Efendi ve köylü hikâyesine rücû
10. bölüm / 70 · 2636 kelime · ~14 dk okuma
442. Hazm edici efendi, çok özür getirdi. Serkeş olan şeytana çok bahane etti.
Yukarıda, hazm ve ihtiyâtı zikr olunan şehirli efendi, serkeş şeytan gibi olan köylüye karşı çok özür diledi ve bahâne getirdi.
443. Dedi: "Şimdi mühim işlerim vardır, eğer gelirsem o muntazam olmaz."
444. "Şah bana nazik iş emretmiştir. Şah benim intizarımdan mızganmamıştır."
"Gunûden" (غنودن) "mızganmak"tır. Arapça "sine" mukābilidir. Uyku hâlinin ibtidâsına derler. Ya'nî, "Memleketimizin hükümdarı, bana nâzik bir işin görülmesini emretmiştir. Bu işi emri vech ile îfâ etmiş olduğum haberini beklediğinden dolayı, gözünü bile kırpmamış ve uykusunu fedâ etmiştir." بستان "sitânden" masdarından emr-i hâzır olup "Ben senin hediyeni istemem, al senin olsun!" ma'nâsını vermek dahi bir vecihtir.
445. Ben şahın emrini terke tâkat getiremem. Ben şahın indinde sarı yüzlü olamam.
"Rûy zerd şuden" hacil olmak ve utanmaktan kinâyedir. "Ben şâhın emrini terk edip köye geldiğim için, onun huzurunda hacíl ve rüsvây olurum, utanırım. Binâenaleyh ben bu hâli kabûl edemem."
446. Her sabah ve her akşam husûsî çavuş erişir, benden bir menâs ister.
"Menâs" kaçıp sığınacak yer, "meferr ve melce'" demektir; ve "kuvvet" ma'nâsına da gelir. "Her sabah ve her akşam bana pâdişah tarafından husûsî bir çavuş gelir; pâdişah bana ısmarladığı bu işin meferri ve melcei, ya'ni neticesi ve hitâmı hakkında ma'lûmât ister."
447. Sen reva tutar mısın ki, köy tarafına geleyim? Tâ ki sultan kaşına düğüm bıraksın!
"گره در ابرو افکندن Darılıp kaş çatmak"tan kinâyedir. Ya'nî "Ey köylü sen câiz görür müsün ki, ben köy tarafına geleyim ve pâdişâhın işini yüz üstü bırakayım da padişah darılıp bana kaşlarını çatsın?"
448. Ondan sonra onun öfkesine nasıl çâre ederim? Meğer ki kendimi bundan dolayı diri olarak gömeyim!
"Pâdişâhın öfkesine karşı ittihâz edebileceğim hiçbir çare yoktur. Meğer ki onun öfkesini görmemek için kendimi diri diri toprağa gömeyim, başka çâre yoktur!"
449. Bu üslubdan o yüz özrü açık söyledi. Tedbirler Hakk'ın hükmü ile çift düşmedi.
O şehirli efendi, bu nevi'den açıkça birtakım özür beyân etti, fakat bu tedbirler Hakk'ın hükmüne ve kazâsına muvâfik düşmedi.
450. Eğer âlemin zerreleri hîle dolayıcı olsa, asumânın kazasıyla hiçtirler hiç!
[447] Eğer âlemin bilcümle zerreleri tedbîr yapıcı olsa kazâ-yı ilâhîye karşı o tedbîrlerin hiçbirisi müsmir olmaz!
451. Bu yeryüzü gökten nasıl kaçar? O kendisini ondan nasıl gizler?
452. Gökten yeryüzü tarafına her ne gelirse, ne kaçacak yeri, ne çaresi, ne saklanacak yeri vardır.
453. Onun üzerine güneşten ateş yağsa, o onun ateşinin önüne yüz komuştur.
454. Ve eğer onun üzerine yağmuru tûfan ederse, onun üzerinde şehirleri vîrân ederse.
455. O Eyyub gibi onun teslîmi olmuştur. Ben esîrim her ne istersen getir, diye.
Kazâ-yı İlâhî, göğe ve senin vücudun dahi zemîne benzer. Nitekim gökten yere ne gelse, "Ben senin esîrinim, her ne istersen getir!" diye, Eyyüb (a.s.)ın belâ-yı ilâhîye teslîm olduğu gibi teslim olmuştur.
