İçeriğe atla

Sebe' ehlinin kıssası ve ni'met onları tâgî etmesi ve onda tuğyan ve küfrânın uğursuzluğuna erişmesi ve şükür ve vefâ fazîletinin beyânı

6. bölüm / 70 · 1121 kelime · ~6 dk okuma

285. Sen ehl-i Sebe' kıssasını okumadın mı? Yahut okudun ve mâcerâyı, görmedin!

Ya'nî, "Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş ve lokma ararken bir yılan lokması olmuş olan kimse! Sen gâlibâ Kur'ân-ı Kerîm'de ehl-i Sebe' kıssasını okumadın. Yâhut okudun da ma'nâsına nüfüz edemedin!"

286. O dağ muhakkak sadadan âgâh değildir; dağın aklının ma'nâ tarafına yolu yoktur.

Ey Kur'ân'ı okuyan kimse, eğer sen Kur'ân'daki kıssaların ve hikâyelerin zâhirine bağlanıp kaldın ve ma'nâsından bî-haber oldun ise, cemâddan olan bir dağa benzersin. Zîrâ dağ kendisine akseden sadâdan bî-haberdir. Dağın aklının ve bâtınının ma'nâ tarafına yolu olmadığından o sadânın ve elfâzın hâmil olduğu ma'nâyı idrâk edemez.

Bu kıssada, Kur'ân-ı Kerim'de لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (Sebe', 34/15) ya'nî "Sebe' halkı için onların meskenlerinde âyet-i ilâhî olarak sağdan ve soldan bahçeler var idi; Hak Teâlâ; Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz. Belde iyidir ve Rab gafûrdur buyurdu" âyet-i kerîmesinde haber verilen, Yemen tarafında vâki' Sebe' şehri ahâlisinin yiyip içip Hak Teâlâ'ya şükretmemeleri sebebiyle başlarına gelen hâl tasvîr buyurulur. Ve bu kıssa yukarıdaki 276 numaralı beyt-i şerîfine merbûttur.

287. O kulaksız ve akılsız bir sadâ eder. Sen sustuğun vakit o da sustu.

Ya'nî bir kimse dağa karşı bağırarak söz söylese, o dağ o sadâyı ve sözleri iade eder. Fakat onun bu hâli o sözü ve sadâyı kulağı ile işittiği ve aklıyla hükmederek iâde ettiği için değildir. Sen sustuğun vakit o da susar.

288. Hak, Sebe' ehline çok ferağ, yüz binlerce köşk ve saraylar ve bağlar verdi.

Hak Teâlâ hazretleri Sebe' şehri halkını niam-ı zâhiresine müstağrak kılıp çok gönül ferâgati ve pek çok köşkler ve saraylar ve bağlar içinde refâh verdi.

289. O kötü damarlılar onun şükrünü îfâ etmediler; vefâda köpeklerden daha aşağı oldular.

O kötü damarlı ve bozuk tıynetli olan Sebe' şehrinin halkı, Hakk'ın o mebzûl olan ni'metlerine karşı vazîfe-i şükrü îfâ etmediler ve iyiliğe karşı vefâkâr olmak husûsunda köpeklerden daha aşağı oldular.

290. Muhakkak bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek eriştiği vakit kapı üzerinde kemer bağlar.

Herkes indinde sâbittir ki, herhangi bir kapıdan bir köpeğe bir lokma ekmek atılırsa, o köpek artık o kapının önünde o lokmanın şükrünü îfâ için bekçilik hizmetine müheyyâ olur.

291. Kapının bekçisi ve muhafızı olur, her ne kadar ona cefâ ve sertlik getirse de.

Köpek, iyilik gördüğü bir kapıdan her ne kadar ezâ, cefâ ve şiddet görse de, yine o kapıya tecavüz edenleri men' etmek için bekçilik ve muhafızlık vazîfesini, bu iyiliğe şükür olmak üzere ibkā eder.

292. O kapı üzerinde dahi ona sabır ve karar olur. Bir başkasını ihtiyar etmeyi küfür bilir.

O köpek, iyilik gördüğü kapıdan ayrılmaz ve başka yere de gitmez, sabır ve sebât eder.

293. Ve eğer bir yabancı köpek gelirse, gece ve gündüz o köpekler o demde onu te'dib ederler.

Bir mahallenin köpekleri, bir yabancı köpeğin gelmesine aslâ müsâade etmeyip, gece ve gündüz derhal o köpeği te'dîb ederler ve döğerler de derler.

294. Ki: "İlk menzilin olan yere git, o ni'metin hakkı gönlün merhûnudur."

Mahalle köpekleri, o yabancı köpeği te'dîb edip derler ki: "Ey köpek, ilk bulunduğun mahalde sana ekmek verip beslediler. Niçin o ni'met gördüğün kapıda bekçilik vazîfesini terkedip nankörlük ettin, o ni'metin hakkını ödemek gönlün merhûnu ve vazîfe-i kat'iyyesidir."

295. "Kendi yerine git, o ni'metin hakkını ziyade aşağıya koyma!" diye onu ısırırlar.

