İçeriğe atla

Efendinin ve onun kavminin köy tarafına gitmesi

13. bölüm / 70 · 2161 kelime · ~11 dk okuma

534. Efendi ve çocukları bir cihaz düzdüler. Hayvanlar üzerinde köy tarafına koştular.

"Cihâz" cimin kesri ve fethi ile, yolculuk için yapılan hazırlık ve tertibât ma'nâsınadır.

535. Şâdüman olarak sahra tarafına sürdüler, سافروا کی تغنموا yu okudular.

Bu beyt-i şerîf dahi zâhirden bâtına intikāle diğer bir misâldir. Ya'nî "Evvelen ağaçta zuhûr eden şey meyvenin sûretidir. O sûret peydâ olduktan sonra o meyvenin ma'nâsı ve bâtını olan lezzete intikāl olunur."

536. Zîrâ ay seferlerden Keyhusrev olur. Seferler olmaksızın ay ne vakit Husrev olur?

"Key-husrev" "Key" ile "Husrev"den mürekkebdir; ve Husrev Îran şahlarından Siyâus ibn Keykâus'un oğlunun adıdır. Ona Keyhusrev dahi derler idi. Ve "Key" şahların şâhı ve pâk ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Ay küre-i arzın etrâfında ve mahreki üzerinde devr ve sefer ettiği için, kursu aleddevâm arzın muhtelif nukātında bedr-i kâmil hâlinde görünür ve semâda Keyhusrev'in saltanatı gibi şa'şaa-pâş olur. O ayın böyle seferi olmasa idi, küre-i arzın muhtelif noktalarında Husrevâne bir sûrette bedr-i kâmil hâlinde görünür mü idi?"

537. Beydak, seferden şecî ferzîn olur. Yûsuf seferden yüz murâd buldu.

"Beydak" satranç oyunu tahtası üzerinde hareket eden şekillerden "piyâde"nin adıdır; ve "ferzîn" şâhın "vezîr"inin adıdır. Satranç oyununda "beydak" hâneler dolaşıp sonuncu hâneye mukābil geldiği vakit "ferzîn" olur. "Râd" burada şecî ve dilâver ma'nâsınadır. Ya'nî "Satranç oyununda beydak, sağa ve sola hareketler ve seferler edip hâneleri dolaştığı için "ferzîn" ya'nî şâhın şecî "vezîr"i olur. Ve nitekim Yûsuf (a.s.) dahi kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kervan tarafından kurtarıldı ve Mısır'da köle diye satıldı. Ve bu seferden dolayı Mısır'da bir mansıb-ı sûrîye nâil olduğu gibi, ma'nâda da dâire-i nübüvvetteki sülükünü itmâm etti ve yüz murâd buldu."

538. Gündüz yüzü bir güneşten yaktılar, gece yıldızdan yol öğrendiler.

Bu beyt-i şerîfte şehirli efendi ile âilesinin seferine intikālen buyururlar ki: "Bizim köy yolcuları gündüz yüzlerini güneşten yaktılar ve gece dahi وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (Nahl, 16/16) ya'nî "Onlar yıldız ile doğru yola giderler" âyet-i kerimesi hükmüne tevfikan, yıldızlardan yol öğrendiler." Bu beyt-i şerifte سافروا تصحوا و تغنموا ya'ni "Sefer ediniz, sıhhat bulunuz ve muğtenim olunuz!" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Şehirli efendi ile âilesi bu zikrolunan hadîs-i şerifi kavlen veyâ hâlen okuyarak sevinçle yola çıktılar ve sahrâ tarafına müteveccih oldular."

539. Onların önünde çirkin yol güzel olmuş, köy neşatından yol cennet gibi olmuştur.

Hadd-i zâtında çirkin olan köy yolu, köyde tahayyül ettikleri ni'met ve râhatın neşâtından ve sürûrundan dolayı o tâifenin önünde cennet gibi şevkâver olmuştur.