456. Ey kimse ki, sen bu zemînin cüz'üsün, baş çekme! Hükm-i Yezdân'ı gördüğün vakit kapıyı çekme!
Ey sâlik-i mü'min, senin vücûdun bu arzın cüz'üdür. Binâenaleyh küllün olan arz gibi hükm-i ilâhîye karşı muztarib olup yüzünü ekşitme. Kâzâ-yı ilâhîyi gördüğün vakit ondan müştekî olup rıza kapısını kapama!
457. Mâdemki خلقناكم من تراب i işittin, senden toprak olmaklığı istedi, yüz çevirme!
Mâdemki Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hacc'ın ibtidâsında Hak Teâlâ hazret-lerinin فانا خلقناكم من تراب (Hacc, 22/5) ya'nî “Biz sizi topraktan yarattık" sö-zünü işittin ve kendinin toprağın cüz'ü olduğunu anladın, bundan istidlâl et ki, Hak Teâlâ hazretleri senden toprak gibi mütevâzi' ve mutî' ve münkād ol-manı istedi. Binâenaleyh serkeşlikten vazgeç! Her husûsta onun hükmüne mutî' ol!
458. "Gör ki, toprak için bir tohum ektim, toprak tozusun ve ben onu yükselttim!"
Ey insan, zikrolunan âyet-i kerîmenin zımnında Hak Teâlâ buyurur ki: "Ben sizi topraktan yarattım, gör ki toprak içine rûh ve akıl ve idrâk tohumu ektim. Sen toprağın tozusun. Ben keremimin rüzgârıyle o tozu mertebe-i süf-liyyetten mertebe-i ulviyyete çıkardım ve ahsen-i takvîm üzere sâir mahlû-kat üzerine mufazzal insan yaptım."
459. "Diğer bir hamlede sen topraklığı san'at tut! Tâ ki seni cümle beyler üzerine bey yapayım!"
“İmdi ey insan, sen kendinin akıl ve dirâyetine ve cisminin tenâsüb ve intizâmına bakıp mağrûr olma! Nihâyet toprak tozusun vesselâm. Bu hâlini düşün de kibir ve azametten vazgeç! Ve bu kemâl devrenden sonra bir hamle daha yap! Sen topraklığı, ya'nî toprağın tabîatı olan tevâzu'u meslek ittihâz et! Ta ki senin ma'nândaki noksânın dahi mertebe-i kemâle gelsin ve seni dünyânın, ma'nâları nâkıs olan beyleri üzerine bey yapayım!”
460. "Su, yüksekten alçaklığa gider; ondan sonra alçaktan yükseğe gider."
[457] Yukarıki beyt-i şerîfte beyân buyurulan terakkî-i ma'nevîye bir misal-i mahsüstür. Ya'nî, "Görmez misin su evvelâ yağmur hâlinde yukarıdan aşa-ğıya iner; ondan sonra mertebe-i kesâfetten tebahhur edip havâ-yı nesîmî zerrâtı arasına karışıp yükselir. Binâenaleyh ey insan, alçal ki yükselesin!" Ve hadis-i şerifte من تواضع رفعه الله , من تكبر حفضه الله ya'nî “Allah Teâlâ tevâzu' eden kimseyi yükseltir ve tekebbür eden kimseyi de Allah Teâlâ alçaltır" buyurulur. Mâdemki Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hacc'ın ibtidâsında Hak Teâlâ hazretlerinin فانا خلقناكم من تراب (Hacc, 22/5) ya'nî “Biz sizi topraktan yarattık” sözünü işittin ve kendinin toprağın cüz'ü olduğunu anladın, bundan istidlâl et ki, Hak Teâlâ hazretleri senden toprak gibi mütevâzi' ve mutî' ve münkād olmanı istedi. Binâenaleyh serkeşlikten vazgeç! Her husûsta onun hükmüne mutî' ol!
