korkmaz. Çünkü zâten o, bu hayât-ı cismâniyyeden mevt-i ihtiyârî ile ölmüştür ve Hak'ta fânî olmuştur. Eğer mahlûku tanımaz ve mezâhirde Hakk'ın gayrını görmezse bu hâl ona lâyık olur.

720. Ağzını zevk-ı tevehhümden hoş edersin. Kendi tulumuna üflersin, onu doldurursun.

Ağzını zevk-i tevehhümden doğan birtakım tumturaklı elfâz ile hoş ve latîf edersin; dinleyenlere kendini beğendirmeğe çalışırsın ve boş havadan ibâret olan bu süslü sözler ile, tulum mesâbesinde olan enâniyetini şişirip doldurursun ve halkın tahsîninden nefsin zevklenip ve keyiflenip sarhoş olursun. خيك "Hik" "büyük tulum" demektir (Şemsü'l-Lügat).

721. İmdi bir iğne ile havadan boş olursun. Akılin teni böyle semiz olmasın!

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra gâh bu sûret ve cismâniyet tarafına ve gâh o rûhâniyet ve ma'nâ tarafına meyil ve arzûnu saç ve bezlet! "Sır-feşan"da "sır" "meyil ve arzû" ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'nî "Hakîkî bir sûrette Hak'ta fanî olursan, bu fenâ-fillâhtan sonra bekā-billâh makāmı hâsıl olur ve bu makam hâsıl olduktan sonra ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında olan gâh sûret âlemine ve gâh ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında olan ma'nâ alemine meyil ve arzûnu saç ve bezlet! Zîrâ iki âlemde seyeran salâhiyeti senin olmuştur."

722. Kışın kardan bardaklar yaparsın, suyu görünce o ne vakit vefâ eder?

Ey mukallid, kış mevsimi gibi soğuk olan nefsinin yağdırdığı sıfatlardan bardaklar yapıp içine, muhakkıkînden çaldığın ulûm ve hakāyık sularını doldurur ve etrafında bulunan mürîdâna sunarsın. Halbuki o çaldığın ulûm-i ledünniyye ve hakāyık sularını gördüğü vakit, o nefsânî sıfatların ne kadar vefâsı olur ve o bardaklar o suları ne kadar muhafaza edebilir? Zîrâ o ulûm ve maarif o sıfât-ı nefsâniyyenin düşmanıdırlar ve derhal onları eritmeğe me'mûrdurlar.