Her bir sabah ehl-i âfetin Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısında onun duâsıyla şifâ talebi için toplanması
7. bölüm / 70 · 4292 kelime · ~22 dk okuma
301. Ehl-i dilin sofrası Isa'nın savmaasıdır. Sakın ve sakın ey mübtelâ bu kapıyı bırakma!
Hastalar şifâ bulmak için Îsâ (a.s.)ın ibadethânesi kapısına toplandıkları gibi, ey emrâz-ı nefsâniyyeye mübtelâ olan kimse, sen dahi ehl-i dil olan kâmillerin meclis-i irfanlarına git ve onların kapılarını bırakma ki, onların nefesleriyle bu illetlerden kurtulasın.
302. Körden ve topaldan ve çolaktan ve fakîrlerden olan halk her taraflardan toplanırlar idi.
Nitekim Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısına her sabah körlerden ve topallardan ve çolaklardan ve fukarâdan mürekkeb birtakım halk her taraflardan gelip toplanırlar idi.
303. O, nefesiyle onları cünahtan kurtarmak için, sabahleyin İsa'nın ibadethânesinin kapısı üzerinde.
Bu iki beyt-i şerîf bir cümle teşkil eder. Ya'nî "Körden topaldan ve çolaktan ve fakirlerden mürekkeb olan halk, o nefesi ile onları kusûrdan kurtarmak için, sabah vaktinde her taraftan gelip Îsâ (a.s.) in ibadethânesi kapısında toplanırlardı" demek olur. "Cünâh” günah ma'nâsınadır. Burada ilel ve emrâz buyurulur. Ankaravî hazretleri "sebeb-i ilel ve emrâz olan günâh" ma'nâsı vermiştir; bu da güzel bir vecihtir.
304. O kendi evrâdından fâriğ olduğu vakit, o güzel mezhebli, kuşluk vaktinde dışarı çıkardı.
Îsâ (a.s.) ibâdethânesinde kendisine mahsûs olan evrâdı ve vazîfe-i ibâdeti îfâ edip bitirdikten sonra, kuşluk vaktinde, o ibâdethânesinden çıkardı.
305. Ümîd ve intizar içinde kapı üzerinde oturmuş fevc fevc zaîf, mübtela görür idi.
"Cevk" (جوق) süvârî ve piyâdeden mürekkeb tâife ma'nâsına gelir. "Cevh" (جوخ) dahi derler. Arapça "fevc" ma'nâsınadır. Ya'nî “Îsâ (a.s.) ibadethânesinden dışarıya çıktığı vakit, kapısının önünde oturmuş fevc fevc birtakım zaîf ve türlü türlü illetlere mübtelâ olmuş kimseleri, kendilerinin şeref-i vürûdu ümîdi ve intizârı içinde görür idi."
306. Buyururdu ki: "Ey âfet sahipleri, Huda'dan sizin hepinizin hâcetleri revâ oldu!"
307. "Agah olun, marazsız ve zahmetsiz, Huda'nın gaffârlığı ve ikramı tarafına revân olunuz."
Nitekim Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısına her sabah körlerden ve topallardan ve çolaklardan ve fukarâdan mürekkeb birtakım halk her taraflardan gelip toplanırlar idi.
308. Hepsi ayağı bağlı develer gibi ki, onların dizlerini re'y ile sen açarsın.
“Güşâyî” müzâri' muhâtab sîgası olduğuna göre, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından Îsâ (a.s.)a hitâben: "Ey nebiyy-i zîşân, bu ehl-i âfetin hepsi dizleri birbirine bağlanmış develere benzer ki, sen re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile onların dizlerindeki bağı açarsın!" demek olur. Fakat ba'zi nüshalarda “güşâyî" yerine "güşâdî" vâki'dir. Bu sûrette mâzî-i naklî olur. Ve ma'nâ dahi: "Ehl-i âfetin hepsi ayakları bağlı develer gibidir ki, Îsâ (a.s.) onların dizlerini re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile açardı" demek olur.
309. Latif koşarak ve sevinerek, onun duasından ev tarafına koşucu ayak giderler idi.
Ya'nî o zaîf olan hastalar Îsâ (a.s.)ın duâsı berekâtıyla koşa koşa ve sevine sevine evlerine kendi ayaklarıyla yürüyüp giderler idi.
310. Sen kendi afetlerini çok tecrübe ettin, bu mezheb şahlarından sıhhat buldun.
Ey sâlik, sen kendinin nefsânî illetlerini ve âfetlerini çok defalar tecrübe ettin. Bu mezheb şâhlarının ya'nî tarîk-ı Hak rehberlerinin sohbet ve nazarları berekâtıyla, bu illetlerinden kurtulup ma'nevî sıhhatler buldun.