461. "Buğday yukarıdan toprak altına gitti, ondan sonra o başak çalak oldu."
"Tohumluk buğday, elden toprak altına ekildi, ondan sonra o buğday başak ve tekrar yeryüzünün fevkıne çıkmağa çâlâk oldu. "Hind nüshaları"nda "hûşe-i çalak" (خوشهء چالاك) sûretinde olup, "çâlâk" başağın sıfatı hâlindedir. Ya'nî "Ondan sonra o toprak altına giden buğday tânesi, acele bir başak olup toprağın üstüne çıktı" demek olur.
462. Her meyvenin dânesi zemîne geldi, ondan sonra defînden başlar kaldırdı.
"Defin" burada "medfünün-fih" olan zemîn ma'nâsınadır. "Ser" baş ma'nâsına olduğu gibi, sîn'in kesriyle ["sır"] "gizli olan şey" ma'nâsına da olabilir. Ya'nî "Her meyvenin dânesi ve çekirdeği yere ekildi, sonra o ekilen dâne medfün olduğu yerden fidân olarak başlar kaldırdı." Ya'nî dallar budaklar salıverdi. Veyâhut o çekirdek, bâtınında gizli olan ağacı, meyveleri ızhâr etti.
463. Feleğin ni'metlerinin aslı toprağa kadar aşağıya geldi. Temiz olan canın gıdâsı oldu.
Ma'lûmdur ki, küre-i arz, fezâda güneş etrafında sâniyede otuz kilometre mesâfe kat'ı sûretiyle devr etmektedir. Zamân-ı tekevvününden beri onun bu sür'at-i seyri elbette sathının cevherini aşındırmak lâzım gelir. Sûre-i Ra'd'ın nihayetinde vâki' أَوْلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) ya'nî “Münkir-i ma'nâ olanlar görmezler mi ki, biz arzı etrafından tenkîs ederiz" âyet-i kerîmesinde bu hâle işaret buyurulur. Binâenaleyh dünyanın sonuna kadar arzın eksilen cevherinin yerine yenisi gelmek için, arzın fevkınden imdâd-ı ilâhî olmak lâzımdır. Ve şimdiye kadar arzın fezâda sâha-i esîr içindeki boşluğundan ne nisbette noksan hâsıl olup ne nisbette telâfî vâki' olduğu erbâb-ı fence meçhûldür. Yalnız vücûd-i insânîye kıyâsen istidlâl olunabilir ki, cism-i arz eskidikçe noksânını çabuk telâfî edemez. Nitekim bir ihtiyâr adam ile bir genç adamın sarfiyyât-ı cismâniyyeleri arasında fark vardır. Ve arza giren ve çıkan mevâdd hakkında Hak Teâlâ sûre-i Sebe'in ibtidâsında şöyle buyurur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadîd, 57/4) Ya'nî “Allah Teâlâ arza giren şeyi ve arzdan çıkan şeyi ve semâdan inen şeyi ve semâya urûc eden şeyi bilir; ve o Rahîm ve Gafûr'dur." Bu îzâhâttan anlaşılır ki, fezâda dönen feleğin ni'metlerinin aslı arzın fevkınden toprağa kadar aşağıya nüzûl etti; ve ondan sonra temiz olan canın gıdâsı bulunan ma'nâya inkılâb etti. Binâenaleyh sukūtu tereffu'una sebep oldu.
464. Vaktāki tevazu'dan nâşî felekten aşağıya gitti, diri ve şecî olan adamın cüz'ü oldu.
Vaktâki feleğin ni'metlerinin aslı ve cevheri olan mevâdd, yüksekten alçağa gitti, o mevâddın böyle alçalması ve tevâzu'u, hayât-ı ebediyyeye (...) ve merâtib-i ulyâya terakkîde cesûr ve şecî olan âdemin cüz'ü olmasına sebeb oldu.
465. Binânealeyh o cemâd, âdeme mensub sıfatlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine şad olarak uçucu oldu.