540. Acı, tatlı dudaklardan hoş olur. Diken gülzardan gönül çekici olur. [538]

"Acı sözler, tatlı dudaklı ma'şûklardan sâdır olduğu vakit onların âşıklarına hoş ve latîf gelir. Gülzârın letâfetinden dolayı oradaki dikenler gönül çekici olur." Ya'ni gülzâra gidenler oradaki dikenden ictinâb etmezler. Zîrâ insanın gönlü bir şeye muhabbet edince artık ondaki çirkinlikleri görmez.

541. Hanzal, ma'şûktan hurma olur. Hâne, hem-hâneden sahra olur.

"Hanzal" ebûcehil karpuzu dedikleri bir meyvedir ki, kırlarda biter ve üzeri tüylü olur, gâyet acıdır. Ba'zı mahallerde "yaban kavunu" dahi derler. "Hem-hâne"den murâd, evin kadınıdır. “Ma'şûkun hatırı için acı hanzal tatlı hurma olur. Ev her ne kadar dar olsa, içindeki latîf bir kadından dolayı geniş ve müferrih bir sahrâ mesâbesinde olur."

542. Ey, nâzenînlerden çok kimse, ay gibi olan gül-izârının ümîdi üzerinde diken çekici olmuş!

"Hâr-keş" diken çekici ve diken taşıyıcı demektir. Cevr ve cefâ çekenden kinâyedir. "Gül-izâr" gül yanaklı demektir. "Hey gidi hey!. Nâzenîn olanlardan birçok kimseler, ay gibi parlak olan bir gül yanaklının ümîd-i visâli üzerinde cevr ü cefâ çekici olmuştur." şerîfte rûhun urûc seferine de işaret buyrulur. "Güneş"ten murâd, Nebiyy-i zîşân hazretleridir; "yıldız"dan murâd, ulemâ-yı hakîkiyyedir. "Gece"den murad, Peygamber'in intikālinden sonraki ahvâl-i zulmet-i tabiiyyedir.

543. Ey, çok kimse kendinin ay yüzlü dilberi için sırtı yaralı hammal olmuş!

544. Demirci kendi cemâlini kara yapmış, tâ ki gece gelsin, ayın yüzünü öp- sün.

Demirci gündüz dükkânına gelip kömür ve is karasıyla yüzünü kapkara yapmıştır. Bu kirli san'atı onun için yapmıştır ki, para kazansın ve akşam olunca yüzünü gözünü temizleyip evine gelsin ve evinde ay yüzlü zevcesini kucaklayıp öpsün.

545. Efendi, akşama kadar bir dükkân üzerinde çarmıha gerilmiştir. Zîrâ ki onun gönlünde bir servi kök yaymıştır.

Bu beyt-i şerîfte yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Esnaftan bir efendi ticaret kasdıyle akşama kadar dükkânı üzerinde mıhlanmış kalmıştır. Onun böyle çarmıha gerilmiş gibi bir halde kalması boyu bosu servi gibi mü- tenâsib olan güzel zevcesinin muhabbeti gönlüne kök salmış olmasındandır."

546. Bir tacir denize ve karaya gider; o bir hane-nişînin muhabbeti sebebiyle gider.

Bu beyitte de yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Bir tâcirin deniz- lerde ve karalarda ticaret için sefer etmesi ve türlü türlü yol zahmetlerine kat- lanması, evinde oturan zevcesinin veyâhut evlâdının muhabbeti sebebiyle vâki' olur." "Hâne-şîn" "hâne-nişîn"in muhaffefidir. "Nişîn" kelimesinin nûn'u hazf buyurulmuştur.

547. Her kimin ölü ile bir sevdası olursa, bir diri sîmâlının ümîdi üzerine olur.

Her kimin ölüden ya'nî cemâdâttan bir şeye muhabbeti ve alakası varsa, o muhabbet ve alâkanın mutlakā bir diri sîmâlıya intikāli için ve o zî-rûha vuslat ümîdi içindir.

548. O dülger, güzel ay yüzlünün hizmet ümîdi üzerine tahtaya yüz getirmiş.

O dülger, evindeki ay yüzlü güzel zevcesine hizmet etmek ümîdiyle cemâddan olan tahtalara ve kerestelere teveccüh edip çalışmıştır; ve onun yüzünü cemâddan olan tahtalara tevcîhi evdeki zî-rûh zevcesinin muhabbeti ile vâki' olmuştur.

