Ehl-i Darvân'ın fakirlerin zahmeti olmaksızın bağları toplamaları için fakirlere hîle etmesi kıssasıdır
11. bölüm / 70 · 1924 kelime · ~10 dk okuma
477. Ashab-ı Darvân'ın kıssasını okumuşsun; imdi niçin hîle arayıcılıkta kalmışsın?
Ey mü'min, sen Darvân karyesi halkının kıssasını Kur'an-ı Kerîm'de Sûre-i Nûn'da vâki' إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ وَلَا يَسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (Kalem, 68/17-19) ya'nî “Biz ashâb-ı Mekke'yi Darvân karyesindeki bağçe sahiplerini mübtelâ ettiğimiz gibi mübtelâ ettik; ve onlar fukarânın hisselerini ayırmadılar. İmdi onlar uykuda oldukları halde, o bağçenin üzerine Rabb'in tarafından dönücü bir belâ döndü” âyet-i kerîmesini okudun. Bu ehl-i Darvân kıssası V. ciltte dahi gelecektir. Burada kıssanın icmâlen beyânı budur ki: O karyede sâlih bir adamın gâyet muhteşem bir bağı var idi. Onun mahsûlâtından fukarânın hissesini tefrîk ederdi. Onun vefâtından sonra evlâtları babalarının zamân-ı hayatında bağdan mahsûl almağa alışmış olan fukarânın haberi olmaksızın, mahsûlü gizlice toplamağa karar verdiler. Onların bu hîle ve buhüllerinin uğursuzluğundan o bağa taraf-ı ilâhîden bir âfet geldi. Ey mü'min, hal böyle iken niçin hîleden ve buhülden vazgeçmezsin?
478. Birkaç akrep iğneli hîle ettiler ki, birkaç fakîrin rızkından götürsünler.
Ahlâkı akrep iğnesi gibi halkı sokan birkaç şahıs, birkaç fakîrin rızkını almak için hîle ettiler.
479. Gece, bütün gece mekr düşündüler. Bu kadar Amr ve Bekr yüz yüze gelmiş olduğu halde.
"Sigâlîden" sîn'in kesriyle "düşünmek ve düşmanlık ve husûmet göstermek"tir. "Amr ve Bekr" den murâd, karyenin hisse alan ma'lûm fukarâsıdır.
Ya'nî "Karyenin hisse almağa alışmış olan bu kadar fukarâsı yüz yüze gelip, hisselerini almak vakti geldiğini birbirleriyle müzakere ettikleri halde, bu bahil efendiler bütün gece onları bu hisselerinden men' etmek için hîle ve dolap düşündüler." dır. Ya'nî "Darvân karyesinin halkı, bağları toplarken fukarâ tâifesi başlarına üşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fukarâ aleyhine hîle yaptılar."
480. O kötüler, sırları gizli söylediler, tâ ki onu Huda'nın anlaması lazım gelmesin.
O sersemler Hak Teâlâ kendi zamîrlerine muttali' olmamak için kendi aralarındaki sırlarını gece gizli konuştular.
481. Çamur, çamur swayıcıya kötü düşündü. El gönülden gizli bir iş yapar mı?
O sersemlerin, Hak duymasın diye gizli konuşmaları, çamurun, çamuru yoğurup sıvayarak eşkâl-i muhtelifeye koyan çömlekçiye karşı düşmanlık ve husûmet düşünmesine benzer. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanı kesîf olan arzdan yarattı; ve kendi zâtı bilcümle eşyânın bâtınının bâtınıdır ve hayatın canıdır. Ve sûret-i âlem o canın âletidir. İmdi insan eliyle bir iş yapacağı vakit kendi kalbinden ve canından gizli olarak yapabilir mi? Bu aslâ mümkin değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 67/13-14) ya'nî “Sözümüzü ister gizleyin ve ister ızhâr edin, muhakkak Hak Teâlâ sadra alîmdir ve kalbe vakıftır. Yaratan bilmez mi? Halbuki o latif olup bilcümle eşyanın bâtınıdır ve onların ahvâline ilm-i zevkî ile vâkıftır” buyurulur. Beyit: “Hak cihânın cânıdır ve cihan hep bedendir, melâike sınıfları bu tenin havâssidir. Eflâk ve mevâlîd-i selâse ve anâsır hep a'zâdır. İşte ancak tevhîd budur. Başkaları hep kesrettir.”