Ya'nî cemâd nev'inden olan gıdâ âdemin vücuduna intikāl edip onun cüz'ü olur. Zîrâ o gıdâdan âdemin sûreti ve hem de ma'nâsı semirir. Cisminde kan ve sâire olur ve ma'nâsında da kuvvet ve fikir olur. Eğer fikir fâsid olursa kuvveti fenâ ameller vücûda getirir ve bu fenâ amellerin âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Bunların suver-i ma'neviyyeleri suûd etmek istediği vakit, bâb-ı semâ feth olmaz ve onların mahall-i vusûlü felek-i esîrdir. Ve felek-i esîr âlem-i tabîattır. Ba'dehû bu kötü ameller emir mûcibince siccîne tevdî olunurlar. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الفُجَارِ لَفِي سجين (Mutaffifin, 83/7) [ya'nî "Fâcirlerin kitabı siccindedir."] buyurulur.
Ve eğer fikir sâlih olursa iyi ameller vücûda getirir. Ve bu iyi amellerin dahi âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Ve bu amellerin sûreti âlem-i illîyîne urûc eder. Nitekim ayet-i kerîmede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 93/18) [ya'nî “Ebrârın kitabı illiyyîndedir."] buyurulur. Bu babtaki tafsilat-ı sâire Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîflerinin on birinci bâbında zikrolunmuştur.
466. Zîrâ evvelden diri cihandan geldik; tekrar alçaklıktan yükseğe gittik.
Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz, Hakk'ın vücûdundan ve varlığındandır. Ve sıfât-ı sübûtiyyenin imâmı “Hayat"tır. Vücûd-i Hak gayriyyet libâsıyle rûhiyyet mertebesine tenezzül buyurup, orada bizim ervâhımız zâhir oldu. Binâenaleyh, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i kesâfete biz evvelce o diri olan cihandan geldik; ve orada böyle cism-i cemâdî ve gıdâ-yı cemâdî yok idi. Tekrar bu alçak olan cemâdiyyet mertebesinden, yüksek olan rûhâniyyet mertebesine gittik; ve rûhâniyet mertebesinden dahi yükselip, ilm-i ilâhî mertebesindeki temeyyüzümüz mevcûd olmakla beraber vücûd-ı hakîkî mertebesinde libâs-ı gayriyyetimizi soyunduk. Nitekim Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati izâhan şöyle buyururlar: “Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum, nebâtlıktan öldüm hayvân mertebesinde zuhûr ettim. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. İmdi ne korkayım, ne vakit ölmekten noksân oldum? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melâike sınıfından baş ve kanad çıkarayım. Diğer def'a da melek mertebesinden kurbân olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [ya'ni "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der.”
Ma'lûm olsun ki, bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu âlemde, envâr-ı şerîatten ve etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten behremend olan kâmiller urûclarını sür'atle bitirirler. Zulümât-ı cismâniyette müstağrak kalanlar, uzun müddetlerce tasfiye ve ibtilâdan sonra asl-ı hakîkîye rücû ederler. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte işaret buyurulur:
467. Cümle ecza إِنَّا إليه راجعون diye söyleyici olarak taharrük içinde ve sükûn içindedir.
Bu âlem-i cemâdın bilcümle eczâsı taharrük ve ihtizâz içindedir; ve son derece sür'atle taharrük ve ihtizâzı hasebiyle sükûn içindedir. Zîrâ bu mâd- Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz, Hakk'ın vücûdundan ve varlığındandır. Ve sıfât-ı sübûtiyyenin imâmı “Hayat"tır. Vücûd-i Hak gayriyyet libâsıyle rûhiyyet mertebesine tenezzül buyurup, orada bizim ervâhımız zâhir oldu. Binâenaleyh, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i kesâfete biz evvelce o diri olan cihandan geldik; ve orada böyle cism-i cemâdî ve gıdâ-yı cemâdî yok idi. Tekrar bu alçak olan cemâdiyyet mertebesinden, yüksek olan rûhâniyyet mertebesine gittik; ve rûhâniyet mertebesinden dahi yükselip, ilm-i ilâhî mertebesindeki temeyyüzümüz mevcûd olmakla beraber vücûd-ı hakîkî mertebesinde libâs-ı gayriyyetimizi soyunduk. Nitekim Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati izâhan şöyle buyururlar:
"Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum, nebâtlıktan öldüm hayvân mertebesinde zuhûr ettim. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. İmdi ne korkayım, ne vakit ölmekten noksân oldum? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melâike sınıfından baş ve kanad çıkarayım. Diğer def'a da melek mertebesinden kurbân olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [ya'ni "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der."