549. Bir dirinin ümidi üzerine içtihad et ki, o bir iki gün sonra cemad olmasın!

Mâdemki sa'y ve içtihada sebep bir dirinin muhabbeti ve onun ümîd-i visâlidir, ey sâlik, bâri bir dirinin ümîd-i vuslatı üzerine çalış ve içtihâd et ki, o diri, senin gönül bağladığın diriler gibi bir iki gün sonra ölüp cemâd hâline gelmesin; o diri dahi Hayy-i ezelî olan Hak Teâlâ hazretleridir.

550. Sen alçaklıktan dolayı, alçağı mûnis ihtiyar etme. Onda o mûnislik âriyet [548] olur.

Ey sâlik, sen himmetinin alçaklığından dolayı, âlem-i süflîden olan vücûd-i unsurî sâhibi bulunan mahlûkātı kendine mûnis olarak intihâb ve ihtiyâr etme! O mahlûka o mûnislik âriyet olup, bir müddet sonra zâil olur ve eceli gelip ölür. Sen arkasından bakakalırsın.

551. Eğer Hak'tan gayri senin mûnislerinin vefâsı varsa senin anan ve baban ile olan ünsün nerededir?

552. Eğer bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması lâyık ise, senin dâyen ve lalan ile ünsün ne oldu?

"Dâye" kadın mürebbiye ve "lala" erkek mürebbî; "azud" nâsır ve yardımcı ma'nâsınadır. Ya'nî "Bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması ve yardım beklemesi lâyık ve münasib ise, senin yardımcı olan dâyen ve lalan ile olan ünsiyetin hani? Nereye gitti? Hepsi fâni oldular!"

553. Senin süt ile ve meme ile ünsün kalmadı. Senin muallim-hâneden nefretin kalmadı.

Ünsiyet, kalbin duygularından bir duygudur. Senin çocukluğun zamânında süt ile ve meme ile bir ünsiyetin var idi ve kalbin ona muallak idi. Büyüdün, şimdi bunlar ile alâkan kalmadı ve çocuklukta seni ta'lîm ve terbiye için muallim-hâneye ve mektebe gönderirler idi; ve sen de kalbinin oyuna taallukundan dolayı mektepten ve muallimden nefret ederdin. Vaktâki büyüdün, ilmin lezzetini duydun, mektebe ve muallime olan nefretin zâil oldu.

554. O, onların duvarı üzerinde bir şua' idi. O nişan güneş tarafına geri gitti.

O ünsiyet, ananın ve babanın ve dâyenin ve lalanın ve südün ve memenin vücûd-i mecâzîleri üzerine vücud-i hakîkî güneşinden aksetmiş olan bir şuâ' idi. Güneşin şuâ'ı bir duvar üzerine aksedip, ba'dehû aslına rücû' ettiği gibi, o vücûd-ı hakîkî güneşinden bunların duvar mesâbesinde olan vücûd-i izâfilerine ve mecâzîlerine akseden sıfat ve esmâ şuâ'ları da yine kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler.

555. O şua' her ne şey üzerine düşerse, ey şüca' sen de onun üzerine âşık gelirsin.

Ey muhabette şecî olan kimse, o şuâ' her ne şey üzerine düşerse ya'nî Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi her ne şey üzerine vâki' olursa, sen dahi o şey üzerine âşık olursun ve kemal-i muhabbetle onun üzerine atılırsın.

Meselâ bir güzel yüz ve bir güzel ses sebebiyle sen bunların sahibine meftûn ve âşık olursun. Halbuki bu güzellikler onlarda âriyettir ve Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinden aksetmiş birer pertevdir.

