Leylâ'nın mahallesinde mukîm olan o köpeği Mecnûn'un okşaması
14. bölüm / 70 · 2001 kelime · ~11 dk okuma
569. Mecnun gibi ki, o bir köpeği okşar idi, ona bûse verirdi ve onun önünde erir idi.
Şehirli efendi ve ailesinin hâli, Mecnûn'un hâline müşâbih idi. Nitekim Mecnûn Leylâ'nın mahallesine mensûb olan bir köpeği sever ve okşar ve öper ve onun önünde erir idi. Ya'nî o köpeğin muhabbetinde kendiliğinden fânî olur idi.
570. Onun etrafını tavafda hazı' olarak devr ederdi. Ona sâf cüllâb ve şeker [568] dahi verirdi.
“O Mecnûn o köpeği tavâf husûsunda zelîl olarak devr ederdi ve ona sâf olarak şeker şerbeti ve şeker dahi verirdi.” “Cüllâb" zamm ü teşdîd ile "Gü- lâb" kelimesinin Arapça'sıdır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâ- dî, bu kelimenin lügat-i Arab'ta bulunmadığını ve binâenaleyh Fârisî olması lâzım geleceğini beyân eder. Fakat Müeyyedü'l-Fudalâ sâhibi indinde Ara- bîdir ve lügatinde zamm ü teşdîd ile cim-i Arabî bahsinde kayd etmiştir. Bu sûrette beyt-i şerifte teşdîd, zarûret-i vezn için hazif buyurulmuş olur; "şeker şerbeti" demek olur.
571. Bir bü'l-fudul dedi ki: "Ey ham olan Mecnûn, bu ne tedbîrdir bu ki, mü- dâm getirirsin?"
"Bü'l-fudûl" Türkçe'de gevezeye, zâid söyleyene derler. Ham, çiğ ve id- râksizden kinâyedir. "Şeyd" mekr, hîle ve zerk ma'nâsınadır. Ya'nî, “Mec-
572. Köpeğin ağzının kenarı daima bir murdardır, kendi mak'adını dudağı ile yalar.
"Pûz" "ağız kenarı" ma'nâsınadır.
573. O köpeğin ayıplarını çokluk saydı. Ayıp bilici olan, gayb bilici olandan bir koku götürmedi.
O geveze, köpeğin birçok ayıplarını ve kusûrlarını saydı ve o ayıp kusur bilici olan geveze, yaptığı işin sırrını bilici olan Mecnûn'un bâtınından ve niyetinden bir koku ve haber alamadı.
574. Mecnun dedi: "Sen bütün nakış ve tensin. İçeriye gel ve ona benim gözümden bak!"
Mecnûn o gevezeye cevâben dedi: "Yâhu! Sen ancak benim ef'âl-i zâhiriyyeme bakıyorsun. Binâenaleyh sûrette ve cismâniyette mahbûs kalmışsın. Bu zâhir-bînlikten vazgeç de fiilimin bâtınına müteveccih ol ve ondan sonra o köpeğe benim bakışımla bak da gör!"
575. "Ki, bu Mevlâ'nın bağlanmış tılsımıdır bu! Leyla'nın mahalleciğinin bekçisidir bu!"
"Senin, ayıplarını sayarak tahkîr ettiğin bu köpek, evvelen Hakk'ın bu vücûd-i mecâzî âleminde o köpek sûretinde bağlamış olduğu bir tılsımdır ki, onun zımmında birtakım ahkâm-ı esmâ-i ilâhiyye mündemiçdir. Sâniyen, benim ma'şûkam olan Leylâ'nın mahalleciğinin bekçisidir."
576. "Onun himmetini ve dil ü cânını ve tanıyışını gör ki, o nereyi ihtiyar etti ve mesken-gâh yaptı?"
"Ey bü'l-fudûl, sen onun zâhirindeki kusurlarına bakıyorsun. Onun bâtı- nındaki kemâlini görmüyorsun. Sen onun himmetinin kemâlini ve kalbini ve cânını ve irfânını gör ki, o imrâr-ı hayât için nereyi ihtiyâr etti ve kendisine nereyi mahall-i mesken intihâb etti! Ya'nî benim ma'şûka-i rûhumun mahal- lesinde yaşamağı ihtiyâr etti."
577. O benim kehfimin mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o benim hem-derdim ve hem-hüznümdür!
"Kehf” mağara demek olup, burada Mecnûn'un ma'şûkası olan Leylâ'dan kinâyedir. Ya'ni, "O köpek, benim ilticâgâhım olan bir mağara mesâbesinde- ki ma'şûkamın mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o bu ma'nâ i'tibariyle benim derd ve hüzün ortağımdır."