311. Senin ne kadar topallığın rehvar oldu, senin canın ne kadar gamsız ve kedersiz oldu!
"Reh-vâr", adımlarını geniş atıp güzel yürüyen ata derler. Ya'nî "Ey sâlik, sohbet-i evliyâ ile senin tarîk-ı Hak'taki ma'nevî topallıkların zâil oldu ve adımların güzelleşti ve senin rûhun ve kalbin alâkāt-ı mâsivâ gamından ve kederinden kurtulup musaffâ oldu."
312. Ey gaflet sahibi, ayak üzerine bir ip bağla; ey levend, tâ ki kendinden dahi gaib olmayasın!
"Ey gâfil sâlik, huzûr-i evliyâdan nefsinde gördüğün bu kadar salâhı unuttun ve hatırından gâib ettin. Bâri ayağına bir ip bağla da, ey levend bu âlem-i kevnde kendi varlığını da gâib edip büsbütün sersem bir hâle gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ve ne de halktan utanan kimseye derler. Bu beyt-i şerîfte böyle bir kimse "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye teşbih buyrulur ki, bu Hebenneka'nın hikâyesi meşhûrdur. Bu bîçâre kendisini gâib edip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Binâenaleyh, gâib ettiği zaman kendini bulmak için ayağına veyâ boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebennake burada imiş!" dermiş.
313. Senin şükürsüzlüğün ve senin unutmaklığın, o senin bal içmeni hatıra getirmedi.
Sen huzûr-ı kâmilde bulunduğun vakit, birtakım evzâk-ı ma'neviyye buldun. Sen o lutuflara teşekkür edeceğin yerde, o kapıyı terketmekle küfrân-ı ni'met ettin. İşte senin bu unutman, o zevk-ı ma'nevîye nâiliyyet zamanlarını ve o bal şerbeti gibi tattığın ahvâl-i latîfeyi hatırından sildi.
314. Şübhesiz o yol senin üzerine kapanmış oldu; çünkü ehl-i dilin gönlü senden hasta oldu.
Şübhesiz maksad-ı aslîye vusûl yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü ehl-i dil olan bir kâmilin gönlü, mahzâ senin senliğine i'timâd ettiğinden dolayı incindi. Zîrâ bir kâmilin yegâne vazîfesi sâlikin gözünü kendi nefsi tarafına kapamaktır. Sâlik' kâmilin sarf ettiği himmet-i terbiyeye rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin berhevâ olduğunu anlayıp pek ziyâde münkesir olur ve sâlik üzerine mecrâ-yı feyz kapanır.
315. Çabuk onları bul ve istiğfâr et, bulut gibi inleyerek giryeler et!
Çabuk, o terk ettiğin zevâtın kapılarını bul ve bu hallerinden rücû' et ve istiğfâr et! Bu hak-nâşinâslığın ağırlığını idrâk edip iniltilerle ağla! "Ey gâfil sâlik, huzûr-i evliyâdan nefsinde gördüğün bu kadar salâhı unuttun ve hatırından gâib ettin. Bâri ayağına bir ip bağla da, ey levend bu âlem-i kevnde kendi varlığını da gâib edip büsbütün sersem bir hâle gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ve ne de halktan utanan kimseye derler. Bu beyt-i şerîfte böyle bir kimse "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye teşbih buyrulur ki, bu Hebenneka'nın hikâyesi meşhûrdur. Bu bîçâre kendisini gâib edip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Binâenaleyh, gâib ettiği zaman kendini bulmak için ayağına veyâ boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebennake burada imiş!" dermiş.
316. Tâ ki, onların gülistanı senin tarafına açılsın, olmuş meyveler kendi üzerine yarılsın!
Tâ ki, o huzûrlarını terk ettiğin kâmillerin hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri ve çiçekleri ile dolu olan mübarek kalbleri, senin tarafına açılsın ve senin senliğinden tövbe ettiğin için mesrûr olsun. Olmuş meyveler, ya'nî ulûm-i zevkıyye ve ledünniyye meyveleri, harf ve savt kabuklarını çatlatarak senin önüne dökülsün.
317. Eğer Kehf'in köpeği ile kapı yoldaşı oldun ise, yine o kapıda dolaş, köpekten aşağı olma!
Ya'nî zamânının evliyâsı olan Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmamış olan onların köpekleri ile kapı yoldaşı oldun ise, sen de kendi hâtırana ve nefsine tebean terketmiş olduğun evliyânın kapısını dolaş! Binâenaleyh, sûrette insan olduğun halde, Ashâb-ı Kehf köpeğinden aşağı olma!
318. Mâdemki "Gönlü evvelki haneye bağla!" diye köpekler dahi köpeklere nâsıhdır.
Mâdemki köpekler bile, "Evvelki ekmek yediğin kapıyı reddetme ve gönlünü o kapıya bağla!" diye birbirlerine nasîhat ediyorlar da diyorlar ki:
319. "Kemik yediğin evvelki kapıyı sıkı tut ve hak evde yiyiciliği bırakma!"