482. Dedi: "Yaratan senin hevânı bilmez mi, muhakkak senin sırrında sıdk mı vardır, yahut temelluk mu vardır?"
Yukarıdaki âyet-i kerîmeye işarettir. Ya'nî "Senin hevânı ve muhabbetini yaratan Hak Teâlâ bilmez mi ki, senin sırrında sıdk mı vardır, yoksa yalancılık mı vardır?" Hind nüshalarında "güft" (گفت) yerine "keyf" (كيف) yazılmıştır. Ya'ni "Senin hevânı yaratan nasıl bilmez?" demek olur.
483. Sabahleyin giden müsafirden nasıl gāfil olur, yarınki günde mesvâsı neresi olduğunu muayene eden kimse?
484. Nereye indi, ya nereye çıktı; ona teveccüh etti ve adedi ihsâ eyledi.
Bu iki beyt-i şerîfin kelime be-kelime tercümesi böyledir. Yukarıya rabtının vechi ve keşf-i maânîsi hakkında gerek Ankaravî ve gerek Hind nüshalarında vâzıh bir ibâre göremedim. Nihâyet fakîre lâyih olan ma'nâ şu oldu: “Sabah vakti"nden murâd hakāyık-ı eşyânın yekdîğerinden temeyyüz ettiği “vâhidiyyet” ve "ilm-i ilâhî" mertebesidir. "Zaîn"den ya'nî "müsafir"den murâd, o hakāyıkın vücûd-i hakîkînin merâtibinde nüzûl ve urûc seferleridir. "Mesvâ"dan murâd, her bir haķîkat ve ayn-ı sâbitenin sırât-ı müstakimlerinin müntehâsıdır. Bu sırât-ı müstakîmin birisi hidâyet ve diğeri dalâlet yolu olup, birinin müntehâsı ve mesvâsı cennet ve diğerinin müntehâsı ve mesvâsı cehennemdir. "Nereye indi?" ta'bîriyle âlem-i siccîne, "Nereye çıktı?" ta'bîriyle âlem-i illiyyîne ve قد تولاه ya'ni "Ona teveccüh etti" ta'bîriyle müsâfirin tarîk-ı müstakîminin nihâyetine ve "ihsâ-yı aded" ile mazhar olduğu Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr-ı adedînin her bir mertebede ihsâ-yı fiilisine işaret buyurulur.
Burada وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (Cinn, 72/28) [ya'nî "Her şeyi bir bir saymıştır"] ve وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (Yasin, 36/12) [ya'ni "Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık"] âyet-i kerîmelerine de işâret vardır. Binâenaleyh bu beyitlerin, bu ma'nâlara göre yukarıya rabtı böyle olmak lâzım gelir: "Hak Tealâ senin vücûd-i kesîfini kendi vücûdundan ve varlığından halk etti. Onun vücûdu latif olup, senin bâtının oldu; ve senin ahvâlini uzaktan görmekle değil, belki senin senliğin ile bilmekle bildi; ve senin hakîkatın ve ayn-ı sâbiten onun vücudunda yine onun sûret-i ilmiyyesinden ibaret olup, sabâh-1 tecellî olan vâhidiyyet mertebesinden rûh ve misâl ve şehadet mertebelerine sefer eden bir "müsâfir" oldu. Binâeneleyh Hak kendi vücudunun merâtibinde sefer eden bu müsâfirden nasıl gāfil olur? Yarınki günde mertebe-i şehadetin fenâsından sonra hükm-i tecellî sefer-i âhirete intikāl ettiği takdirde onun mesvâsı ve sırât-ı müstakîminin nihâyeti neresi olduğunu müşâhede ve muâyene ile bilen Hak hiç gāfil olur mu? O müsâfirin teveccüh ettiği bu mesvâyı ve onun Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinden zuhûr edecek âsâr ve ahkâmın ihsâ-yı fiilîsini hiç bilmez mi?" (Vallâhü a'lem bi's-savâb.)
485. Şimdi kulağı gafletten pâk et, o gamnakin hicrini istima' et!
Ey Mesnevîyi dineyen kimse, şimdi kulağını keserât-ı gafletten temizle de o gamlı olan müsâfirin vatanından ayrılığını ve mehcûrluğunu dinle!
486. Kulağı onun kıssasının önüne koyduğun vakit, onu gamlıya verdiğin bir zekât bil!
Bu beyt-i şerifte استماع كلام المحزون صدقة ya'ni “Mahzunun sözünü dinlemek sadakadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.
487. Gönül hastalarının gamlarını, cân-ı şerîfin su ve çamurdan olan ihtiyacını dinleyesin.
"Gönül hastaları"ndan murâd, uşşâk-ı ilâhîdir. “Ab u gil" den murâd, dünyâ ve mertebe-i şehadettir. Ya'nî "Ey sâlik, vatan-ı aslilerinden ve bir şehr-i nûrânîden cüdâ olan gönül hastalarının ve uşşâk-ı ilâhînin gamlarını ve onların şerif olan canlarının kesîf ve zulmânî bir köy mesâbesinde olan dünyâya taalluku cihetinden ihtiyaçlarını dinleyesin."
