Köylünün da'veti sebebiyle efendinin köy tarafına gitmesi hikâyesinin bakıyyesi
9. bölüm / 70 · 1844 kelime · ~10 dk okuma
415. Ey cesûr yâr, hadden ziyade oldu, geri dön! Gör ki köylü efendiyi evine götürdü.
"Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi beyân husûsunda cesûr olan dost, keşfettiğin esrâr ve hakäyık-ı ilâhiyye, haddini tecavüz etti. Artık geri dön ve köylü ile efendi hikâyesine rücû et! Bak ki, köylü efendiyi evine götürdü." Gürd (گرد) şecî ve dilîr ve cesûr ma'nâsınadır. "Nezih" pâk ve büyük ma'nâsınadır. Hak Teâlâ buyurur ki: "Evet, ey aşlı pâk olan rûh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Zîrâ sabır evlâdır." Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Maâric'in ibtidasında vâki' تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) ya'nî “Melâike ve rûh, zi'l-maâric olan Hakk'a, mikdârı eli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabret!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
416. Ehl-i Sebe' kıssasısını bir köşeye koy, onu söyle ki o efendi köye nasıl geldi?
417. Köylü temellukta şîve etti. Nihayet efendinin hazmini ahmak etti.
"Şîve"nin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "hüner" ve "kemâl" ma'nâ- sınadır. Ya'nî, “Köylü, efendiyi köye da'vet etmek hakkında o kadar yaltak- landı ve temelluk etti ve temellukta hüner ve kemâl gösterdi ki, nihâyet efen- dinin, bu kıssa ibtidâsında bahs olunan hazm ve ihtiyât fikri hamâkate tebed- dül etti."
418. Haber içinde haberden o sersem oldu; nihayet efendinin hazm zülali bulanık oldu.
Köylünün haber üzerine haber göndermesinden dolayı efendi sersemle- mişti. Nihâyet o efendinin yukarıda zikr olunan âb-ı zülal gibi parlak olan hazm ve ihtiyâtı bulandı ve muhtell oldu.
419. Onun çocukları da bu taraftan beğenmekte ترتع و تلعب'i sevinçle vurdular.
Köylünün mütevâlî da'vet haberleri üzerine bu taraftan efendinin çocuk- ları da, bu da'veti hoş görmek ve beğenmek hususunda نرتع و تلعب ya'ni “Ye- miş yiyelim ve oynayalım!" na'ralarını sevinçle vurdular. قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرتع ويلعب وإنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Yûsuf, 12/12) ya'nî “Yûsuf (a.s.)ın kardeş- leri, babaları Ya'kūb (a.s.)a dediler ki: "Ey bizim babamız, sana ne oldu ki, Yûsuf üzerine bizi emîn addetmezsin, halbuki biz ona nâsıhlarız, onu yarın bizimle beraber gönder, yemiş yesin ve oynasın! Biz muhakkak sûrette onu muhafaza ederiz!" âyet-i kerîmesinden muktebestir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte de işâret buyurulur.
420. Yûsuf gibi ki, onu takdir-i acebden olan ترتع و تلعب baba sayesinden götürür.
Efendinin çocuklarının ترتع و تلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] na'rasını vurmaları ve sevinmeleri, Yûsuf (a.s.)ın vak'asına müşâbih idi. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin Ya'kūb (a.s.)'dan izin almak için يرتع و يلعب ["Yemiş yer ve oynar!"] sözlerini söylemeleri, Hak Teâlâ hazretlerinin acîb olan takdîrinden vâki' oldu ve netîcede Yûsuf (a.s.)ın babası olan Ya'kūb (a.s.)ın sâyesinden müddet-i medîde mahrûmiyetine sebep oldu.
421. O oyun değildir, belki can oyunudur. O hîle ve mekr ve değâsazlıktır.
Gerek efendinin çocuklarının نرتع و نلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] demeleri ve gerek Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin يرتع و يلعب ya'ni "Yemiş yer ve oynar" demeleri oyun değildir. Bu sûrî oyunun zımnında vâki' olacak bir can oyunudur. Hile ve mekr ve tezvîr tertibidir.
422. Her ne şey ki, o seni yârinden ayrı atar, onu dinleme ki, ziyan tutar ziyan!
Seni dostundan ayıran şey, her ne olursa olsun, ona kulak asma! Zîrâ muhakkak sana zararı vardır.
423. Eğer o, yüz içinde yüz fāide olursa tutma! Ey fakîr, altın için hazîneden münkatı' olma!
Eğer seni dostundan ayıran o şey, sana birçok sûrî fâideler te'mîn etse bile, sen ona ehemmiyet verme! Menâfi'-i sûriyye için fevâid-i ma'neviyyeyi terk etme! Birkaç altın için ey muhtaç, altın dolu olan hazîneyi bırakma!
424. Onu dinle ki, Yezdân ne kadar men'etti. Ashâb-ı Nebî'ye germ ve serd söyledi.
Ey sâlik dinle ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de fevâid-i dünyeviyyeye meyilden ne kadar men' buyurdu; ve Peygamber'in ashâbına bu husûsta yumuşak ve sert ta'rîz ve tevbîhte bulundu.