578. O bir köpek ki, onun mahallesinde ola, ben onun bir kılını ne vakit ars- lanlara veririm?
"O bir köpek ki, benim melce' ve penâhım olan Leyla'nın mahallesinde ola, ben onun bir kılını arslanlara değişmem." Bu beyt-i şerîfte "Leylâ" ile in- sân-ı kâmile ve "köpek" ta'bîriyle onun fukarâsına ve "arslanlar" ile ulemâ- yı zâhireye işaret vardır.
579. Ey o kimse ki, arslanlar onun köpeklerine köledir. İmkânın sözü yoktur, sus vesselâm!
Ey o insân-ı kâmil ki, yırtıcı arslanlar mesâbesinde olan enâniyetleriyle bahislere girişip mubâhislerini inciten ve kalblerini yırtıp rencîde eden ulemâ- yı zâhire, onun fukarâsına köle olurlar ve mubâhaselerinde mağlûb ve zelîl olurlar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bir ümmî bir zât olduğu halde şu bey- tinde kendi hâline işâret buyurur: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu
Yâ'nî “Zâhirî olan sûreti, bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, mubâha- selerinde kartal kuşu gibi şiddetle hücûm eden ulemâ-i zâhireden birini ilzâm "Ey bü'l-fudûl, sen onun zâhirindeki kusurlarına bakıyorsun. Onun bâtı- nındaki kemâlini görmüyorsun. Sen onun himmetinin kemâlini ve kalbini ve cânını ve irfânını gör ki, o imrâr-ı hayât için nereyi ihtiyâr etti ve kendisine nereyi mahall-i mesken intihâb etti! Ya'nî benim ma'şûka-i rûhumun mahal- lesinde yaşamağı ihtiyâr etti."
580. Ey dostlar, eğer sûretten geçerseniz cennettir ve gülistan içinde gülistândır.
Ey dostlar, insân sûret değildir, eğer sûrete rabt-ı kalb etmekten geçerseniz ve ma'nâya bakarsanız, bu hâl cennettir ve gülistan içinde gülistandır.
581. Vaktaki kendi sûretini kırdın yaktın, her şeyin sûreti için şikesti öğrendin.
Ey sâlik, her müşkilin anahtarı sendedir. Sen nazarından kendi sûretini sa'y ve içtihâdına munzam olan Hakk'ın inâyeti ile kaldırarak kırıp attığın ve aşk-ı ilâhî ateşi ile yaktığın vakit, şirk-i hafinin kapısını kırmış olursun ve nazarında Hakk'ın varlığından başka varlık kalmaz. Binâenaleyh her şeyin sûretini kırmak yolunu da öğrenmiş olursun.
582. Ondan sonra her bir sûreti kırarsın, Haydar gibi Hayber kapısını koparırsın.
“Vücûd-i abdânîn vücûd-i hakkānîde fânî olduktan sonra, artık senden zâhir olan Hakk'ın kudreti olup, her bir sûreti kırarsın. Şâh-ı velâyet Haydar-i Kerrâr Imam Alî (kerremallâhü vecheh) efendimiz gibi Hayber kal'asının kapısını koparırsın.” Ma'lûmdur ki, Hz. Şâh-ı velâyet Hayber kal'asını yalnız başına kopardıktan sonra, yerine takmak için 40 kişi meşgül oldu ve Şâh-ı velâyet dahi içlerinde idi. O hazrete dediler ki: “Ya Alî, bu kapıyı koparan sen değil miydin? Cevâben buyurdular ki: والله ما قطعت باب خیبر Ya'nî “Allahü zü'l-Celâl'e yemîn ederim ki, Hayber kapısını ben koparmadım.”
583. O selîm olan efendi sûretin aldanmışı oldu ki, sakîm söz ile köye gitti.
"Sağbe" sîn'in fethi ile burada, aldanmış, vâlih ve meftûn demektir; ve sîn'in zammı ile okunması da câizdir derler. "Selîm" burada akıl ve şuûrdan kurtulmaktan kinâyedir. Ya'nî "Hazm ve ihtiyâtı kendisine rehber ittihâz eden şehirli efendi, köylünün zamîrinden bî-haber olup, onun süslü elfâz-ı zâhiresine aldandı ve akıl ve şuûrunu ta'tîl etti. Çünkü bu sakîm sözler sebebiyle köye gitti." İşte mukallid olan şeyhler dahi sâlikleri böyle tumturaklı elfâz ile aldatır ve onlar bu mukallidin, zevkınden bî-haber oldukları kelâm-ı mutasavvıfânelerine meftûn olurlar.
584. Şâdüman olarak o temelluk tuzağı tarafına, bir kuş gibi, imtihan dânesi tarafına (gitti).