320. Te'dibden dolayı oraya gitmek ve evvelki makāmdan müflih olmak için [317] onu ısırırlar.
Köpekler, o yabancı köpeği te'dîb edip evvelki kapıya dönmek ve evvelki makāmdan felâh bulmak için ısırırlar.
321. Onu ısırırlar da derler ki: "Ey azgın köpek, git veliyy-i ni'metine zulmedici olma!"
322. Yine o kapıya halka gibi bağlı ol, bekçi ve çevik ve sıçrayıcı ol!"
323. Bizim nakz-ı vefâmızın sûreti olma, bî-vefâlığı beyhûde fâş etme!"
Ya'nî "Biz köpek tâifesi, insanlar arasında vefâkârlık ile ve ekmek yediği kapıyı tanımak ile şöhret bulmuşuz. Sen bizim bu vefâkârlık şöhretimizin bozulmasına bir misâl-i mücessem olma ve köpekler zümresi arasında abes yere bî-vefâlık hâlini neşr etme!"
324. Mâdemki vefâ, köpeklerin şiârı geldi, git köpeklere âr ve bednâmlık getirme!"
"Mâdemki haslet-i vefâ, köpeklere mahsûs bir alâmet-i fârika olarak sâbit oldu, ey gâfil sâlik, git köpekleri utandıracak ve onların adını kötüleyecek hareketten vazgeç ve tövbe et!" "Şiâr" lügatte bedene muttasıl olan sırmalı libâsa derler. Burada alâmet ma'nâsınadır.
325. "Mâdemki bî-vefâlık köpekler için âr olur, bî-vefâlık göstermeyi nasıl revâ tutarsın?"
"Ey insan sûretinde olan sâlik, vefâsızlıktan köpekler bile utandığı halde, sen insan iken vefâsızlığı nasıl câiz ve revâ görürsün?"
326. "Hak Teâlâ vefâdan dolayı fahr getirdi: "Bizden gayri ahdine vefâ eden kimdir?" buyurdu."
Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri vefâ cihetinden iftihâr edip: "Bizden başka kendi ahdine vefâkâr olan kimdir?" buyurdu. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe'de vaki وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ (Tevbe, 9/111) ya'nî "Allah'tan daha ziyâde ahdine vefâ eden kimdir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulmuştur. Ya'nî “Allah Teâlâ hazretleri kullarına karşı olan ahdine vefâ buyurduğu için iftihâr buyurdu. Binâenaleyh ahde vefâkâr olmak ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîmdir ve ah- dine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.
327. Hakk'ın merdûduna vefâyı vefâsızlık bil! Hakk'ın hukūku üzerine kimsenin sebkı yoktur.
Ma'lumdur ki, bir Hakk'a karşı, ve bir de halka karşı ahdine vefâ etmek vardır. Bir mü'minin Hakk'a karşı olan ahdi, emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâbdır. Ve verdiği ni'metlere mukābil kullarından bu ahidlerine vefâkâr olmalarını istemek Hakk'ın hakkıdır. Halka karşı olan ahid dahi iki nevi'dir: Ya şer'a muvâfık veyâ muhâlif olur. Eğer şer'a muvâfık ise, bu ahde vefâ hem Hakk'a ve hem de halka karşı vazîfesini ödemek olur. Ve eğer şer'a muhâlif ise, bu ahdi alan merdûd-ı Hak olduğu gibi, bir ikrâh ve icbâr olmaksızın bu ahdi veren dahi merdûd-ı Hak olur. Zîrâ bir kimsenin hakkı, Hakk'ın hukūkundan ileriye geçemez; hukük-ı ilâhiyye her bir hakkın fevkındedir.
329. Onun cisminin içinde seni bir sûret yaptı, onun hamlinde ona rahat huyunu verdi.
Hakk'ın lutuf ve keremi mukaddemdir; zîrâ seni vâlidenin cismi içinde bir sûret yaptı; ve sana vücûd çeşnisini tattırmağa başladı ve anana dahi, sana hâmile olduğu vakitte, sabır ve tahammül ve sükûnet huyunu ihsân etti ve seni vücûdundan silkip atmadı. dine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.
330. O seni cüz' ve muttasıl gördü; onun tedbîri, muttasılı munfasıl etti.
Anan seni, eli ve ayağı gibi kendi vücûdunun cüz' ve muttasılı gördü. Hak Teâlâ hazretlerinin tedbîri, ya'nî hüküm ve kazâ-yı ilâhî senin doğum vaktin gelince, o cüz' ve muttasılı, onun vücudundan ayırıp müstakil ve munfasıl bir vücûd olarak meydana çıkardı.
331. Hak binlerce san'at ve fen yapmıştır, tâ ki ana senin üzerine muhabbet etmiştir.
Anan, senin üzerine muhabbetini ve şefkatini ilkā edinceye kadar, Hak Teâlâ hazretleri, senin vücûdunun tekevvününde binlerce san'at ve hüner îcâd buyurmuştur.