Ma'lûm olsun ki, bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu âlemde, envâr-ı şerîatten ve etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakikatten behremend olan kâmiller urûclarını sür'atle bitirirler. Zulümât-ı cismâniyette müstağrak kalanlar, uzun müddetlerce tasfiye ve ibtilâdan sonra asl-ı hakîkîye rücû ederler. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte işaret buyurulur:
468. Eczâ-yı cihanda zikir ve tesbihleri göğe bir gulgule düşürdü.
Bu beyt-i şerîfte يسبح لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Haşr, 59/24) ya'nî "Göklerde ve yerde olan şey O'na tesbih eder" ve وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkín siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur.
Necmeddîn Kübrâ hazretleri buyururlar ki: "Onların tesbihleri sizin tesbihlerinizin cinsinden değildir. Hak Teâlâ hazretleri فَسُبْحَانَ الَّذِي بَيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ (Yâ-sîn, 36/33) ya'nî “Tenzîh ederim O Zât-ı ecell ve a'lâ'yı ki her bir şeyin melekûtu onun yedindedir" buyurur. Ve "melekût", kevnin bâtınıdır; ve o da âhirettir ve âhiret hayât-ı sırftır, cemâd değildir. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانَ (Ankebut, 29/64) ya'nî “Muhakkak dâr-ı âhiret için hayât vardır" buyurulur. İmdi sabit oldu ki, zerrât-ı mevcûdattan her bir zerre kendilerinin lisân-ı melekûtîsi ile tesbih ederler. İmdi cisimlerimize taalluk eden bu havâss-i hamsemiz, âlem-i melekûte münteşir olan bu tesbih gulgulelerini ve sadâlarını işitmemize hicâb ve mâni'dir. Zîrâ bu havâss cemâdiyyete ve cisme taalluk eder. Âlem-i rûhâniyyet inkişaf etmekdikçe bu tesbîhât işitilemez. Nitekim Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şeriflerinde buyururlar: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید Ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini dinleyiniz!"
469. Vaktaki kazâ nûrencâtın ahengini yaptı, bir köylü bir şehirliyi mat etti.
diyyât ve cemâdât âlemini teşkil eden birtakım atomlardır; ve atomlar da elektronlardan mürekkebdir ve elektronların ihtizâzâtı gâyet serîdir. Çünkü elektrik dalgasının tûlü kısaldıkça, bu dalganın sâniyede aded-i ihtizâzı da o nisbette çoğalır. Nitekim üç bin metre tûlündeki bir elektrik dalgası, sâniyede yüz bin ihtizâz eder. 300 metre tûlündeki dalganın ihtizâzı saniyede bir milyondur. Elyevm kısa tûl mevclerin ve vesâit-i istihsâliyyesinin tekemmülü sâyesinde, on beş santimetre tülünde fiilen elde edilen bir elektrik dalgasının ihtizâzı sâniyede iki milyardır. Bu hâl bilcümle eczâ-yı âlemin bir tecellî ile mevcûd ve diğer tecellî ile ma'dûm olduğunu fennen bize ihsâs eder. Buna ehl-i hakikat "teceddüd-i emsâl" derler. İmdi her bir zerre, lisân-ı fiilî ile “Biz Hakk'a dönücüleriz!" deyici olduğu halde, asl-ı hakîkîye rücû' eder. Fakat urûcunda musaffâ ise illîyine gider, değil ise âlem-i tabîate reddolunur.