585. Kuş o dâneyi keremden bildi; gāye-i hırstır, o cûd ve atâ değildir.
Avcının attığı yemi kuşlar kerem ve ihsân zannederler. Halbuki avcı o yemi son derecedeki hırsından dolayı atar. Onun o attığı yem cûd ve atâ değildir. Bunun gibi şeyh-i mukallid dahi sâliki avlamak için muhakkiklerin beyân ettikleri ilim ve ma'rifeti onların önüne yem olarak atar; ve bunu nefsânî olan hırslarını tatmîn için yapar. Yoksa o kerem ve sehâ neticesi olarak bezl-i ma'rifet değildir.
586. Kuşcağızlar dânenin tama'ında sevinerek o tezvîr tarafına uçucu ve koşucudur.
587. Eğer efendinin meserretinden seni âgâh edersem, ey yol gidici, seni vakitsiz ederim diye korkarım.
"Eğer efendinin tahayyül ettiği saâdete nâiliyyet meserretinin derecesinden seni âgâh edersem, ey tarîk-ı Hak sâliki, seni o hayâlât [ile] meşgûl edip vaktini zâyi' ederim diye korkarım." Şeyh-i mukallide intisâb edip Hak yoluna çıkanların şöyle ve böyle merâtib-i âliyeye nâil olacakları hulyâsıyla sevinmeleri de böyledir
588. Muhtasar yaptım, vaktaki köy zahir geldi, muhakkak o köy değildi, başka yol ihtiyar eyledi.
"Ey sâlik, seni işgal etmemek için ben onların hayâlâtını ihtisâr ettim. Vaktâki önlerinde bir köy görünüp zâhir oldu, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka yol ihtiyâr etmiş idi." Ma'lûm olsun ki, şeyh-i mukallide tâbi' olan kimse doğru yola sülük ettiğini zanneder ve o mukallidin sözlerine aldanır. Vaktâki yola girer, hayâlinden başka ahvâl zuhûr eder. Şeyh-i mukallid onu idâreden âciz bulunduğundan, bîçâre sâlik ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın inâyeti destgîri olmazsa helâk olur.
589. Bir aya yakın köy köy koştular. Zîra ki köyün yolunu iyi tanımıyorlar idi.
Efendi ile âilesi köyün yolunu iyice tanımadıklarından bir aya yakın köyden köye koşup dolaştılar.
590. Her kim yola kılavuzsuz giderse, her iki günlük yol yüz yıllık olur. [588]
591. Her kim Ka'be tarafına delîlsiz koşarsa bu sergeşteler gibi zelîl olur.
Evvelki beyitteki "kılavuz" Türkçe'dir, rehber demektir ve mürşid-i kâmil murâd buyurulur. "Ka'be"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfât olan zâtullahtır. Ya'nî "Her kim tarîk-ı Hakk'a kılavuzsuz ve mürşidsiz giderse, kolay olan yol güçleşir." Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur: Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş.
İmdi her kim zâtullâha delílsiz ve mürşidsiz teveccüh edip sülûk ederse, bu şehirli efendi ile ailesi gibi yollarda sersem ve hayrân bir hâle gelir.
592. Her kim üstadsız bir san'at tutarsa şehirde ve köyde bir maskara olur.
Delílsiz ve rehbersiz bir iş yapılamayacağı meydandadır. Nitekim bir kimse kendi kendine bir san'at taklîdine kıyâm edip kendisini o üstâddan müs- "Ey sâlik, seni işgal etmemek için ben onların hayâlâtını ihtisâr ettim. Vaktâki önlerinde bir köy görünüp zâhir oldu, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka yol ihtiyâr etmiş idi." Ma'lûm olsun ki, şeyh-i mukallide tâbi' olan kimse doğru yola sülük ettiğini zanneder ve o mukallidin sözlerine aldanır. Vaktâki yola girer, hayâlinden başka ahvâl zuhûr eder. Şeyh-i mukallid onu idâreden âciz bulunduğundan, bîçâre sâlik ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın inâyeti destgîri olmazsa helâk olur.
593. Şu kadar ki, mağrib ve maşrık arasında, nadir olur valideynsiz bir adam baş kaldıra.
Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî birisi çıkıp diyebilir ki: "Biz menâkıb-i evliyâda zâhirde bir mürşid ve rehbere tâbi' olmaksızın ba'zı zevâtın Hakk'a vâsıl olduklarını okuyoruz. Binâenaleyh Hakk'a vusûl için mutlakā rehbere ihtiyaç yoktur."
