Ehl-i Sebâ kıssasının bakıyyesi
8. bölüm / 70 · 3759 kelime · ~19 dk okuma
367. O Seba ehl-i sabâ ve ham idiler. Onların işi, kerîmlere küfrân-ı ni'met idi.
O Sebe' şehrinin halkı, sabâvet ehli olup, çocuklar gibi hayât-ı dünyeviyye oyuncaklarına dalmışlar idi. Ve ma'nâ cihetinden ham ve câhil idiler. Binâenaleyh onların işi ve gücü, kerîmlere karşı küfrân-ı ni'met etmek ve teşekkür etmemek idi. "Sabâ" çocukluk etmek ve meyletmek ve âşıklık ma'nâlarınaadır. Burada "çocukluk" ma'nâsı münasib görülmüştür.
368. O küfrân-ı ni'met misalde, senin kendi muhsinin ile cidal etmen olur.
Küfrân-ı ni'metin ne demek olduğunu îzâh için misâl istersen, onun misâli budur ki: Sana ihsân eden bir kimse ile mücadeleye kıyâm edersin ve ona teşekkür edecek yerde nizâ' ve nankörlük edersin de dersin:
369. Ki "Bana bu iyilik lâzım değildir, ben bundan inciniyorum, niye bana renc oluyorsun?"
Muhsinine karşı cidâl ve nizâ' dahi "Ben senin yaptığın bu iyiliği istemiyorum, bana lâzım değildir, ben senin iyiliğinden inciniyorum ve rahatsız oluyorum, niçin bana renc ve elem oluyorsun?" yâhut "Niçin bana iyilik edeceğim diye meşakkat çekiyorsun?" demektir. Hind nüshalarında چه رنجه میشوی sûretindedir. Ya'nî "Niçin ni'met vermek meşakkatini çekiyorsun ve niçin ihtiyâr-ı zahmet ediyorsun?" demek olur.
370. "Lutfet, bu iyiliği uzak et; ben göz istemem; çabuk beni kör et!"
Ve kezâ muhsinine karşı cidâl, mesela: "Lutfet bu iyiliği benden uzaklaş-tar; ben göz ve ni'met-i rü'yet istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.
371. İmdi Sebe' dediler ki: "Bizim aramızı uzaklaştır, bizim ayıbımız bizim için hayırlıdır, bizim zînetimizi al!"
"Sebâ" şehrin adı olduğu halde "dediler" buyurulması mücâveret alâkasıyla mecâz-i mürseldir. Kur'ân-ı Kerîm'de واسأل القرية (Yusuf, 12/82) ya'nî "Karyeden sor!" buyurulması kabîlindendir. Murâd Sebâ şehrinin halkıdır. Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Sebe'de olan فقالوا ربنا باعد بين أسفارنا وظلموا أنفسهم فجعلناهم أحاديث ومزقناهم كل ممزق (Sebe', 34/19) ya'nî "Sebâ şehrinin halkı dediler ki: Ey bizim Rabbimiz, bizim seferlerimizin aralarını uzaklaştır. İmdi biz onları masal yaptık ve biz onları her harâb olmuşçasına harâb ettik" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Menküldür ki, Yemen'de vâki' Sebe' şehrine tâbi' köyler birbirine pek ya-kın ve kesîf nüfûsa ve ma'mûr bağlara ve bağçelere mâlik idi. Şehrin halkına bu ni'metlerin bu sûretle mebzûliyetinden usanç geldi. Pek ziyâde karnı doy-muş olan bir adamın, ekmekten teneffürü gibi nefret geldi. Bu hâl içinde iken dediler ki: "Yâ Rab, mabzûliyyet-i niam ve vüs'at ve refâh içinde pek sıkıldık, bize bu bolluktan usanç geldi. Köylerimizi bizden uzaklaştır ki, uzun seferlere gitme zevki tadalım!" Nefislerinin hazzı hilâfında olan bu hâli istemekle nefis-lerine zulmettiler. Cenab-ı Hak onların, bu ni'met ve refahlar yalnız dillerde destân ve masal olmak üzere, bağlarını ve köşklerini ve köylerini harâb etti.
