Efendinin köy tarafına gidici olması
12. bölüm / 70 · 1861 kelime · ~10 dk okuma
499. Efendi işe geldi ve techîz düzdü; onun azm kuşu köy tarafına acele koştu.
Şehirli efendi, köy tarafına sefer için işe başladı ve sefer levâzımını tertîb etti. Onun kuş gibi olan azmi ve himmeti köy tarafına acele koştu.
500. Ehli ve çocukları seferi düzdüler, yükü azm öküzü üzerine attılar.
Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı yaptılar ve levâzımâttan mürekkeb olan yükü azm öküzü üzerine yüklediler.
501. Sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde dediler ki: "Müjde ver, köyden yemiş yedik!"
Ya'nî "Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı görüp köye gitmek tahakkuk edince, sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde birbirlerine dediler ki: "Eh artık müjde, köyün yemişlerini yedik gitti!""
502. "Bizim maksadımıza mer'â hoştur. Orada bizim yarimiz kerîm ve gönül çekicidir."
503. "Binlerce arzû ile bizi çağırmıştır. Bizim için kerem fidanını dikmiştir."
"Girs" "fidan" ma'nâsınadır.
504. "Biz, uzun kışın köy zahîresini onun indinden şehir tarafına getirelim!"
"Köylüler, uzun müddet devam eden kış mevsimi için köylerinde zahîre iddihâr ederler. O köylü dostumuzun indinden o köy zahîresini şehir tarafına da getirelim!"
505. "Belki bağı bizim yolumuza îsâr eder; kendi canının ortasında bize yer yapar."
Şehirli efendi, köy tarafına sefer için işe başladı ve sefer levâzımını tertīb etti. Onun kuş gibi olan azmi ve himmeti köy tarafına acele koştu.
506. "Ey ashâbımız, kâr etmek için acele edin!" Akıl içeriden derdi ki: "Ferahlanmayın!"
Köy seferine müteveccih olan âile efrâdı: "Maddî ve ma'nevî kâr ve istifade için köy tarafına acele edin!" derlerdi. Fakat şehirli efendinin aklı içeriden, ya'nî kendi kendine derdi ki: "Ferahlanmayın!"
507. "Allah'ın kârından kâr ediciler olun! Muhakkak benim Rabbim ferahnâk olanları sevmez."
Bu beyt-i şerifte لَا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرحين (Kasas, 28/76) ya'nî “Ferahlanma, muhakkak Allah Teâlâ ferahlananları sevmez!" âyet-i kerimesine işaret buyurulur. Zîrâ nefsin şiddet-i ferahı, evsâfının kabarıp icrâ-yı ahkâma müheyyâ olmasına ve Hak'tan gafletine bâdî olur. Ya'nî "Şundan bundan gelecek istifâde ve ni'mete intizâr etmeyip nazarınızı masdar-ı in'âm ve ihsân olan Hak cânibine atfediniz!"
508. "Size verdiği şeye hafif olarak ferahlanın, her bir müşgil olan gelir sizi işgal eder."
"Hakk'ın size verdiği şeye şiddetle sevinip ferahlanmayın. Çünkü âlem-i sûrette her bir kalbinizi meşgûl eden gelici, sizi kendisiyle işgâl ve Hakk'a teveccühten men'eder ve Hak'tan yüz çevirmek ise bir kulun felâketidir. Binâenaleyh gelen şeye az sevinin ve hafif olarak ferahlanın!"
Ma'lûm olsun ki, servet ve ni'met gibi sûrî olsun ve latîf rü'yâlar ve envâr ve ahvâl gibi ma'nevî olsun, hep Hakk'ın hicabıdır. Sâlike bunlar ile ferahlanmak ve mütessellî olmak câiz değildir. Zîrâ bunların cümlesi birer zıll-i zâildir. Sâlik bu vâridâta vecîbe-i şükrü îfâ etmekle beraber asla kalbini rabt etmemelidir ve maârif-i ilâhiyyeden başka şeye kulak asmamalıdır. Zîrâ ma'rifet-i ilâhiyye tahsili kalbin Hakk'a teveccühünden başka bir şey değildir. Onun için bu beyt-i şerîfte ma'rifet-i ilâhiyyeden gayri olan vâridâta "müşgil olan gelici" ta'bîr buyurulmuştur. Ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan vâridât “müşgil olmayan gelici-"dir. İmdi sâlik her bir mazharda Hakk'ı müşâhede edinceye kadar ma'rifet-i zevkî tahsiline sa'y etmelidir. Bu zevkın husûlü sâlik için îd-i sürûrdur.