Buna cevâben buyurulur ki: "Her kāidenin bir istisnâsı vardır ve istisnâ, kāide değildir. Nitekim mağrib ve maşrık ufkunda anasız babasız bir adamın zuhûru nâdiren ve istisnâen vâki' olmuştur. Zîrâ âdemin efrâdı, Hz. Adem gibi anasız ve babasız değildir; ve Îsâ (a.s.) gibi babasız değildir. Bunlar istisnâdır ve nâdirdir. Binâenaleyh mürşidsiz ve rehbersiz Hakk'a vusûl dahi istisnâdır ve nâdirdir. "Hâfıkayn" garb ve şark ufku demektir. "Hâfık" garb ve şark ufkundan birisidir.
594. Malı o bulur ki, bir kesb eder. Pek nadir olur ki bir hazîne üzerine vura.
Ya'ni "Mal sahipleri, kāideten kâr ve kesb ve ticaret ile meşgûl olanlardan olur; bir define bulup zengin olanlar nadirdir."
595. Hani bir Mustafa ki onun cismi cân ola, tâ ki Rahmân "Alleme'l-Kur'an" ola?
Mustafa (a.s.v.) Efendimiz'e, rahmet-i âmme ve hâssa-i zâtiyye ve sıfâtiyye sahibi olan Hak Teâlâ'nın Kur'ân'ı ta'lîm buyurması dahi, o nâdir olan istisnalardandır. O istisnânın sebebi de, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in sıfât-ı cismâniyyeleri, sıfât-ı rûhâniyyeye inkılâb etmiş olmasıdır. "Hani öyle bir, sıfât-ı cismâniyyesi sıfât-ı rûhâniyyeye tebeddül etmiş Mustafâ ki, bu istisnâya lâyık olsun ve Rahmân olan Hak Teâlâ ona da bila-vâsıta Kur'ân'ı ta'lîm etsin?"
596. Ehl-i tene hep kalem ile ta'lîm etti. Bezl-i keremde vâsıtayı yükseltti.
Henüz sıfât-ı cismâniyyelerinde müstağrak olan ehl-i cism ve tene kalem vâsıtasıyla nakş olunan kelime sûretleriyle Kur'ân'ı ta'lîm etti. İlim ve hikmet keremini bezl etmek husûsunda kalem ve kelime vâsıtalarını dikip yükseltti ve onlar bu sûretlerden ma'nâya intikāl ettiler.
597. Ey oğul, her bir harîs mahrumdur; harîsler gibi acele gitme, pek yavaş git!
"Ey oğul, tarîk-ı Hakk'a sülükünde o kadar harîs olma ve harîs olanlar gibi ifrât dâiresinde acele gitme! Yavaş yavaş git ve teennî ve i'tidal dâiresinde hareket et!" Zîrâ âyet-i Kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'nî "Bizim indimizde hazînesi olmayan hiçbir şey yoktur ve ancak kader-i ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Binâenaleyh senin nasibin dahi sana Rabb-i hâssının hazînesinden ânen-fe-ânen kader-i ma'lûm ile nâzil olur. Acelenin fâidesi yoktur. Bilakis türlü türlü mazarratları vardır. Ve bu ma'nâda Hz. Mısrî Niyazî şöyle buyurur:
İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapısın yüz göstere irfân sana
598. Tatlı su içinde tavuğun azabı gibi, o yolda meşakkatler ve harâretler gördüler.
"Tatlı su"dan murâd, şehirli efendinin ve âilesinin hayâlât-ı latîfesidir. Ya'nî "Tatlı su içinde, hâkî olan kuşun, ya'nî tavuğun çektiği azab gibi, şehirli efendi ve âilesi dahi hayâlât-ı latîfeleri içinde o köy yolunda meşakkatler ve harâretler gördüler ve çırpındılar."
599. Köyden ve köylüden ve öyle ustasızın şeker dökücülüğünden tok olmuşlardır.
"Şehirli efendi ile âilesi yolda çektikleri meşakkatten dolayı köyden ve köylüden ve onun döktüğü tatlı ve latîf sözlerden usanmışlar ve nefret etmişlerdir." Nitekim şeyh-i mukallide intisâb edenlerin esnâ-yı sülükte başlarına birtakım fenâ ahvâl geldiğini ve onların bundan pek ziyâde sıkılıp müntesib oldukları şeyh efendinin aleyhinde bulunduklarını ve söğüp saydıklarını fakir kulaklarımla işittim. Henüz sıfât-ı cismâniyyelerinde müstağrak olan ehl-i cism ve tene kalem vâsıtasıyla nakş olunan kelime sûretleriyle Kur'ân'ı ta'lîm etti. İlim ve hikmet keremini bezl etmek husûsunda kalem ve kelime vâsıtalarını dikip yükseltti ve onlar bu sûretlerden ma'nâya intikāl ettiler.