332. Binâenaleyh, Hakk'ın hakkı, anadan sâbık olur. Her kim o hakkı bilmezse eşek olur.
333. O ki, anayı ve emzirmeyi ve sütü yarattı, babaya onu karîn etti, onu tutma!
Hele Hak Teâlâ'nın senin ananı ve ananın seni emzirmesi ve sütünü yaratması ve sana bu ni'metlerinin çeşnilerini tattırmak için babana ve anana şehvet ilkā edip birbirine mukärin kılması, ayrı ayrı senin vücûduna taalluk eden birer ni'met olduğu halde, sen onları tutma, ya'nî onları yok farzet! Fa- kat yukarıdan beri îzâh olunan Hakk'ın ni'metlerine karşı senden şükür istemesi, Hakk'ın hakkı olduğunu inkâr edemezsin ya!
334. Ey Hudâvend, ey sen ki ihsânın kadîmdir, bildiğim ve bilmediğim de senindir!
Ma'lûm olsun ki, niam-i ilâhiyye iki nevi'dir: Birisi insanın vücûd-i izâfîsi çeşnisini henüz tatmazdan evvel, a'yân-ı sâbite mertebesinden a'yân-ı hâ- riciyyede zuhûruna kadar hakkında ibzâl buyrulan niam-i ilâhiyyedir ki, insan bunları nefsinde havâssiyle zevkan müdrik değildir. Diğeri insanın vücûd çeşnisi tattıktan sonra, havâss-i zâhire ve bâtınesiyle idrâk ettiği niam-i ilâhiyyedir. Bu her iki ni'meti Mâlikü'l-mülk olan Hak Teâlâ hazretleri ihsân etmiş olduğundan, O'nun ihsânı kadîmdir; ve insanın havassı ile idrâk edemeyip bilmediği ve havassıyle idrak edip bildiği ni'metlerin hepsi Hakk'ındır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) ya'nî "Ve Allah Teâlâ sizi analarınızın karnından çıkardı, bir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı." ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) ya'nî "Ve ni'met cinsinden sizinle beraber olan şey Allah Teâlâ cânibindendir." Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte gaybetten Rabbü'l-erbâb cânibine hitâba intikāl buyurmuşlardır.
335. Sen buyurdun ki: "Hakk'ı yad et, zîrâ ki benim hakkım eskimez!"
Bu beyt-i şerifte وَإِذْكُرُواْ نَعْمَتَ اللهُ عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/231) ya'nî "Ve sizin üzerinize olan Allah'ın ni'metini zikrediniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur; ve ni'met-i ilâhiyyenin eskimemesinden murâd "teceddüd-i emsâl"dir. Zîrâ her ân-ı gayr-i münkasimde insanın bu vücûd-i izafisi teceddüd eder; ve bu sebeple niam-i ilâhiyyenin envâ'ı her dem tâzedir ve aslâ eskimez.
336. "Nûh'un gemisinde hıfz cihetinden size o sabah yaptığım bir lutfu yâd et!"
"Ey cins-i insan, Nûh'un gemisinde sizi tûfân-ı umûmîden hıfz için, neslinizi vikāye sabâhında yaptığım bir lutfu yâd edin!"
337. "Sizin geçmiş cedlerinize o zaman tûfandan ve onun dalgasından amân verdim."
"Pîle" babanın babasına ve dedenin dedesine ve ecdâd-ı mütekaddimeye derler. riciyyede zuhûruna kadar hakkında ibzâl buyrulan niam-i ilâhiyyedir ki, insan bunları nefsinde havâssiyle zevkan müdrik değildir. Diğeri insanın vücûd çeşnisi tattıktan sonra, havâss-i zâhire ve bâtınesiyle idrâk ettiği niam-i ilâhiyyedir. Bu her iki ni'meti Mâlikü'l-mülk olan Hak Teâlâ hazretleri ihsân etmiş olduğundan, O'nun ihsânı kadîmdir; ve insanın havassi ile idrâk edemeyip bilmediği ve havassiyle idrak edip bildiği ni'metlerin hepsi Hakk'ındır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) ya'nî "Ve Allah Teâlâ sizi analarınızın karnından çıkardı, bir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı." ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) ya'nî "Ve ni'met cinsinden sizinle beraber olan şey Allah Teâlâ cânibindendir." Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte gaybetten Rabbü'l-erbâb cânibine hitâba intikāl buyurmuşlardır.
338. Ateş huylu su yeryüzünü tutmuş idi. Onun dalgası muhakkak dağın zirvesini kapar idi.
Tûfânın suyu, ateş gibi kahır ve ihlâke me'mûr idi ve yeryüzünü istílâ etmiş idi. Onun dalgaları dağların zirvelerini ve tepelerini aşarak kapar ve koparır idi.