425. Zîrâ ki kıtlık senesinde davul sesi üzerine, bila-tevakkuf cum'ayı bâtıl ettiler.
Kıtlık senesinde bir cum'a günü, ashâb-ı kirâm câmi'-i şerîfte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davul sesini duyan ashâb, zahîre tedariki için derhal dışarı fırladılar. Câmi'de ancak on kişi kaldı. Onun üzerine sûre-i Cum'a'da olan bu âyet-i kerîme nâzil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cum'a, 62/11) ya'nî “Ve ticareti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kāim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır." Âyet-i kerîmede beyân buyrulan "ticâret", kervanın getirdiği zahîre mübâyaası ve "lehv"den murâd dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve nebiyy-i zîşân Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: والذي نفس محمد بيده لو خرجوا جميعا لأضرم الله عليهم الوادى نارا ya'nî "Nefs-i Muhammed yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, eğer hepsi çıksa idiler, Allah Teâlâ onların üzerine vâdîyi ateş olarak alevlendirirdi!"
426. Tâ ki başkalarının ucuz alması lazım gelmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan nef'ini bizden onlar götürsün!
"Namazı terk edip câmi'den dışarı fırlayan tâife, kervanın getirdiği zahîreleri derhal başkaları ucuza kapatmak lâzım gelmesin ve o satılmak üzere getirilen maldan ucuzluk nef'ini de bizden evvel müracaat edenler alıp götürmesinler fikriyle dağıldılar." "Sarfe" nef' demektir ve "celeb" satmak için bir şehirden diğer şehire sürdükleri koyun ve eşyâ ve sâire ma'nâsınadır.
427. Peygamber, halvette namaz içinde, niyaz üzere iki üç fakîr ile sabit kaldı.
"Dû se" (دو سه) ta'biri kılletten kinâyedir. Bu vak'ada Efendimiz câmi'-i şerîfte dördü Hulefâ-yı râşidîn olmak üzere, on kişi ile kalmış idiler. Ve Abdullah ibn Mes'ûd ve Bilâl Habeşî (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.
428. Buyurdu: "Lehv ve davul ve ticaret niçin sizi bir Rabbânî'den kat' etti?"
Kıtlık senesinde bir cum'a günü, ashâb-ı kirâm câmi'-i şerîfte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davul sesini duyan ashâb, zahîre tedariki için derhal dışarı fırladılar. Câmi'de ancak on kişi kaldı. Onun üzerine sûre-i Cum'a'da olan bu âyet-i kerîme nâzil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cum'a, 62/11) ya'nî “Ve ticareti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kāim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır." Âyet-i kerîmede beyân buyrulan "ticâret", kervanın getirdiği zahîre mübâyaası ve "lehv"den murâd dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve nebiyy-i zîşân Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ خَرَجُوا جَمِيعًا لَأَضْرَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْوَادِيَ نَارًا ya'nî "Nefs-i Muhammed yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, eğer hepsi çıksa idiler, Allah Teâlâ onların üzerine vâdîyi ateş olarak alevlendirirdi!"
429. Muhakkak siz hayran olarak buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra Peygamber'i ayakta hâlî bıraktınız.
Nebiyy-i zîşân Efendimiz buyurdu ki: "Lehvden ibaret olan hayât-ı dünyâ ve davul sesi ve ticaret sizi cânib-i Hakk'a ve hakikate da'vet eden ve Rabbânî olan bir Peygamber'den niçin kat'edip ayırdı?"
Ya'nî "Ey ehl-i Medîne, buğday muhabbetinin galebesi sebebiyle hayrân olarak câmi'den dağıldınız; sonra Rabbânî olan Nebiyy-i zîşânı hutbede ayakta hâlî ve yalnız bıraktınız!"
Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler, yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmenin maanî-i münîfesini tavzíhtir. Bu âyet-i kerîmede ve bu beyt-i şerifte, dünyâ muhabbeti sebebiyle insân-ı kâmilin huzûr-ı ma'rifetini terkedip dağılanları da tevbîh ve ta'rîz vardır.
430. Buğday için batıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resûlü'nü bıraktınız.
[427] Buğday muhabbetine mağlûbiyetten dolayı kalbinize bâtıl olan hubb-i nefs tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'ın Resûlü'nü terkedip, muhabbet-i mâsivâyı, muhabbet-i Hakk'a tercih ettiniz.
431. Onun sohbeti lehivden ve maldan hayırlıdır. Bak, kimi terkettin gözünü ov!
O Hak Resûlü'nün sohbeti ve huzûru, hayâlden ibaret olan lehivden ve maldan hayırlıdır; onun huzuru Hak'tır ve da'veti hakikattir. Binâenaleyh, basar-ı basîretindeki gaflet çapaklarını sil de nazar-ı dikkatle bir bak ki, kimi terkettin? Ya'nî hakikati hayâle fedâ ettin!