İmdi beyt-i şerîfin ma'nâsı şöye olur: "Muhsine karşı cidâlin ma'nâsı an-laşıldıktan sonra Sebe' şehri halkının nankörlüğüne nasıl kelâm edelim? İm-di Sebe' halkı bu kabîlden olarak dediler ki: "Yâ Rab, bizim köylerimiz ara-sındaki seferlerimizi uzaklaştır ve bizim izbe meskenlerde ve harâb köylerde oturmamız, müzeyyen köşklerde ve ma'mûr köylerde sâkin olmamızdan ha-yırlıdır. Binâenaleyh bizim âlâyişimizi ve zeynlerimizi geri al!"
372. "Biz köşkü ve bağı, ne güzel kadını ve ne emniyeti ve ferağı istemiyoruz."
"Biz, ne muntazam ve müzeyyen köşkleri ve bağları ve ne de güzel ka-dınları ve ne de şehir içinde gerek rızık ve gerek âsâyiş cihetinden emniyeti ve gönül ferâğatini istemiyoruz. Bunlardan bıktık, usandık" dediler. Ve kezâ muhsinine karşı cidâl, mesela: "Lutfet bu iyiliği benden uzaklaştır; ben göz ve ni'met-i rü'yet istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.
373. "Şehirler birbirine yakın olmak fenâdır. O sahra hoştur ki, orada yırtıcı hayvan vardır."
"Köylerin ve şehirlerin birbirine yakın olmaları fenâdır ve sefer zevkından mahrûmiyete sebebdir. Bilakis, şehirler birbirine uzak olmalı ve birinden diğerine gitmek için, içinde yırtıcı hayvanlar bulunan sahrâlardan geçmelidir, sefer hoşluğu ve lezzeti duyulsun!"
374. İnsan yazda kışı ister, kış geldiği vakitte buna inkâr eder.
İnsan her şeyden bıkar, usanır; onu memnûn etmek mümkin değildir. Yazın sıcaklardan şikâyet edip kışı ve kışın dahi soğukluklardan şikâyet edip yazı ister.
375. İmdi o, ne dar, ne de geniş yaşamağa, ebeden bir hâle râzı olmaz.
Böyle olunca o insan, gāyet kanâatsiz bir mahlûktur. Ne darlık içinde ve ne de genişlik ve refâh ve saâdet içinde yaşamağa râzı olmaz. Ve hiçbir hâlinden memnun değildir vesselâm!
376. Lânet olsun insana! O ne kâfirdir! Her ne vakit nail-i hidayet olsa onu inkâr eder.
Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitleri Cenâb-ı Pîr efendimiz İmri'ül-Kays'ın âtîdeki beyitlerinden tağyîr sûretiyle iktibâs buyurmuşlardır. Beyitlerin aslı bunlardır: يتمنى المرء في الصيف الشتا فاذا جاء الشتا انكره فهو لا يرضى بحال واحد قتل الانسان ما اكفره
"Kişi yazda kışı temennî eder, kış geldiği vakit ona inkâr eder. O, bir hâle râzı olmaz, lânet olsun insana, o ne kâfirdir!"
Aynı zamanda bu beyt-i şerifte Abese sûre-i şerîfesinde vâki' âyet-i kerîmeye de işâret buyurulur: قُتِلَ الإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Ya'nî "La'net olsun insana ki ne kâfirdir! Onu ne şeyden halketti? Onu nutfeden halketti. İstihâlâttan geçirip ona hayat takdîr etti. Sonra dünyâ yolunu ona koylaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği vakit neşr ve inşâ eder."
377. Nefis bu kabildendir, ondan dolayı ölmeğe layıktır. O senî أَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ ["Nefsinizi katledin!"] buyurdu.
Nefis Sebe' şehrinin halkı gibidir, onu hiçbir hâl ile itmâ' ve iknâ' mümkün değildir. Binâenaleyh o nefis öldürülmeğe lâyıktır. Bunun için Senî ve Âlî olan Hak Teâlâ hazretleri buzağıya tapan Benî-İsrail için Mûsâ (a.s.)a vâki' olan vahyinde فَاقْتُلُوا أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِند بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (Bakara, 2/54) Ya'ní “Nefsinizi katledin (Buzağıya tapmayan tapanı öldürsün), bu mukātele Rabbinizin indinde sizin için hayırlıdır. Ba'de'l-mukātele tövbeniz kabûl oldu. Muhakkak bârî Teâlâ tâib kullarını azabından rücû' ile mağfiret ve rahmet edicidir" buyurdu.