339. Hifz ettim, ben sizi ceddinizin ceddinizin ceddinin vücûdundan reddetmedim.
Ben, o tûfân-ı umûmîde sizin ecdâd-ı mütekaddimenizi gemide hifz etmekle bugün onların nesli olan sizleri hıfzettim ve bugün siz onların zürriyetleri olarak bu vücûd-i izâfî âleminde zahir oldunuz.
340. Vaktaki baş oldun, sana nasıl arka ve ayak vururum; kendi kârgâhımı [337] nasıl zâyi' ederim?
Ey insan, mâdemki sen mütefekkir baş ve dimâğ oldun, seni nasıl itip kakar ve tekmelerim; ve kendi kârgâhımı ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatımın mahall-i zuhûrunu nasıl zâyi' ederim? Zîrâ insan Hakk'ın halîfesi ve âlemin serdârıdır ve mazhar-1 câmi'dir.
341. Niçin bî-vefâların fedâsı olursun, sû'-i zandan o tarafa gidersin?
Ey insan, ben seni hilâfetime ehliyet isti'dâdı ile halk etmiş iken niçin evâmir-i ilâhiyyeme muhalefet eden vefâsızların sohbetinde nefsini ve nefesini isrâf edip onların fedâsı olursun ve kendini onlara kurbân edersin? İhtiyâcât-ı dünyeviyye hususunda, senin, onların lütuflarına ve servetlerine i'timâdın, bana sû'-i zan etmektir. Ve niçin bana sû'-i zan edip i'timâd etmez ve onların tarafına gidersin?
342. Ben sehivden, vefâsızlıktan berîyim. Benim tarafıma gelirsin, sû'-i zan götürürsün.
Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde te'yîden sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve sehivden veyâ ahdimi bozarak vefâsızlık etmekten berîyim ve münezzehim. Sıkıldığın vakit "Aman yâ Rabbî!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da sû-i zan edersin!"
343. "Bu kötü zannı oraya götür ki, sen kendin gibinin önünde iki kat olursun."
"Sen bu sû'-i zannını, bana değil, önünde iki kat eğilerek tezellül ettiğin, vücûdda senin gibi âciz ve bîçâre olan ekâbir-i sûriyyeye isnâd et!"
344. Çok kavî dostlar ve yoldaşlar tuttun. Eğer sana "Hani?" diye sorsam dersin ki: "Gitti."
"Ey bîçâre, sen çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar ittihâz ettin. Eğer sana; "Hani ya bunlar, nereye gitti?" diye sorsam, "Ömürleri âhir olup öldüler ve gittiler!" dersin!"
345. Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fısk dostun yerin dibine gitti.
Dostlarının iyisi yüksek feleğe ya'nî âlem-i illîyîne gitti. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) ya'nî “Sâlihlerin kitâbı illiyyîndedir." Fâsık olan dostun dahi yerin dibine geçti. Nitekim âyet-i kerîmede buyruluyor. إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) ya'nî “Fâcirlerin kitâbı siccîndedir." Ma'lûm olsun ki, âlem ikidir: Biri “âlem-i illiyyîn", diğeri "âlem-i siccîn"dir. İlliyyîn, "âlem-i emr" ve siccîn "âlem-i halk"tır. Ve âlem-i emr âlem-i şe'nden ibaret olup latîftir ve âlem-i siccîn âlem-i zuhûrdan ibaret olup kesîftir. Ervâh-ı ebrâr, şerîatin hükmüne göre amelleri sebebiyle ahkâm-ı tabîatten halâs olduklarından İllîyyîn'e urûc ederler. Ervâh-ı füssâk ve füccâr ahkâm-ı şer'iyyeyi terk ve huzûzât-ı nefsâniyyeye meyl ile ahkâm-ı tabîatte müstağrak olduklarından İllîyyîn'e urûc edemeyip, siccînde kalırlar. Ve âlem-i illiyyîn ayn-ı cennet ve âlem-i siccîn ayn-ı cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ (İnfitâr, 82/14) ya'nî “Fâcirlerin kitabı cahîmdedir" buyurulur. "Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde te'yîden sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve sehivden veyâ ahdimi bozarak vefâsızlık etmekten berîyim ve münezzehim. Sıkıldığın vakit "Aman yâ Rabbî!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da sû-i zan edersin!"
346. Sen kervândan bir ateş gibi ortada mededsiz kaldın.
"Sen ölüp giden iyi dost ile kötü dost arasında, ehl-i kervanın esnâ-yı râh- da yakıp bıraktığı ateş bakıyyesi gibi bu âlem-i fânîde metrûk ve yardımsız bir halde kaldın."