Mahalle köpekleri: "Vazîfe-i şükrü îfâ için yerine dön, ni'metin hakkını daha ziyâde tenzîl etme!" diye havlayıp, o yabancı köpeği ısırırlar.

296. "Gönül ve ehl-i dil kapısından âb-ı hayatı ne kadar içtin ve gözlerin açıldı?"

"Ey sâlik, sen dahi gönül kapısından ve gönül ehli olan evliyâullâhın kapısından âb-ı hayât olan ezvâk-ı ma'neviyyeyi içtin ve tattın; ve bu cismâniyet âlemiyle kapalı olan gözlerin âlem-i rûhâniyyete ve ma'nâ tarafına açıldı."

297. Çok sekr ve vecd ve bîhodluk ehl-i dillerin kapısından cana çarptı. "Sekr" kalb-i sâlike bir hâl-i ma'nevînin galebesi sebebiyle sarhoş olmaktır. "Vecd" Kur'ân-ı Kerîm ve kasâid okunduğu ve yâhut nağamât-ı latîfe terennüm olunduğu vakit nefsin ihtizâzı sebebiyle bir kimsenin hissinden gâib olup mecrâ-yı i'tidâlden çıkmasıdır ki, bunun envâ'ı vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalar ile gülmek ve âh etmek ve na'ra vurmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep âsâr-ı vecddendir. "Bî-hodluk" bir vârid-i gaybî sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hallerin tafsîlâtı ve esbâbı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin nihâyetlerinde beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından da şerh edilmiştir. Ve şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sırruhû) hazretleri de Tarikatnâme ismindeki eserlerinde bunlar hakkında ma'lûmât vermişlerdir.

298. Hırstan yine bu kapıyı terkettin. Hırstan her dükkânın etrafını dolaşırsın.

Bu beyt-i şerîfte beyân buyrulan hırsta iki vecih vardır: Birisi hırs-ı ma'nevî, diğeri hırs-ı maddîdir. Hırs-ı ma'nevî budur ki, sâlik bir mürşid-i kâmile intisâb ettiği ve kendisinde vecdin envâ'ından birtakım ahvâl zuhûr ettiği halde, hâlindeki tebeddülün farkına varamayıp, kendi hâtıratına tâbi' olur ve mürşidinden feyiz bulamadığını zannedip reddeder ve başka mürşide intisâb eyler. Onun bu hırs-ı ma'nevîsi basar-ı basîretini kapamış ve kendi hâlini ve mürşidinin kemâlini görememiştir. Bu sebeple bu kapıyı terkedip başkalarının kapılarını dolaşmıştır.

Diğeri hırs-ı maddîdir ki, bir mürşid-i kâmil kapısına intisâb ettiği ve kendisinde sekr ve vecd ve bî-hodluk zâhir olduğu halde, kalbinin nef'-i maddîye temâyülü hasebiyle, gınâ-yı sûrî ashâbının kapılarını dolaşmaktır. Bunun her ikisi de mezmûmdur ve hak-nâşinâslıktır.

299. Baştan arta kalacak tirit için, o tenceresi yağlı olan mün'imlerin kapısı üzerine koşarsın.

Ya'nî nefsinin hazzı olan fânî tirit lokmalarını yemek için tencereleri yağlı ve sofraları yemeklerle dolu olan mün'imlerin kapısına koşar ve kendini bulduğun füyûzât-ı ma'neviyyeden mahrûm edersin. "Sekr" kalb-i sâlike bir hâl-i ma'nevînin galebesi sebebiyle sarhoş olmaktır. "Vecd" Kur'ân-ı Kerîm ve kasâid okunduğu ve yâhut nağamât-ı latîfe terennüm olunduğu vakit nefsin ihtizâzı sebebiyle bir kimsenin hissinden gâib olup mecrâ-yı i'tidâlden çıkmasıdır ki, bunun envâ'ı vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalar ile gülmek ve âh etmek ve na'ra vurmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep âsâr-ı vecddendir. "Bî-hodluk" bir vârid-i gaybî sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hallerin tafsîlâtı ve esbâbı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin nihâyetlerinde beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından da şerh edilmiştir. Ve şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sırruhû) hazretleri de Tarikatnâme ismindeki eserlerinde bunlar hakkında ma'lûmât vermişlerdir.

300. O yağlıyı burada bil ki, can semiz olur. Ümîdsiz olan iş burada iyi olur.

"Burada" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr husûsiyet i'tibariyle huzûr-i âlîlerine ve bu Mesnevî-i Şerîf'e ve umûmiyet i'tibâriyle insân-ı kâmilin huzûruna işaret buyururlar. "Yağlı taâm"dan murâd, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyyedir. Nitekim Cenab-ı Pir بعد از ما مثنوی شیخی می کند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder?" buyurmuşlardır. "Ey sâlik kapı kapı dolaşacağına bizim tarafımıza gel; zîrâ rûhu takviye eden ve cânı semirten ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bizim indimizdedir ve bu Mesnevî'dedir. Senin husûlünden ümîdini kestiğin iyilik bu tarafta hâsıl olur."