Ma'lumdur ki, katl, âlât-ı mahsûsa vâsıtasıyle bedenden hayâtın izâlesidir. Lakin lisân-ı işaretle katl-i nefs, lezzâttan men' emrini mutazammındır; ve muhakkıklar indinde nefsin umûmiyetle dört türlü ölümü vardır: Birisi "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm)dür. Bu ölüm nefsin arzûlarına muhalefettir. İkincisi "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm) dür. Bu da açlık ve oruçtur. Zîrâ açlıkla bâtın münevver ve kalbin yüzü beyaz olur. Üçüncüsü “mevt-i ahdar" (yeşil ölüm)dür. Bu da kıymetsiz ve yamalı elbise giymektir. Nefis asla bundan hazzetmez ve bununla nefsin gurûru ve azameti kesr edilir. Dördüncüsü "mevt-i esved" (kara ölüm) dür. Bu da Hakk'ın ef'âlini, kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânandan olduğunu bilerek cefâlarına tahammül etmektir. Nefis bu dört ölümle ölmedikçe mahbûb-i hakîkî yüz göstermez.
378. Üç köşeli dikendir, her nasıl koyarsan batar ve sen onun zahmından ne vakit sıçrarsın!
Nefis üç köşeli dikendir, onun vazîfesi her vech ile batmak ve kalbe yara açmaktır. Sen onun açtığı yaradan ne vakit sıçrayıp kurtulabilirsin? السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Ya'nî "La'net olsun insana ki ne kâfirdir! Onu ne şeyden halketti? Onu nutfeden halketti. İstihâlâttan geçirip ona hayat takdîr etti. Sonra dünyâ yolunu ona koylaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği vakit neşr ve inşâ eder."
379. Terk-i hevâ ateşini dikene vur, elini iyi işli yâre vur!
Hevâ-yı nefsânîyi terk etmek, ateş içinde yanmak gibi bir azâbdır. Fakat sabret de, mücâhede ve riyâzat ateşini, üç köşeli diken gibi olan nefsine dök! Bu ateş ile onun sıfatlarını yakıp kül et! Ve nefsine bu ateşi dökmekle beraber, iyi işli olan rûhuna müteveccih ol ve onu tut! Zîrâ rûhun sıfatları latîftir. Ve onun sıfatları galebe edince insandan ahlâk-ı hamîde ve ef'âl-i sâliha zuhûr eder. "Yâr-ı nîkû" (یار نیکو) dan murad, mürşid-i kâmil olmak dahi münasibdir. Ya'nî "Terk-i hevâ ateşini diken gibi olan nefsine dök, iyi işli olan insân-ı kâmilin dâmenini tut," demek olur.
380. Vaktaki ashâb-ı Sebe' "Bizim indimizde veba sabâdan iyidir" diye hadden götürdüler.
Vaktâki Sebe' şehrinin halkı, müstağrak oldukları niam-ı ilâhiyyeden bıkıp, küfrân-ı ni'met ettiler ve bu küfrân-ı ni'mette de haddi tecavüz edip, "Bizim indimizde vebâ denilen mühlik illet, latîf olan bâd-ı sabâdan ve nikmet ni'metten daha iyidir" dediler.
381. Nasihatçiler onlara nasihate geldiler, füsûka ve küfre mâni' oldular.
382. Nasihatçilerin kanını dökmeğe kasdettiler, fâsıklık ve kâfirlik tohumunu ektiler.
383. Kazâ geldiği vakit, bu cihan dar olur; kazâdan helva ağzın meşakkati olur.
Kazâ-yı ilâhînin infâzı zamânı geldiği vakit, bu niam-ı ilâhiyye cihânı dar olur. Ve ni'metler nefse elem ve azâb görünür. Zîrâ kazâ-yı ilâhî hükmü olmak üzere ağza alınan tatlı, zehir gibi acı ve ağzın renci ve meşakkati olur.