347. Ey cesûr yâr, onun eteğini tut ki, o yukarıdan ve aşağıdan münezzeh olur!
"Ey ölüp gidenlerden ibret almayıp, kemâl-i cesâretle cismâniyyet âlemin- de keyfince hareket eden dostum! Mahkûm-i fenâ olan iyi ve kötü dostun eteğini tutmaktan ve onlara muhabbetten vazgeç de yukarıdan ve aşağıdan ya'nî cihetlerden ve taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Hakk'ın eteğini tut! Ya'nî bu âlem-i fânîde O'nun tecelliyâtını görüp, kalbini O'nun muhabbetine hasr et!"
348. Ne Isâ gibi felek tarafına terakkî eder, ne Kārûn gibi yeryüzünde içeriye gider.
O taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Vâcibü'l-vücûd ne taayyün sahibi olan Îsâ (a.s.) gibi eflâke urûc eder ve ne de Mûsâ (a.s.) zamânında, o ne- biyy-i zîşâna muhalefet eden Kārûn-ı mel'ûn gibi yerin dibine geçer.
349. Sen evden ve dükkândan kaldığın vakit, mekânda ve la-mekânda seninle olur.
Bu beyt-i şerifte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) ya'nî "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde tasrih buyrulan maiyyet-i ilâ- hiyyeye işaret buyurulur. Ve ma'nâ-yı beyitte iki vecih vardır: Birisi, "Sen ha- yât-ı dünyeviyyede muhabbet-i Hakk'ın galebesi sebebiyle hâne ve dükkâ- nın tedvîr-i umûrundan geri kaldığın vakit, o zât-ı Hak, âlem-i mekân olan bu taayyünât ve cismâniyyet âleminde; ve âlem-i lâmekân olan ma'nâ ve rûh âleminde, ya'nî âlem-i emr ile âlem-i halkta seninle beraberdir" demek olur. Ve diğeri, "Sen bu âlem-i kesâfetten mevt-i tabîî ile intikāl edip dünyâ hayatından ayrıldığın ve hâne ve dükkânı terk ettiğin vakit, gerek âlem-i ma'nâ olan rûh âleminde ve gerek cismâniyyet âlemi olan yevm-i ba's ve hi-sâbta zât-ı Hak seninle beraberdir" demek olur.
350. O bulanıklıklardan safvet getirir. Senin cefâlarına vefâ tutar.
Ya'nî "Senden gönül bulanıklığını mücib bir amel sâdır olursa أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenáta tebdíl buyurur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri senin isti'dadına göre, öyle bir tecellî buyurur ki, o tecellîden gönül-de safvet zuhûr eder. Ve bu nâ-şâyeste olan amellerin gönülde hâsıl ettiği bu-lanıklık يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab, 33/57) ya'ni “Allah'a ezâ ederler" âyet-i kerîmesin-de işâret buyurulduğu üzere bu âlem-i taayyünde seninle beraber olan Hak Teâlâ'ya cefâdır. İmdi senin o cefâlarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefâ ile mukābele buyurur. Zîrâ Erhamü'-Râhimîn'dir.
351. Sen cefâ getirdiğin vakit noksandan kemal tarafına gitmen için te'dib gönderir.
Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kulun efâl-i seyyiesine karşı, ya afv ile veyâ seyyienin haseneye tebdîli ile veyâhut cezâ-yı seyyie ile mukābele buyurur. Afv ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze yoktur; ve tebdîl ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze olmamakla beraber mükâfât vardır; ve cezâ-i seyyie ile mukābele buyurduğu vakit ikāb ve azâb vardır; ve bu ahvâlin cümlesi, abdin isti'dâd-ı ezelîsine göre vâki' olan tecelliyyâttan ibârettir. Nitekim bu bâbdaki dekāyık Fusûsus'l-Hikem'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Ya'kübî'de beyân buyurulmuştur. Ve bu tecelliyâtın cümlesi rahmettir. Zîrâ insana ârız olan cezâ-i seyyie ya'nî renc ve meşakkat ve azâb-ı cehennem, günah ve küfür paslarını temizlemek içindir. Bu paslar kalktığı vakit, nihâyet rahmet-i ilâhiyye zâhir olur. Bu beyt-i şerîfte bu cezâ-i seyyieye işâret buyurulmuştur; ve bu cezâ-i seyyie bir çocuğun sıhhatini temin için hacamat etmek ve kan çıkarmak kabîlindendir.
352. Sen bir virdi terk ettiğin vakit, sülükde sana ondan dolayı rencden ve sıtmadan kabz gelir.
"Vird" sâlikin duâlardan ve nâfile namazlardan ve Kur'ân-ı Kerîm tilâve-tinden her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Ya'nî, “Ey sâ-lik tarîk-ı Hakk'a sülükünde, sen kendine vazîfe bildiğin ve icrâsını i'tiyâd et-tiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin vakit, kalbine bir inkıbâz ve bir sıkıntı gelir ve netîcede vücudunda cismânî elemler ve sıtmalar hâsıl olur.