556. Mevcud olan her bir şey üzerine senin aşkın o Hakk'ın sıfatından boyalı altın gibi oldu.

Ya'nî bu izâfî ve mecâzî olan vücûdlar bakır gibidir. Bakırı altın yaldız ile boyayıp altın olarak sürdükleri gibi, bu vücûdât-ı mecâziyyeyi de altın yaldız mesâbesinde olan Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesi parlatıp revnak verir. İşte bu yaldız sâyesinde bakır mesâbesinde olan mecâzî vücûdların birbiri arasında aşk ve alâkalar peyda olur. Bu kıymetsiz ecsâd-ı unsuriyye kalp altınlar gibi ortada revâç bulur.

557. Altınlık aslına gittiği ve bakır kaldığı vakit tabîat tok geldi, onun talakını da'vâ etti.

Meselâ gençliğinde bir âfet-i devrân olan bir kadın ihtiyarlayıp onun dî-vâr-ı vücûdu üzerine akseden Hakk'ın sıfat-ı cemâlîsi aslına rücû' ettiği ve yüzü gözü buruşup bakırlığı meydana çıktığı vakit, ona âşık olup derdinden yananların tabîatları bu aşktan tok bir hâle gelirler ve onun talâkı da'vâsına kıyâm ederler. Artık suver-i sâireyi de bu misâle tatbik et!

558. Onun sıfatının boyalı altınından ayak çek, cehaletten dolayı kalbe az hoş de!

Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinin yaldızladığı altından himmetinin ayağını çek ve ona gönül bağlama! Gaflet ve cehâletten dolayı, hadd-i zâtında kalp ve züyüf olan ecsâm-ı unsuriyyenin güzelliklerine az hoş de! Zîrâ o ecsâmın hakikatte güzelliği yoktur. Ondaki cemâl-i cüz'î ancak Hakk'ındır.

559. Zîra o hoşluk kalpler için âriyettir. Zînet altında zînetsizlik mayası vardır.

Zîrâ kalp ve züyüf olan şeylerin hoşlukları ve letâfetleri iğretidir, bir müddet sonra zâil olur. O kalp olan şeyi, esâsen nâhoş bir şey olduğu için i'tinâ ile yaldızlamış ve süslemişlerdir. O süsün altında süssüzlük mayası vardır. O süs ve zînet kalkınca altından nâhoşluk meydana çıkar.

560. Altın, kalpın yüzünden ma'dene gider; sen de onun gittiği o ma'den tarafına git!

Kalpın yüzüne sürülmüş olan altın yaldız nihâyet zâil olup o kalpın yüzünden kendi aslı olan altın ma'deni tarafına gider. Ya'nî kalplığı sabit olan altının yüzündeki altın tabakasını sıyırıp altınlara ilhâk ederler. Sen de o kalp sû- mesâbesinde olan Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesi parlatıp revnak verir. İşte bu yaldız sâyesinde bakır mesâbesinde olan mecâzî vücûdların birbiri arasında aşk ve alâkalar peyda olur. Bu kıymetsiz ecsâd-ı unsuriyye kalp altınlar gibi ortada revâç bulur.

561. Nûr duvardan güneşe kadar gider. Sen o güneşe git ki, lâyıkında gider.

Nûr-ı tecellî, vücûd-ı unsurî duvarlarından vücûd-ı hakîkî güneşine kadar rücû' eder. Sen dahi o hakîkî güneş tarafına git ki, onun tecelliyâtı lâyıkında ve hikmet dâiresinde cereyân eder. أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ (Tâhâ, 20/50) ya'nî “Hak Teâlâ her şeye kendi halkını verdi” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, onun bu tecelliyâtı kavâbilin isti'dâdâtına göre tam yerinde vâkı' olur.

562. Mâdemki sen olukta vefâ görmedin, bundan sonra suyu gökten al!

"Sepes" kelimesinde "sîn" "pes" üzerine zâiddir. Bazıları "se" (سه) ayrı ve "pes" (پس) ayrıdır; ve "daha sonra" ma'nâsınadır demişlerdir. Bu kelime hakkında Bahâr-ı Acem'in beyânâtı budur. Ya'nî “Ey sâlik gördün ki, şimdiye kadar vücûdlarıyla ünsiyet peydâ ettiğin kimseler bir bir gittiler ve fânî oldular; ve hiçbirinin ünsiyetinden vefâ görmedin; ve senin onlarda sebeb-i muhabbet olarak gördüğün ahvâl, hep Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyyesi imiş ve onlar bu tecelliyâtın saf suyunun olukları mesâbesinde imişler, artık bundan sonra bu vefâyı, bu vücûd-i mecâzî arzında ve bu suyun olukları mesâbesinde olan sûretlerde arama, bundan sonra vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın semâsından bekle ve al!"