488. Bir pür-fen duman dolu evi vardır, muhakkak ısgā cihetinden ona bir pencere aç!
"Ev"den murâd, cism-i unsurîdir. "Duman"dan murâd, ahkâm-ı cismâniyettir. "Pür-fen" (پر فن) çeşit ve nevi' dolu demektir. Cismin mazhar olduğu sıfât-ı kevniyyeye işâret buyurulur. "Isgā" kulak tutmak ve görmek ve meyletmek demektir. Ya'nî, “O rûhun evi olan cism-i unsurî, her biri rûhu boğucu birer duman mesâbesinde olan türlü türlü sıfât-ı kevniyye ile dolu bir evdir. Sen o rûha enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyelerinin nâlelerine kulak tutmak cihetinden bir pencere aç!"
489. Ey revî, mâdemki Rabb-i a'la tarafına gidiyorsun, sen bize gam-güsârlık et!
"Revî" şiirde kāfiyeyi teşkil eden kelimenin son harfi ve "ter ü tâze" ma'nâlarınadır. Burada, hem-râh ve yoldaş ma'nâsını vermek münasib olur. "Gam-güsârî" keder ve gam def'edicilik ve yârlık ve dostluk demektir. Ya'ni, "Ey yoldaş, mâdemki menşe'in olan Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek sûretiyle gam def'edicilik et ve mâdemki yoldaşsın, bize yâr-ı sâdık ol! Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf, bizim cân-ı şerîfimizin âb u gile taallukundan dolayı vâki' olan nâlesidir. Ve bizim canımızın nâlesi olan kelâmımızı dinlemek husûsunda aslâ tereddüt etme!"
490. Bu tereddüd bir zindanın habsi olur. Zîrâ bırakmaz ki can bir tarafa gitsin.
[488] "Tereddüd" bir kimsenin bir husûstaki fikri iki çatal olup, hangi tarafı ihtiyâr edeceğini kat'iyyen ta'yin edememesi hâlidir. Böyle bir kimse meslekini ta'yîn hususunda karanlıkta kalır ve canı bu karanlık zindan içinde mahbûs olur ve hiçbir tarafa gidemez. Bu hal tarîk-ı Hakk'a sülük arzûsunda bulunanlarda mürşid intihabında çok kere vâki' olduğundan Cenâb-ı Pîr efendimiz tereddüdden tahzîr buyururlar:
491. Bu, bu tarafa ve o, o tarafa çeker. Her birisi "Doğru yol benim!" der.
Yukarıda 489 numaralı beytin ikinci mısrâ'ında "Mâdemki Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun" buyurulması karînesiyle bu beyt-i şerîfte turuk-ı muhtelife erbâbından olan ba'zı kimselerin Hak yoluna da'vetine işâret buyurulur. Ya'nî "Ey Rabb-i a'lâ tarafına giden kimse, bu kimse seni bu tarafa ya'nî kendi tarafına ve o kimse dahi o tarafa ya'nî kendi tarîkına çeker, ve her birisi, "Doğru yol benim yolumdur!" der. Sende, "Buna mı gideyim, ona mı gideyim?" diye bir tereddüd hâsıl olur."
492. Bu tereddüd, Hak-yolunun akabesidir. Ey saâdet ona ki, onun ayağı mutlaktır.
"Akabe" aynın ve kâfın fethi ile, dağın zirvesine güçlük ile çıkılabilecek olan bir geçit demektir. Ya'nî "Tereddüd, Hak yolunun sa'bü'l-mürûr bir geçididir. Mütereddid olan kimse bir türlü doğru yolu bulup matlûbuna vâsıl olamaz. Ey, ne mutlu o kâmile ki, onun Hak yolunda pây-i azmi mutlaktır ve hiçbir kayd ile mukayyed değildir." "Revî" şiirde kāfiyeyi teşkil eden kelimenin son harfi ve "ter ü tâze" ma'nâlarınadır. Burada, hem-râh ve yoldaş ma'nâsını vermek münasib olur. "Gam-güsârî" keder ve gam def'edicilik ve yârlık ve dostluk demektir. Ya'ni, "Ey yoldaş, mâdemki menşe'in olan Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek sûretiyle gam def'edicilik et ve mâdemki yoldaşsın, bize yâr-ı sâdık ol! Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf, bizim cân-ı şerîfimizin âb u gile taallukundan dolayı vâki' olan nâlesidir. Ve bizim canımızın nâlesi olan kelâmımızı dinlemek husûsunda aslâ tereddüt etme!"