353. O te'dib etmek olur, ya'nî o eski ahidden hiçbir tahvîl etme!
Ya'nî "Senin o evrâdını terk etmenden dolayı sana ârız olan inkıbâz-ı kalb ve cisminde hâsıl olan elem, pîrin ve mürşidin ile olan o eski ahdini tahvil edip bozma! demek ma'nâsını muntazammın olan bir te'dîb-i ma'nevîdir."
354. Ondan evvelki bu kabz bir zincir olur. Bu ki, gönül tutucudur, bir ayak tutucu olur.
Bu hayât-ı dünyeviyyede iken senin gönlüne ârız olan bu kabz, mevt-i ta-bíîî ile âlem-i berzaha intikāl ettiğin vücûd-i berzahîne bağlanmış bir müte-messil zincir olur. Bugün o kabz senin gönlünü tutuyor; yarın âlem-i berzah-ta âlem-i illiyîne urûcuna mâni' bir zincir olup ayağını tutar. Binâenaleyh bu kabz böyle bir zincir olmazdan mukaddem, bu te'dîb-i ma'nevîden müteneb-bih olup vazîfene devâm et!
355. Ma'kûl olan renc mahsüs ve âşikâr olur, tâ ki bu işareti bila-şey tutma-yasın!
Bu âlem-i dünyâda şimdi mertebe-i akılda ve ma'nâ âleminde sabit olan kabz ve gönül sıkıntısı hayât-ı berzahiyyede mertebe-i histe zâhir ve âşikâr olur. Binâenaleyh gönül kabzı işaretini bu âlemde bila-şey ve ehemmiyetsiz addetmeyesin! Nitekim ayet-i kerimede يوم تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِن قُوَّةٍ وَلا ناصر (Târık, 86/9-10) ya'nî "O günde sırlar zahir olur. İmdi ona kuvvet ve nâsır cinsin-den bir şey yoktur” buyurulur.
356. Maâsîde kabzlar gönül tutucu oldu; kabzlar ecelden sonra zincir oldu.
"Vird" sâlikin duâlardan ve nâfile namazlardan ve Kur'ân-ı Kerîm tilâve-tinden her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Ya'nî, “Ey sâ-lik tarîk-ı Hakk'a sülükünde, sen kendine vazîfe bildiğin ve icrâsını i'tiyâd et-tiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin vakit, kalbine bir inkıbâz ve bir sıkıntı gelir ve netîcede vücudunda cismânî elemler ve sıtmalar hâsıl olur.
357. Burada bizim zikrimizden kim yüz çevirirse, biz dar yaşayış veririz ve körlükle ceza ederiz.
Ya'nî "Dünyâda bizim zikrimizden yüz çeviren kimselere biz hayât-ı dünyeviyyede dar ve sıkıntı ile yaşayış veririz ve hayât-ı uhreviyyede dahi körlükle cezâ ederiz. Zîra onların isti'dâtları bu tecelliye lâyıktır."
Bu beyt-i şerîfi Cenâb-ı Pîr, Cenâb-ı Hak'tan tercüman olarak buyururlar ve Tâhâ sûre-i şerîfesinin nihâyetinde olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur. Âyet-i kerîme budur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشره يوم الْقِيَامَةِ أَعْمَى (Tâhâ, 20/124) ya'nî "Bizim zikrimizden yüz çeviren kimseye dar yaşayış veririz; ve biz onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz." Hind nüshalarında نجزی yerine نحشر vaki'dir.
Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenler umûmiyetle iki tâifedir: Birisi vücûd-i Hakk'ı inkâr edenlerdir ki, bunlar hayât-ı dünyeviyyede envâ'-ı niama müstağrak olsalar bile, ölümü düşündükçe ye's-i adem içindedirler; ve kalbleri, sebebini idrâk edemedikleri bir darlık ve sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıyı def'etmek için kendilerince her an eğlence ararlar, fakat heyhât! Yine o kâbûs-ı tazyîkten kurtulamazlar. İkinci tâife, vücûd-i Hakk'a îmân etmekle beraber, hayât-ı dünyeviyyenin âlâyiş-i zâhiresine meftûn olan gâfillerdir. Bunların kalbleri de her an gam-ı dünyâ içinde ezilir ve ferâğ-ı kalb zevkınden mahrûm olurlar. Bunların bu halleri her gün göz önündedir.
358. Hırsız, birtakım kimselerin malını götürdüğü vakit, onun kalbine kabz ve gönül darlığı batar.
Ma'siyetten dolayı kalbinde bir kabz vâki' olan kimsenin hâli, bir hırsızın kalbinde hissettiği sıkıntıya benzer. Hırsız ba'zı kimselerin malını çalıp götürdüğü vakit, bir kabz ve sıkıntı onun kalbine diken gibi batar. Bu kabz "Tutulacağım!" korkusuyla değildir. Zîrâ “Minâreyi çalan kılıfını hazırlar" darb-ı meseli mûcibince, hırsız, tutulmanın çâresini evvelden düşündüğü cihetle Hayât-ı dünyeviyyede icra olunan ma'siyetler kalbi karartıp sıkıntılar ve elemler verdi. Ecel gelip hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ından sonra da bu kabzlar hayât-ı berzahıyyede rûhu âlem-i urûcdan men' için ayak bağı olan zincir oldu.