509. Ondan şad ol, onun gayrinden olma! Zîrâ o bahardır ve diğerleri kış ayıdır.
Binâenaleyh, mezâhirden değil, zâhir olan Hak'tan şad ol! Zîrâ mezâhir taayyünler i'tibariyle Hakk'ın gayrıdır. Ve mezâhirde zâhir olan Hak bu vücûd-i izâfî bostânına hayât-bahş olan bahardır; ve taayyün i'tibariyle zât-ı Hakk'ın gayrı olan vücûd-i izâfî alemi kış ayı gibi soğuk ve müncemiddir.
510. Her ne kadar senin tahtın ve mülkün ve tâcın ise de, onun gayri olan her şey senin istidracındır.
[508] "İstidrâc" Allah'ın rahmetinden uzak olup tedrîcen ikāba yaklaşmaktır. Diğer bir ta'rîfi: Hak Teâlâ, belâ ve azâba tebdíl etmek için, ömrünün nihâye-tine kadar bir kulunu makbûl-i hâcet kılmasıdır. Binâenaleyh kâfirlerden ve fâsıklardan zuhûr eden hârikulâde ahvâle bu ma'nâ i'tibariyle "istidrâc" der-ler. Ya'ni, "Bu âlem-i sûrette senin tahtın ve tacın ve mülkün dahi olsa mâ-demki bunları Hakk'ın gayrı görüp kalbini onların muhabbetine hasrettin, bunlar senin hakkında istidrâc olur ve ma'nâda senin belân ve azâbındır."
511. Gamdan şad ol ki, gam likā tuzağıdır. Büyük alçaklık tarafı irtikādır.
Ey sâlik, sana sûrette saltanat-ı dünyâyı ve ma'nâda türlü türlü keşif ve ke-râmâtı verseler mesrûr olma ve gönlünü bunlara merbût kılma! Ve matlûba vâ-sıl oldum, deme! Belki, henüz bî-hâsılım diye huzûr-ı Hak'ta göz yaşı dök, yal-var! Eğer senin kalbinde bu ma'nâ zevkan hâsıl olursa bu gam ve hüznünden şâd ol ki, Hak münkesir kalblerdedir. Binâenaleyh, bu hüzün ve inkisâr likā-yı Hak tuzağıdır. Tarîk-i Hak'ta alçaklık ve hiçlik tarafı irtikādır ve yükselmektir.
512. Gam bir hazînedir ve senin rencin ma'dendir. Fakat bu, çocuklara ne va-kit te'sîr eder?
Bu gam bir hazînedir ve senin sûrî zahmetlerin ve meşakkatlerin ve ma'nevî gam ve hüznün altın çıkan bir ma'dendir. Fakat bu söz, çocuk mesâ-besinde olan tarîk-ı Hak mübtedîlerine ne vakit te'sir eder? Onların nazarları bâzîçe-i sıbyân mesâbesinde olan cezbe ve küşûf ve kerâmât gibi ahvâledir.
513. Çocuklar oyunun adını işittikleri vakit, hepsi yaban eşeği ile bir koşuşta koşarlar.
Tarîk-ı Hak mübtedîleri cezbe ve havârık ve küşûf gibi ahvâlin adını işittikleri vakit sa'y ve ictihâdlarını arttırırlar. Nitekim çocuklar oyunun adını işittikleri vakit hepsi yaban eşeklerinin koşmalarına muâdil bir koşuş ile koşarlar.
514. "Ey yaban eşekleri, bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta pusuda kan içiciler vardır!"
"Ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! Bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuştur. Bu oyun tarafında pusuda saklanmış olan nefis ve şeytan vardır ki, onlar sâlikin kanını içerler ve onu helâk ederler!"
515. "Oklar uçucu, yay gaybdan pinhândır. Civanlık üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir."