گفت إِذا جَاءَ الْقَضَاءِ ضَاقَ الْفَضَاءِ / تَحْجَبُ الْأَبْصَارُ إِذَا جَاءَ الْقَضَاءِ
384. Buyurdu ki: "Kaza geldiği vakit, fezâ dar olur. Kazâ geldiği vakit basarlar örtülür."
Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu mütâlaada bulunur: "تحجب fiilinin fâili kazâdır. Maahâ-zâ "kazâ” müzekker ve fiil müennestir. Zâhir olan budur ki تحجب meçhûl sî-gası olmak iktizâ eder." Fakîr dahi muvâfık gördüğüm bu mütâlaaya binâen meçhûl sîgasıyla tercüme ettim. Kazâ-yı ilâhî hakkında I. cildde [1257-1285] numaralı beyitlerde lâzım gelen îzâhat geçti. İsmail Ankaravî hazretleri “güft"ün fâilini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, ve fakat bu ma'nâdaki hadîs-i şerîfi beyân buyurmamıştır. Ve Hind şârihle-ri de bu husûsta sâkittirler. Binâenaleyh "buyurdu" fiilinin fâili hakkında, fa-kirce tereddüd hâsıl olmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر ya'nî "Kaza geldiği vakit göz kör olur" buyurmuş ve bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nânın mazmûnu bulunmuş olduğundan, “buyurdu” fi-ilinin fâili, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna zâhib oldum. Nitekim I. cildde 2470 numaralı beyt-i şerifte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر ya'nî “Kazâ geldiği vakit basan görmekten örter; nihâyet bizim aklımız baştan ayağı bil-mez" buyuruldu ve bu îzâhat geçti. Bu îzâhâta göre beyt-i şerifin ma'nâsı böyle olur: “İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca kazâ-yı ilâhî geldiği vakit geniş meydan darlaşır ve gözlerin hâssa-i rü'yeti örtülür."
385. Kazā vaktinde göz bağlanmış olur, tâ ki, göz gözün sürmesini göremez.
Ya'nî kazâ-yi ilâhî geldiği vakit, göz o kadar kör olur ki, kendisine her şeyden daha yakın olan gözün sürmesini göremez. Ya'nî göz kendisinin önünde duran fâideyi göremez.
386. O atlının mekri vaktāki toz kopardı, o toz seni istiğâseden uzak etti.
“Atlı”dan murâd, merâkib-i mezâhirde zâhir olan Hak'tır. “Toz”dan mu-râd, infâz-ı kazâ için âlem-i sûrette tekevvün eden esbâbdır. Ya'nî “Merâ-kib-i mezâhirlere zâhir olan Hakk'ın, infâz-ı kazâsı için mekri ve tedbîri, âlem-i sûrette esbâb tozlarını kopardığı vakit, senin gözlerin müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ı görmeyip bu esbâb tozlarını gördüğü cihetle, o gördüğün esbâb tozları seni müsebbibü'l-esbâb olan Hak'tan istimdâddan uzaklaştır-dı.” Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu mütâlaada bulunur: "تحجب fiilinin faili kazadır. Maahâzâ "kazâ” müzekker ve fiil müennestir. Zahir olan budur ki تحجب mechûl sîgası olmak iktizâ eder." Fakîr dahi muvâfık gördüğüm bu mütâlaaya binâen meçhûl sîgasıyla tercüme ettim. Kazâ-yı ilâhî hakkında I. cildde [1257-1285] numaralı beyitlerde lâzım gelen îzâhat geçti. İsmail Ankaravî hazretleri “güft"ün fâilini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, ve fakat bu ma'nâdaki hadîs-i şerîfi beyân buyurmamıştır. Ve Hind şârihleri de bu husûsta sâkittirler. Binâenaleyh "buyurdu" fiilinin faili hakkında, fakirce tereddüd hâsıl olmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر ya'ni "Kaza geldiği vakit göz kör olur" buyurmuş ve bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nânın mazmûnu bulunmuş olduğundan, “buyurdu” fiilinin fâili, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna zâhib oldum. Nitekim I. cildde 2470 numaralı beyt-i şerifte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر ya'nî “Kazâ geldiği vakit basan görmekten örter; nihâyet bizim aklımız baştan ayağı bilmez" buyuruldu ve bu îzâhat geçti. Bu îzâhâta göre beyt-i şerifin ma'nâsı böyle olur: “İmam-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca kazâ-yı ilâhî geldiği vakit geniş meydan darlaşır ve gözlerin hâssa-i rü'yeti örtülür."
387. Atlı tarafına git, toz tarafına gitme; ve yoksa o süvârînin mekri sana vurur.
Binâenaleyh atlı, ya'nî müsebbib olan Hak tarafına git; toz mesâbesinde olan esbâb tarafına gitme ve bu esbâbı müstakil görme! O esbâb tozlarını koparan ve merâkib-i mezâhirin râkibi olan Hak'tır. O esbâb perdeleri altında gizli olan Hakk'ın mekri sana çarpar.