432. Sizin hırsınıza bu yakîn olmadı mı ki, Rezzâk ve râzıkların hayırlısı benim!
Ankaravî hazretleri istifhâm-ı inkârî sûretinde tercüme buyurmuşlardır. İstifhamsız olmak dahi bir vecih olabilir. Ya'ni "Sizin harís olan nefsinizin gözüne mübâlağa ile rızık verici ve rızık vericilerin hayırlısı ben ol- duğum yakînen görünmedi de, böyle Peygamber'imi ayakta bırakıp terketti- niz?" demek olur.
433. O ki, kendinden buğday gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne vakit zâyi' koyar?
O Hak Teâlâ hazretleri ki, buğdaya kendi hazîne-i gaybından gıdâ ve neşv ü nemâ verir, eğer rızık husûsunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a i'timâd edip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç zâyi' eder mi?
434. Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!
Garip şey! Hak Resûlü'nü buğday muhabbeti için terk etmekle ne kadar muhâkemesizlik ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı âsumân-ı gaybdan âlem-i zuhûra gönderen Rezzâk-ı âlem olan Hak'tan buğday için mi ayrıldın? Ehl-i idrâk için bu lâyık olur mu?
Doğanın kazları sudan sahrâya da'veti
435. Doğan kaza dedi ki: "Sudan kalk, tâ ki şeker dökücü olan sahrâları göresin!"
"Doğan"dan murâd, şeytan ve "kaz"dan murâd mü'minlerdir. "Kand-rîz" şeker dökücü ma'nâsına vasf-ı terkîbîdir. "Hüsn ve letâfet saçan sahrâlar" demek olur.
436. Akıl kaz ona der ki: "Ey doğan, uzak ol! Su bize kal'a-i emndir ve sürûrdur!"
"Su"dan murâd, erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkattir. Ya'ni "Bir yırtıcı doğan mesâbesinde olan şeytan, su gibi hayat veren erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkat içinde yaşayan mü'minlere: "Kayd-ı şerîat ve tarîkatten çık ve huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsına gel ki, o şeker dökücü ve lezzât-ı 'âcile saçıcı olan o sahrâyı göresin!" diye da'vet ettiği vakit, âkıl olan mü'min-i sâlik ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Zîrâ bizim için şerîat ve tarikat, mühâcim olan düşmanlara karşı emniyet ve sürûr-bahş olan bir kal'adır."
437. Şeytan, doğan gibi acele geldiği vakit, ey kazlar sakın su kal'asından dışarı gitmeyiniz!
438. Doğana deyiniz: "Git, git! Ey el tutucu muîn, bizim başımızdan geri dön!"
Ankaravî nüshasında "guyend" (گویند) ya'ni "derler" ve Hind nüshalarında (گوئید) suretindedir; ve burada bu cem'-i muhatab sîgası münasib düşmektedir. "Pây-ı merd" "meded-kâr ve şefî' ve muîn ve destgîr" ma'nâlarınadır. "Dest-dâr" vasf-ı terkîbî olup, "el tutucu" demektir, Ve "pây-ı merd"in sıfatıdır. Ya'nî "Ey pây-ı merd ve destdâr" takdîrindedir.
439. "Biz senin da'vetinden berîyiz ve da'vet senin olsun ey kâfir! Senin bu sözünü biz işitmiyoruz!"
"Ne-nûşîm" (ننوشیم) "işitmek" ma'nâsına olan "Niyûşîden" (نیوشیدن) masdarının muhaffefinden olup نه نیوشیم yerinde kullanılmıştır. Ya'nî “Ey kâfir olan Iblis, biz senin da'vetine icâbet etmiyoruz! Da'vet ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun. Senin sözün bizim kulağımıza girmez!"
440. "Hısn bizim için şekerdir ve şeker mahalli senin olsun. Ben senin hediyeni istemiyorum, bostan senin olsun!"
"Şerîat ve tarikat kal'ası bizim için şeker gibi lezîzdir ve “şeker dökücü" diye tavsîf ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun! Ben senin bu hediyeni istemiyorum. O medhettiğin bostan senin olsun." İkinci mısra'daki "Su"dan murâd, erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkattir. Ya'ni "Bir yırtıcı doğan mesâbesinde olan şeytan, su gibi hayat veren erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkat içinde yaşayan mü'minlere: "Kayd-ı şerîat ve tarîkatten çık ve huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsına gel ki, o şeker dökücü ve lezzât-ı 'âcile saçıcı olan o sahrâyı göresin!" diye da'vet ettiği vakit, âkıl olan mü'min-i sâlik ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Zîrâ bizim için şerîat ve tarikat, mühâcim olan düşmanlara karşı emniyet ve sürûr-bahş olan bir kal'adır."
441. Vaktaki can olur, gıda eksik gelmez. Vaktaki ordu vardır, bayrak eksik gelmez.
Can bedende bulundukça, bedenin muhtâç olduğu gıdâ eksik gelmez. Ordu mevcud oldukça, elbette bayrağı olur.