"Havâdis okları zâhirdir, fakat o okların yayı âlem-i gaybdan olduğundan, gizlidir. Nitekim gençlik üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir. Zîrâ gençlik hâdisât-ı kevniyyeden olduğu gibi, ihtiyarlık dahi bir hâdisedir." Ankaravî hazretleri Eflatun'dan naklen buyururlar ki: الفلك قسى والحوادث سهام والانسان هدف والرامي هو الله فاين المفر ya'nî "Felek yaydır ve havâdis oklardır ve insan hedeftir ve atıcı ancak Allah Teâlâ'dır, binâenaleyh kaçacak yer neresi?"
516. "Adımı gönül sahrâsına koymak lazımdır. Zîrâ ki çamur sahrâsında güşâd olmaz!"
Ya'nî "Adımı gönül ve rûhâniyet sahrâsına atmak lazımdır. Zîrâ çamur sahrâsı olan bu vücûd-i izâfî aleminde zevk ve hoşluk olmaz." "Güşâd" kâf-ı Fârisî ile "hoşluk" ma'nâsınadır. Kâf-i Arabî ile olursa "açılma ve feth" ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma'nâ "Çamur sahrâsında açılma ve feth olmaz" demek olur.
517. "Ey dostlar, gönül sahrâsı eymin-âbâddır! Çeşmeler ve gülistan içinde gülistan vardır."
"Gönül sahrâsı, emniyet ve rahat yeridir. O sahrâda birtakım pınarlar kaynar ve gülistân içinde gülistânlar olup çiçekler ile doludur."
518. "Ey sâriye, kalbe meyl et ve seyreyle! Onda ağaçlar ve akıcı pınarlar vardır."
"Sâriye" gece gidici demektir. Ya'nî "Ey zulmet-i cismâniyyet içinde gidici olan sâlik, kalb tarafına meyl et ve o halde yürü ve seyret! Zîrâ kalbte ma-ârif-i ilâhiyye ağaçları ve ulûm-i ledünniyye pınarları ve kaynakları vardır."
519. "Köye gitme! Köy adamı ahmak eder. Aklı nûrsuz ve revnaksız eder."
"Şehirler menba'-1 ilim ve irfân olduğu için, şehirlerde oturanların kulakları işide işide akıllar münevver olur. Ve köylerde cehil hüküm-fermâ olduğu için, akıldaki meleke-i irfân zâil olup bî-revnak olur."
520. "Ey bergüzîde, Peygamber'in sözünü dinle: "Köyde vatan aklın mezarı geldi."
"Ey aklının kuvvetiyle mümtâz olmuş ve seçilmiş olan sâlik! Peygamber (a.s.)ın kelâm-ı şerîfini dinle ki, şöyle buyururlar: التوطن في القرى قبر للنهى ya'ni Köyde tavattun etmek akıl için mezardır." Ve kezâ ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni Köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir." Ve kezâ لا تسكن الكفور فان ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni "Köylerde sâkin olma, zîrâ köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir" buyururlar.
521. "Her kim bir gün bir gece karyede olursa, onun aklı bir aya kadar tamâm olmaz."
522. "Bir aya kadar ahmaklık onunla olur. Köyün otundan bunlardan gayri ne biçer?"
"Ahmak", fenâlığını bildiği halde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye derler. "Dürûden" hasad etmek, ya'nî ekini biçmek ma'nâsınadır. Ya'ni "24 saat köyde sâkin olan kimse, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir halde görür. Zîrâ köyün otundan bu nâhoş ve tatsız şeyleri biçer."
523. Ve o kimse ki, köyde bir ay olur, birçok müddet onun için cehl ve körlük olur.
Hind şârihlerinden Muhammed Rıza bu beyt-i şerifin من سكن في القرى يوما تحمق شهرا ومن سكن شهرا تحمق دهرا ya'ni "Bir gün köyde sâkin olan kimse bir ay ve bir ay sâkin olan kimse de uzun müddet ahmaklaşır" hadîs-i şerifinin tercümesi olduğunu beyân eder.
524. Köy ne olur? Vâsıl olmamış şeyhtir. Elini taklîde ve hüccetlere vurmuştur.
Ya'ni bu kıssada "köy"den murâd, Hakk'a vâsıl olmamış, ya'nî vücûd-i abdânîsi vücûd-i hakkānîde fânî olmamış olduğu halde, kitaplarda okuduğu ilm-i tasavvufu ezberlemiş ve halkı Hakk'a da'vet ediyorum diye kendi enâniyyetine da'vet etmiş ve müddeayâtını isbât için delâil-i akliyye ve nakliyye ile halkı celbe sa'yetmiş olan şeyh efendidir. Binâenaleyh böyle bir şey sâlike nûr veremez. Bilakis sâlikin kalbindeki nûru alır.