388. Ana hakkı ondan sonra oldu ki, o Kerîm senin cenîninden ona medyûn etti.
“Garîm” hem alacaklıya ve hem de borçluya ıtlak olunur. Burada iki ma'nâ da melhûzdur. Ya'nî “Ana hakkı, Hakk'ın hukūkundan sonradır. Zîrâ, Kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri, sen cenîn iken ve ananın karnında iken, seni taşıdığı ve vücudundan gıdâ verdiği için seni bu vakitte anana karşı borçlu etti ve anana da bu yüklü zamânında tahammül ve râhat verdiği için onu da Hâlik'ına karşı borçlu etti. Binâenaleyh, hakk-ı ilâhî ana hakkına tekaddüm etti.
389. O kurdun tozunu bilmedi, böyle bir bilgi ile o, otlağı otladı.
"Zîrâ o ashâb-ı nefs Kur'ân okudu, bunu geçmiş zamâna âid bir kıssa ve hikâye gördü. Bunu nefsin kurdunun tozu ve eseri bilmedi. Böyle bir bilgi ve anlayış ile ot gibi olan ulûm-i zâhireyi otladı ve tahsîle sa'y etti"; veyâhut "Bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde müsterîhâne yedi ve içti ve ahkâm-ı nefisten gâfil oldu." "Çerâ kerden" otlamak ve “çerâ" otlak demektir.
390. Koyunlar zararlı kurdun kokusunu bilirler ve her tarafa sığınırlar.
[387] "Hazîden" bir köşeye girmek ve bir köşede saklanmak demektir. Ya'nî "Koyunlar bile, hayvan oldukları halde, zararlı olan kurdun kokusunu ve âsârını bilirler ve idrak ederler ve etrafta sığınacak bir köşe ararlar.
391. Hayvanların beyni arslanın kokusunu bilir ve otlağın terkini söyler.
392. Gazab arslanının kokusunu gördün mü, münacata rücû' et ve korkuyu şerik et!
“Gazab arslanının kokusu”ndan murâd, Hakk’ın esbâb-ı kahriyyesinin belirmesidir. Ya’nî “Sıfât-ı nefsâniyyeye inhimâk yüzünden Hakk’ın kükremiş bir arslan mesâbesinde olan esbâb-ı kahriyyesi belirdi mi, derhal yalvarmaya başla ve tövbeye rücû’ et! Ve yalvarırken de O’nun kahr ve gazabından korkuyu da gönlüne teşrîk et ki, münâcâtın müessir olsun. Ya’nî yarım ağız yalvarma!”
393. O taife kurdun tozundan geri dönmediler. O tozdan sonra mihnet kurdu, azîm olarak geldi.
O Sebe’ şehrinin kâfir-i ni’met olan halkı, kurdun tozu olan ümem-i mâziyenin ahvâlinden ibret alıp bu küfrândan geri dönüp vazgeçmediler. O tozdan sonra, onları yırtıp helâk etmek için Hakk’ın mihnet ve kahır kurdu, azîm ve şiddetli olarak onlara geldi.
394. O koyunları hışm ile yırttı. Zîrâ ki akıl çobanından göz bağladılar.
Kahr-i ilâhî kurdu, hayvânât cinsinden olan o kâfir-i ni’metleri hışm ile yırtıp helâk etti. Zîrâ onlar akıl çobanı olan nasihatçilerin nasihatlarından göz bağladılar ve onlara iltifat etmediler.
395. Çoban onları ne kadar çağırdı, halbuki gelmediler. Gam toprağını çobanın gözüne vurdular.
Çoban, ya’nî o kavmin nâsıhı olan nebîleri ve sulehâsı onları, tarîk-ı hidâyete ne kadar da’vet ettiler! Halbuki onlar bu zevâtın da’vetlerine asla kulak
Bu da diğer bir misâl-i te'kîdîdir. "Hayvanların beyni ve akılları bile arslanın kokusunu idrak eder de, kendi kendine: "Aman arslan geliyor, artık bu otlağı terk et!" der ve beyninin verdiği bu hüküm üzerine otlağı bırakıp kaçar."
396. Ki: "Git, biz senden daha ziyâde çobanız, her birimiz serveriz, niçin tâbi' olalım?"
Enbiyâ ve evliyâ, münkirlere nasihat edip doğru yola da'vet ettikçe onlar dediler ki: "Haydi git, bize akıl çobanlığı etme, bizim de aklımız vardır. Husûsiyle her birerlerimizin kavmimizin a'yân ve eşrâfıyız ve metbû'uz! Bu şerâfet ve metbûiyyetimizi bırakıp niçin sanā tâbi' olalım?"