563. Kurdun tuzağı kuyruğun ma'deni olmaz. O iri kurt ne vakit ma'deni tanır?

Kurdu avlamak için koyun kuyruğu koydukları mahal, o kuyruğun ma'deni ve menba'ı değildir. Koyun kuyruğunun o tuzak mahallinde bulunması ancak bir maksada müstenid olabilir. Fakat iri kurt, “Kuyruğun menba'ı kasap dükkânıdır, burası değildir; binâenaleyh buraya vaz'ı elbette bir maksada müsteniddir” diyebilir mi? İmdi nefis iri bir kurda benzer. Ecsâm-ı unsuriyye mezâhirinde zâhir olan tecelliyât-ı cemâliyyenin Hak olduğunu idrâk edemeyip o vücûdât-ı unsuriyyeye saldırır ve netîcede kurt gibi tuzağa düşer.” Bu ma'nâ bir vecihtir. Diğer bir vecih dahi budur ki: “Kurt”tan murâd, nefistir; ve "kuyruk"ta murâd, ulûm-i zevkıyyedir; ve "ma'den"den murâd ulûm-i zevkıyyenin menba'ı olan şeyh-i hakîkî ve insân-ı kâmildir. Ve "tuzak"tan murâd, şeyh-i mukalliddir. Ya'nî "Şeyh-i mukallid, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve ulûm-i zevkıyyelerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesâbesinde olan ehl-i dünyanın büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, şeyh-i mukallidin tuzağına tutulanlar bu ulûm-i zevkıyyenin menba'ı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"

564. Düğüme bağlanmış altın zannettiler; mağrûrlar köye acele ettiler.

Bizim şehirli efendi ile âilesi dahi böyle bir tuzağa tutuldular; köylünün da'vetini bir düğüme bağlanmış altın zannettiler. O mağrûrlar ve aldanmışlar köye acele ettiler.

565. Öylece oynayarak ve gülerek gittiler; dolap tarafına bir çarh vurdular.

Şehirli efendi ile ailesi öylece güle oynaya gittiler; ve köylünün kurduğu dolabın ve hîlenin çarkı oldular.

566. Köy tarafına bir kuş uçtuğunu gördükleri vakit sabır libasını yırtarlar idi.

Köye vâsıl olmakta o kadar isti'câl ederler idi ki, köy tarafına doğru bir kuşun uçtuğunu gördükleri vakit, "Kâşki biz de bir kuş olup uçsa idik ve bir an evvel köye vâsıl olsa idik!" diye kuş olmağı temennî ederler ve bu sûretle sabır libâsını yırtarlar, ya'ni sabırsızlık gösterirler idi.

567. Onun tarafına her kim köyden gelse idi, onun yüzüne latîf bûseler verirler idi.

Bizim yolcu efendi tarafına her kim köyden gelse idi, onu kemâl-i iştiyâkla öperler idi de derlerdi,

568. Ki: "Sen bizim dostumuzun yüzünü görmüşsün, binâenaleyh cânın cânısın ve bizim gözümüzsün!"

nefistir; ve "kuyruk"ta murâd, ulûm-i zevkıyyedir; ve "ma'den"den murâd ulûm-i zevkıyyenin menba'ı olan şeyh-i hakîkî ve insân-ı kâmildir. Ve "tu-zak"tan murâd, şeyh-i mukalliddir. Ya'nî "Şeyh-i mukallid, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve ulûm-i zevkıyyelerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesâbesinde olan ehl-i dünyanın büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, şeyh-i mukallidin tuzağına tutulanlar bu ulûm-i zevkıyyenin menba'ı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"