470. Binlerce hazm ile efendi mat oldu, o seferden ma'riz-ı âfâta gitti.
"Ma'riz" (معرض) hadd-i zatında "zuhûr mahalli" ma'nâsındadır. "Falan ma'riz-ı helâktedir" ta'bîri kıyâsa muhâlif olarak müsta'meldir. Bu beyt-i şerîfteki "ma'riz-ı âfât" dahi bu kabîldendir. Ya'nî "Şehirli efendi binlerce fikr-i ihtiyât ile beraber köylüye mağlûb oldu ve o köye seferinden dolayı âfât mahalline gitti."
471. Onun i'tikādı kendi sebatı üzerinde idi. Gerçi dağ idi, yarım sel onu kaptı.
Efendi, köye gitmek münasib olmayacağı i'tikādında sebât üzere idi. Fakat kazâ-yı ilâhî te'siriyle kendisinin sâbit ve râsih bir dağ gibi olan i'tikādını, yarım sel gibi olan köylünün mevâîdi yerinden sarstı.
472. Vaktaki kaza felekten başını dışarıya çıkardı, akıller hep kör ve sağır olurlar.
Kazâ-yı ilâhî âlem-i gayb feleğinden başını bu vücûd-i izâfî âlemine çıkardığı vakit, âkıllerin akılları ve tedbîrleri gider, hepsi kör ve sağır olurlar.
473. Balıklar, denizden dışarıya düşerler; tuzak uçan kuşu zebûn olarak tutar.
Balıkların hayatı sudan olduğu halde kazâ-yı ilâhî gelince denizden dışarıya atılıp tu'me-i halk olurlar. Ve kezâ kuşlar tuzağa tutulmaktan gâyet ihtirâz ettikleri halde kazâ-yı ilâhî gelince âciz bir halde gelip tuzağa tutulurlar.
474. Hatta peri ve şeytan şişe içinde olur. Belki bir Hârût Bâbil'e gider.
Kazâ-yı ilâhînin galebesi o derecededir ki, peri ve şeytan letâfet ve kuv-vet-i vücûdiyyeleriyle beraber, şişe içinde mukayyed ve mahbûs olurlar. Nitekim, Süleyman (a.s.)'ın perilerden birçoğunu şişe içinde hapsedip denize attığı rivâyet olunur. Ve kezâ Hârût ve Mârût melek olmakla beraber, kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak, Bâbil kuyusunda mübtelâ-yı azab olurlar. Bu Hârût ve Mârût kıssası hakkındaki ma'lûmât yukarılarda geçti.
Ehl-i Darvân'ın fakirlerin zahmeti olmaksızın bağları toplamaları için fakirlere hîle etmesi kıssasıdır
475. Bir kimsenin gayri ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi dökmedi.
Kazâ, Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. İmdi bu âlem-i sûrette kazâ-yı ilâhî geldiği vakit فَقْرُّوا إِلَى اللَّه (Zâriyât, 51/50) ya'nî “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu hükmün hâkimi olan Hakk'a kaçan kimsenin kanını hiçbir düşmanlık dökmedi. "Terbî" burada ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. İki yıldızın dördüncü hâneden birbirine nazar etmesine derler. Meselâ birinin Hamel ve diğerinin Seretân burçlarında vâki' olması bu kabîldendir. Ve bu hal kimlerin yıldızları arasında vâki' olursa yarım düşmanlığa delâlet eder.
476. Onun gayri ki kazâya kaçasın, hiç hîle ondan sana halâs vermez.
Eğer kazâda, kazânın içerisi olan Hakk'a kaçmanın gayri olarak kazâya kaçar ve kazâya teveccüh eder ve nazarını Hak'tan ayırıp o kazâyı def' için türlü türlü tedbirler yapmağa teşebbüs edersen, seni o kazâ-yı ilâhîden hiçbir hîle ve tedbîr kurtaramaz. dır. Ya'nî "Darvân karyesinin halkı, bağları toplarken fukarâ tâifesi başlarına üşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fukarâ aleyhine hîle yaptılar."