397. "Biz o yârin lâyıkı değil kurdun gıdâsıyız; ateşin odunuyuz ve ârın lâyıkı değiliz!"
“Biz yâr-i hakîkî olan Hakk'ın lâyıkı değiliz. Nefsimizin bendesi ve kahr-ı ilâhî kurdunun gıdâsıyız. Biz mihnet azâbı ve ateşinin odunuyuz. Ve sana tâbi' olmak ârının lâyıkı değiliz. Ya'nî kavmimiz arasındaki şerâfetimizi ve metbûiyyetimizi terkedip sana tâbi' olmak ârını ihtiyâr edemeyiz."
398. Cahiliyyet dimâğda bir hamiyyet oldu; uğursuzluk sadasını karga, onların gübre yığını üzerine götürdü.
“Hamiyyet” hayâ ve neng ve âr, ya'nî “utanmak” ma'nâsınadır ve hamiyyetin ma'nâ-yı lügavîsi Türkçe “kızgınlık” demektir ki, kan hücumundan olur. Ve bu hamiyyet insanda hem hak ve hem de bâtıl fikirlerin müdafaası taassubundan neş'et eder. Bittabi' hak olanı makbûl ve bâtıl olanı mezmûmdur. Mezmûma “hamiyyet-i câhiliyye” derler. Nitekim Ebû Cehil risâletpenâh Efendimiz'in da'veti üzerine اخترت النار على العار ya'ni “Ar üzerine nârı ihtiyâr ederim, bir çocuğa tâbi' olmaktan âr eder ve utanırım” dedi. Ve bu hamiyyeti takbihan sûre-i Fetih'te إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهلية (Fetih, 48/26) ya'nî “Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri kâfirlerin kalblerinde hamiyyet ve hamiyyet-i câhiliyye kıldı” buyurulur. “Dimen” gübre yığını demek olup, cism-i unsuriye işaret buyurulmuştur. Zîrâ Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fih'te bu cism-i unsurîye “gübre yığını” ta'bîr buyurmuşlardır. Ya'nî “Sebe' şehri halkının câhillikleri, dimâğlarında nâsıhlarına karşı bir fikr-i hamiyyet oldu. Fakat netîcede onların hâk-i helâke serilen gübre yığınlarından ibâret ecsâd-ı unsuriyyeleri üzerinde karga mesâbesinde olan İblîs-i laîn, uğursuzluk ve bedbahtlıkları destânını terennüm etti."
399. Mazlumlar için kuyu kazdılar, kuyuya düştüler ve âh dediler.
Hadd-i zâtında pâk ve kabâhattan ârî ve mazlûm olan rûhları için sıfât-ı nefsâniyyeleri kazmalarıyla tabîat kuyusunu kazdılar. Fakat netîcede kahr-ı ilâhî sûretinde mütecellî olan o tabîat kuyusuna kendileri düşüp feryâd ettiler. Ve bu gibi kâfir-i ni'met olan ümemin kimisi esbâb-ı tabîiyyeden olan zelzele ile ve kimisi fırtına ve kasırga ve kimisi seylâb ve sâire ile helâk oldu.
400. Yûsuf'ların derilerini yüzdüler; yaptıkları şeyi bir bir yoldular.
Onlar esâsen Yûsuf gibi parlak ve sahib-i cemâl ve hak arayıcı olan rûhlarını sıfât-ı nefsâniyyeleri kurtlarına paralattılar. Fakat nefisleri, rûhlarına yaptıkları bu kahrın mukābilini birer birer buldular. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) ya'nî "Kötülüğün cezâsı onun misli kötülüktür" buyurulur.
401. O Yûsuf kimdir? Senin hak isteyici olan batınındır, bir esir gibi senin mahallede bağlanmıştır.
O postu yırtılan Yûsuf kimdir bilir misin? Senin, aslında pâk ve hak arayıcı olan bâtının ve rûhundur, O zavallı senin bu cism-i unsûrînin mahallesinde bir esîr gibi bağlanmış kalmıştır.