493. Doğru yolda tereddüdsüz gider. Yol bilmiyorsan onun izini iste, nerededir.
O kâmil, Hakk'a îsâl eden doğru yolda tereddüdsüz gider. Ey sâlik eğer yol bilmeyip muhtelif kimselerin da'vetinden dolayı tereddüd içinde isen, onun adımını izle ve onun ayağının izi nerede ise onu ara!
494. Ahûnun izini tut ve muâf olarak git! Tâ ki ahûnun izinden göbeğine kadar gidesin.
"Muâf" mufâale bâbından, "muâfî" kelimesinin muhaffefidir. "Afv olunmuş olan" demektir. Burada kuyûd-i tabiiyyeden âzâd olmaktan kinâyedir.
“Âhû"dan murâd, Nebiyy-i zîşân ve onun vârisleri olan kâmillerdir. "İz"den murâd onların kavilleri, fiilleri ve halleridir. "Nâf"dan, "göbek"ten murâd maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir. Ya'nî, "Ey Rabb-i a'lâ tarafına müteveccih olan kimse, hakikat sahrâsının âhûları olan Nebiyy-i zîşân ile onların vâris-i kâmillerinin isrini ta'kîb et ve kuyûd-ı tabîiyyeden âzâd ve hicâbât-ı nefsâniyyeden halâs olarak sülûk et! Tâ ki, âhûnun izinden o âhûnun göbeği olan maarif-i rabbâniyye ve esrâr-ı ilâhiyyeye kadar gidesin."
495. Ey kardeş, gerçi ateş üzerine gidersin, bu revişten pek nûrlu olan evc üzerine gidersin.
Gerçi âhûnun isrini ta'kîb etmek nefsin arzûlarına muhalefettir ve arzû-yı nefsânîye muhalefet ise ateş üzerinde yürümektir. Fakat bu gidişten pek ziyâde nûrlu olan âlem-i rûhâniyyetin üstünde gitmiş olursun.
496. Ne denizden, ne dalga ve köpükten kork! Çünkü sen "Korkma!" hitabını işittin.
Ahûların isrine tebean Rabb-i a'lâ tarafına teveccüh ettiğin vakit, ne bu vücûd-i izâfi denizinden, ne de onun dalgaları olan sûretlerden ve ne de onun köpükleri olan havâtır-ı nefsânî ve şeytânîden korkma! Çünkü bu gidişin senin Mûsâ-yı rûhuna Hak tarafından أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ (Kasas, 28/31) ya'nî “Yâ Mûsâ müteveccih ol ve korkma, muhakkak sen âminlerdensin!" hitâbı vâki' olmasından ve rûhunun dahi onu işitmesinden hâsıl olmuştur.
497. "Lâ tehaf" bil, çünkü senin korkun dâd-ı Hak'tır. Sana tabak gönderdiği vakit ekmek gönderir.
Eğer "Ben bu hitâbı işitmedim" diyecek olursan, derim ki: "Senin Rabb-i a'lâ tarafına teveccühün korkundandır ve korkun ise dâd-ı Hak'tır. Ve "korku" denilen hâlin zıdd-ı münasibi emniyettir. Şu halde sana korkuyu veren Hak, emniyeti dahi bahş buyurur. Ve nitekim, sana içine ni'met koyacak bir tabak gönderdiği vakit, o ni'metin vürûduna da muntazır ol! Zirâ Kerîm'in işi nâkıs olmaz. İmdi korku bir tabak, ve emniyet, içine konacak ni'met mesâbesindedir."
498. Korku, o kimse içindir ki, onun için korku yoktur. Gussa o kimse içindir ki, burada ona havf yoktur.
"Ahirette asıl korku o kimseye mahsûstur ki, onun için dünyada korku yoktur. Gussa ve gam o kimse içindir ki, bu makām-ı havf etrafında onun tavâfı ve dolaşması yoktur." Ankaravî hazretleri bu ma'nâda şu hadîs-i kudsîyi beyan buyururlar: قال الله تعالى لا اجمع خوفين فى قلب عبدى ولا امنين ان خافنى فى الدنيا لم يخف في الآخرة وان امننى في الدنيا لم يأمن في الآخرة ya'ni "Allah Teâlâ buyurdu ki: "Bir kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti cem'etmem. Eğer dünyâda korkarsa âhirette korkmaz; ve eğer dünyâda emîn olursa âhirette emîn olmaz."