525. Akl-ı külle mensub olan şehrin önünde bu havâss, değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.
Ya'nî "Akl-ı külle mensûb olan şehrin, ya'nî şeyh-i kâmilin önünde henüz cismâniyet mertebesinde bu havass-i zâhire ile bağlı olan o mukallid şeyhler, değirmende gözleri bağlı eşekler gibidirler." Nitekim değirmende gözleri bağlı eşekler, oldukları yerde dönüp dolaştıkları halde kat'-ı mesâfe ettiklerini zannederler. İşte o mukallidler de oldukları mertebede yerinde saydıkları halde, kitaplarda okudukları merâtib-i âliyeden bahsedip dururlar.
526. Bunu bırak, efsanenin sûretini tut! Sen inci dânesini bırak, sen buğday dânesini tut!
"Ahmak", fenâlığını bildiği halde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye derler. "Dürûden" hasad etmek, ya'nî ekini biçmek ma'nâsınadır. Ya'ni "24 saat köyde sâkin olan kimse, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir halde görür. Zîrâ köyün otundan bu nâhoş ve tatsız şeyleri biçer."
527. Eğer inciye yol yok ise âgâh ol, buğdayı al! Eğer ona yol yok ise bu tarafa sür!"
"Ey müstemi', eğer kıssanın zımmında olan esrâr incilerini toplamak için senin idrâkine yol yok ise âgâh ol, kıssanın zâhirine ait olan ve buğday dâneleri mesâbesinde bulunan ma'nâları al! Eğer o bâtın tarafına yol yok ise, bu zâhir tarafına sevk-i idrak et!" "Bürr" "buğday" demektir.
528. Her ne kadar zâhir eğri uçar ise de, onun zâhirini al! Zâhir akıbet bâtın tarafına götürür."
Ya'nî, "Biz kıssanın zâhirinde, bir şehirli efendi ile bir köylüden ve şehir ile köyden bahsettik. Halbuki "şehirli"den murâdımız, akl-ı külle mensûb olan insân-ı kâmil ve "köylü"den murâdımız, taklîde mensûb olan insân-ı nâkıstır. Biri zâhir ve biri bâtındır; ve bu zâhir, bâtına nazaran eğri uçar. Ya'nî akıl der ki: "Şehirli efendi ile akl-ı küllün ve köylü ile mukallid şeyhin arasındaki münasebet nedir?" Fakat akıl bir vechini bulup bu zâhirden bâtın tarafına gider.
529. Her âdemînin evveli muhakkak sûrettir. Ondan sonra can ki, o sîretin cemâlidir."
Ya'ni, "Vehle-i ûlâda nazara çarpan bir âdemin sûretidir. Ondan sonra o âdem ile görüşülüp konuşulur. Cânı ve ma'nâsı anlaşılır ki, o da onun ahlâkının cemâlidir. Binâenaleyh onun zâhirinden bâtınına intikāl edilmiş olur."
530. Her meyvenin evveli ne vakit sûretin gayridir? Ondan sonra lezzettir ki, onun ma'nâsıdır."
ki, onun ma'nâsıdır." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte zât-ı ulyâlarına hitâben buyururlar ki: "Kıssanın zımmındaki esrârın beyânına daldın. Bu esrârı bırak da kıssanın sûretini beyâna başla! O hikâyenin içindeki maârif-i ilâhiyye incilerini bırak! Buğday dânesi gibi zâhir-i hikâyeye âit elfâzı al!"
531. Evvelen çadırı kurarlar ve ondan sonra Türk'ü alırlar misafirliğe getirirler.
Bu da zâhirden bâtına intikālin bir misâl-i diğeridir.
532. Sen sûretini çadır, ma'nânı Türk bil! Ma'nânı gemici, sûretini gemi gibi bil!
533. Hak için bir nefes bunu terk et, tâ ki efendinin eşeği çıngırağı kımıldatsın!
"Bir nefes olsun Allah için bu ince ma'nâları bırak, kıssanın sûretine rücû' et, tâ ki efendinin eşeği şehir tarafından köy tarafına çıngırağını tahrik etsin!"