402. Cebrail'e mensûb olanıdır ki, bağlamışsın ve onun kanadını yüz yerde hasta etmişsin.
Rûh, melek cinsindendir; ve akıl onun sıfatı ve kanadıdır. Ve Hz. Cebrâil bir rûh-i âlî olup, onun kanadı akıl olur. Ve bilcümle ukül, akl-ı evvelden münteşî olduğundan, ervâhın sıfatları olan akıllar Hz. Cibríl'e mensûbdurlar. Binâenaleyh ey sâlik, sen rûh ile nefisten mürekkebsin. Hz. Cibríl'e mensûb olan rûhunu, bir müncemid direk mesâbesinde olan cismine bağlamışsın ve rûhunun kanadı olan aklını sıfât-ı nefsâniyyenin darbeleriyle yüz yerde birçok maânîde yaralamış ve hasta etmişsin ve o ma'nâları ibtâl etmişsin.
403. Onun önüne dana külbastısı getirirsin; saman çekersin, onu samanlığa getirirsin.
O rûhunun ve aklının gıdâsı, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye olduğu halde, sen onun önüne nefs-i hayvaniyyenin gıdâsı olan dana külbastısı getirirsin; kemâl-i cehlinden onu da nefsin gibi hayvan cinsinden zannedip, önüne saman mesâbesinde olan ulûm-i dünyeviyye ve zâhiriyyeyi çekersin; ve onu samanlık mesâbesinde olan dünyâ ve kesâfet âlemine çekersin.
Bu beyt-i şerifte ونبئهم عن ضيف إِبْرَاهِيمَ إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُواْ سَلَامًا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ (Hicr, 15/51-52) ya'nî "Ey Resûlüm, onlara İbrâhîm'in misafirlerinden haber ver. Vaktâki ona dâhil olup selâm verdiler, İbrâhîm: Biz sizden korkarız, dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Tefsîrlerin beyânına nazaran İbrâhîm (a.s.) pek ihtiyâr olduğu halde, evlâdı olacağı müjdesini vermek üzere ona melâike-i kirâm gelmiş idi. Sûret-i beşeriyyeye mütemessilen İbrâhîm (a.s.)ın yanına girip selâm verdiler. İbrâhim (a.s.) onları beşer zannedip önlerine taâm olarak dana biryânı getirdi, yemediler. Onun üzerine İbrâhîm (a.s.) "Mâdemki bizim taâmımızı yemediniz, biz sizden korkarız" buyurdu. Ba'dehû o melâike-i kirâm hüviyetlerini ve maksadlarını İbrâhîm (a.s.)a keşfettiler.
404. "Dersin ki: Ye! Bizim taâmımız budur. Allah'ın likāsından başka onun kuvveti yoktur."
Ya'nî, "Senin ruhunun önünde gıdâ-yı nefsânîni koyup dersin ki: İşte bizim me'kûlâtımız ve meşrûbatımız budur, bunları ye! Halbuki o rûhunun gıdâsı ancak likāullahtır." Zîrâ rûh, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı gayriyyet ile ilk tenezzül ettiği bir mertebedir. Ve araya merâtib-i tenezzülât-ı sâire hicâbları girmemiştir. Onun için rûh, hadd-i zâtında âşık-ı cemâl-i Hak'tır. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz rûh hakkında Mesnevî-i Şeriflerinde buna işâreten şöyle buyururlar: mensûb olan rûhunu, bir müncemid direk mesâbesinde olan cismine bağlamışsın ve rûhunun kanadı olan aklını sıfât-ı nefsâniyyenin darbeleriyle yüz yerde birçok maânîde yaralamış ve hasta etmişsin ve o ma'nâları ibtâl etmişsin.
405. Bu işkenceden ve mihnetten o mübtela, senden Huda'ya şikâyet eder.
Rûha, lâyık olmayan gıdâyı vermekten dolayı, rûhun muazzeb olur; ve o cisim kaydına bağlanmakla bu belâya dûçâr olan bu zavallı rûh, bu mihnetten ve senin ona bu zulmünden dolayı senden Hakk'a şikâyet eder de der,
406. Ki: "Ey Huda, bu eski kurttan feryad!" Ona der ki: "İşte vakit geldi, sabret!"
Rûh şikâyet edip der ki: "Ey Hudâ, bu eskimiş ve ihtiyarlamış cism-i unsurîye taalluk eden nefis kurdunun elinden feryâd ve el-amân!" Hak Teâlâ dahi o rûha cevâben: "Sabret, o ihtiyar kurdun ölüm vakti geldi ve senin, onun elinden kurtulmanın zamanı yaklaştı!" buyurur.