359. O der ki: "Acaba bu iç sıkıntısı nedir?" O mazlûmun kabzıdır ki, senin şerrinden ağladı.
O hırsız kendi kendine: "Acabâ içimdeki bu sıkıntı nedir?" der. "Ey hırsız, sendeki bu iç sıkıntısı, senin şerrinden ağlayan ve malı çalınan o mazlûmun kalbindeki kabzın ve sıkıntının aksidir."
360. Vaktaki bu kabza iltifat etmez, ısrar ateşi onu üfler.
[357] Eğer hırsız, bu kabza iltifat edip, sebebini araştırmazsa, hırsızlıkta ısrâr rüzgârı onun ateş gibi olan bu sirkat fikrini ve ma'nâsını üfleyip parlatır; ve nedâmet şöyle dursun yeni yeni hırsızlıklara niyet ve teşebbüs eder.
361. Gönül kabzı avânın kabzı oldu, şübhesiz o ma'nalar mahsüs oldu ve bayrak dikti.
"Avân" esîr ve yardımcı ma'nâsınadır. Burada, âsâyiş-i memleketin te'mînine zahîr olan hükûmet me'mûrları ma'nâsınadır. Birinci "kabz" gönül sıkıntısı ve ikinci kabz" ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle "tutmak" demektir. Ya'nî "Hırsızın ma'nâdan ibaret olan gönlündeki kabz bilâhire sûrete inkılâb edip, polis ve zabıta me'mûrlarının tutması ve yakalaması şekline girdi; ve ma'kūl olan kabz, bir "kabz-ı mahsüs" oldu ve o ma'nâ sûret bayrağını âlem-i histe bu vech ile dikti."
362. Gussalar zindan ve çarmıh olmuştur. Gussa köktür; ve kök, dal bitirir.
İşte o hırsızın bidâyeten kalbinde hissetiği elemler ve gussalar, bilâhire zâhirde zindan ve hapishane ve çarmıh sûretine girmiştir. Zîrâ hâl-i ma'nevî olan gam ve gussa köktür ve bu kökten âlem-i zâhire birtakım dal ve budak sûretleri çıkar. bundan emîndir. Bu kabz ve elem onun içinde, sebebini ta'yîn edemediği bir iç sıkıntısıdır.
363. Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!
Kök mesâbesinde olan ma'nâ gizli ve mestûr idi. Sonra âlem-i sûrete çıkıp zâhir oldu. Binâenaleyh ey sâlik, kalbinde hissettiğin kabz ve bast ma'nâlarını birer kök say!
364. Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!
Kök olan ma'nâ fenâ olduğu ve kabz, ya'nî gam ve gussadan ibaret bulunduğu vakit, derhal o kökü tövbe ve istiğfâr ile kes ve körleştir ki, âlem-i zâhirde ve ef'âl çemenistânında eseri zuhûr etmesin. Zîrâ hadîs-i şerîfte الاستغفار منجياة الذنوب وصقالة القلوب ya'ni "İstiğfâr günahlardan kurtarıcıdır ve zikir kalblerin cilâsıdır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de من لزم الاستغفار جعل الله له من كل هم مخرجا ya'ni "Kim ki istiğfâra devâm ederse, Allah Teâlâ onun için her bir gamdan bir mahrec kılar" buyurulur.
365. Kabz gördün mü o kabzın çaresini yap, zîrâ ki sırlar hep kökten biter.
Ey sâlik, kalbinde kabz gördün mü, derhal tövbe ve istiğfâra devâm ile o kabzın izâlesi çâresine bak! Zîrâ o kabz kalbinde kökleştikçe bütün nefsinin gizli olan sıfât-ı zemîmesi o kökten neşv ü nemâ bulur ve ef'âl-i seyyieye isrâr felâketi baş gösterir.
366. Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!
Ey sâlik, kalbinde bast ve inşirâh gördün mü, bu bast ve inşirâhına şükür ve hamd suyunu ver ki, bu ma'nâ kökü kuvvetlensin. Zîrâ âyet-i kerîmede Hak Teâlâ لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) "Eğer ni'metime şükrederseniz, elbette ni'metimi size ziyâdeleştiririm" buyurur. Ve bu ni'met-i inşirâh kalbde ziyâdeleştikçe, a'zâ ve cevârihden ef'âl-i hamîde meyveleri zâhir olur ve lisândan maârif ve hikmet-i ilâhiyye cârî olur. İmdi bu meyveler zâhir olduğu vakit, musâhibin olan ihvâna bezlet!