407. Her habersizden senin nasibini isterim. Adil olan Huda'dan başka adli kim verir?
"Dâd"ın müteaddid ma'nâsı vardır. Birinci, "dâd" "behre ve nasîb" ve ikinci, dâd "adl" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ruha cevâben Hak Teâlâ buyurur ki: "Merak etme, o nefisten ve rûhunun sıfatından her bî-haber olan nefsânîden senin hakkını ve nasîbini isterim." İkinci mısra' Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: "Adil-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinden başka kemâliyle adli icrâ etmek kimin elinden gelebilir?"
408. O der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkında sabrım fenâ oldu."
Cism-i unsurîde mahbûs olan rûh, Hakk'ın sabır tavsiyesine cevâben der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkına sabretmeye mecâlim kalmadı." Elbise tenden ve can da tenden âgâh değildir, o rûhun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.
"Lût u pût" lügat-ı tevâbi'dendir me'kûlât ve meşrûbâtın envâ'ı ma'nâsınadır.
409. "Ben yahûdîler elinde aciz kalmış Ahmed'im. Semûd kavminin habsine düşmüş Salih'im!"
Rûh der ki: “Yâ Rab, nasıl sabredeyim ki, her biri bir yahûdî meşrebinde ve hîlekâr ve zâlim olan sıfât-ı nefsâniyyenin elinde aciz kalmış Ahmed-i melekûtîyim. Semûd kavmi gibi anûd ve zâlim olan bu sıfât-ı nefsâniyyenin habsi bulunan cisimde bağlı kalmış bir Sâlih'im."
410. "Ey peygamberlerin cânına saâdet bağışlayan, ya öldür, ya beni geri çağır, [407] yahut gel!"
Yine rûh der ki: "Ey peygamberlerin canlarına saâdet-i ezeliyye ihsân eden Rabbimiz! Ya beni kabza-i kahrında tutan nefsi öldür; veyâhut evvelce bulunduğum âlem-i ervâha geri çağır; veyâhut bu cisim habsinde iken tecellî-i zâtîni lutfet!"
411. "Senin firakınla kâfirler için takat yoktur, ne olaydı toprak olaydık!" derler.
Kâfirler yevm-i kıyâmette senin vuslatından ayrı düştüklerini görünce, diyeceklerdir ki: "Kâşki his ve idrâk mertebesinde kalıp, bu azâb-ı firkatle muazzeb olacağımıza, hissiz ve idrâksiz müncemid bir toprak olaydık!" İkinci mısrâ' Sûre-i Nebe'in nihâyetinde vaki وَيَقُولُ الْكَافِرُ يا ليتني كنتُ تُرَابًا (Nebe; 78/40) [ya'ni "Kâfir der ki: Keşke toprak olaydım!"] âyet-i kerîmesinden muktebestir.
412. Onun hâli budur ki, muhakkak o taraftandır. Sana mensub bir kimse sensiz nasıl olur?
Muhakkak nefis tarafından olan o nefsânî kâfirlerin hâli budur. Ya sana mensûb bir kimsenin sensiz olması nasıl olur ve o kimse sensizliğe nasıl sabredebilir?
413. Hak buyurur ki: "Evet ey nezih, lakin işit, sabır getir ve sabır evladır."
"Nezih" pâk ve büyük ma'nâsınadır. Hak Teâlâ buyurur ki: "Evet, ey aşlı pâk olan rûh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Zîrâ sabır evlâdır." Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Maâric'in ibtidasında vâki' تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) ya'nî “Melâike ve rûh, zi'l-maâric olan Hakk'a, mikdârı eli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabret!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
414. Sabah yakındır, sus şamata etme! Ben senin için sa'y ediyorum, sen sa'y etme!
"Ey rûh, cisim hapishanesinden âzâd olmak sabahı yakındır. Sus, bu âlem-i kesâfet zindanında muztarib olma! Sen, benim sıfâtımın ma'kesi olan bir âyînesin. Sende olan şe'n, benim şe'nimdir. Râî benim. Aks-i sûret için âyînenin sa'yine hâcet olmadığı cihetle, senin de sa'y ve ıztırabına hâcet yoktur. Ayînenin ma'kes-i suver olması için râînin sa'yi lâzımdır. Binâenaleyh sa'y ve tecellî bana aiddir, sana değildir.