İçeriğe atla

Bir köylünün bir şehirliyi aldatması ve çok ricâ ve ilhâh ile da'vetle çağırması

5. bölüm / 70 · 2103 kelime · ~11 dk okuma

239. Ey birader, geçmişte bir şehirli bir köylü ile âșina idi.

240. Vaktāki köylü şehir tarafına gele idi, çadırı o şehirlinin mahallesine ku- [237] rar idi.

241. İki ay ve üç ay onun misafiri olurdu; onun evinde ve onun sofrasında olurdu.

242. O zamanda ona olan her havâyici, şehirli adam bol bol te'mîn ederdi.

243. Yüzünü şehirliye çevirdi ve dedi: "Ey efendi sen hiç köy tarafına gelmezsin, teferrüc iste!"

"Ferce" gam ve gussadan kurtulmak ve teferrüç ma'nâsınadır. "Fürce" iki şey arasındaki aralık ve fırsat demektir. "Ferce" "teferrüc" demek olduğuna göre "ferce-cû" tercümedeki ma'nâyı müfid olur. "Fürce" "fırsat" ma'nâsına olursa "fürce-cû" "fırsat ara!" demek olur. فرجه جو her iki ma'naya göre vasf-ı terkîbî de olur. Bu sûrette ma'nâ "Sen fırsat-cû olarak veyâhut teferrüc isteyici olarak, hiç köy tarafına gelmezsin" demek olur.

244. Allah hakkı için, Allah hakkıçün, hep çocukları getir, zîrâ bu gülşen ve yeşillik zamanıdır.

"Allah Allah” and vermek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı se- versen!" ta'birleriyle bir şey hakkında ısrar etmek husûsunda müsta'meldir. Ya'nî köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; zî- râ bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillen- mesi zamânıdır" dedi.

245. Yahut yazın yemiş vakti gel, tâ ki ben senin hizmetine kemer bağlayayım.

"Kemer bağlamak" hazır olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Ben senin hizmeti- ne hâzır ve âmâde olayım," demek olur.

246. Ehl-i ayâlını ve çocuklarını ve akrabanı getir, üç dört ay bizim köyümüzde ol!

247. Zîrâ baharda o köyün etrafı hoş olur, yeşillik ve gönül çekici lâle olur.

248. Şehirli ona def'-i hâl olarak va'de verdi, nihayet va'deden sonra sekiz yıl geldi.

Şehirli köylünün hâl-i hâzırdaki da'vetine karşı bir def' olmak üzere "Bu sene fırsat bulursam gelirim" gibi sözler ile köye geleceğini va'd ederdi. Böy- le mütevâlî va'dler ile nihâyet yedi sene geldi geçti ve sekizinci sene geldi.

249. O her bir sene derdi ki: "Ne vakit azmedeceksin, zîrâ kış iyi geldi?"

Köylü şehirliye her yıl "Yâhu, kış iyi geldi, bizim köye ne vakit azmede- ceksin?" derdi.

250. O bahane düzerdi ki, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi."

251. "Eğer diğer sene mühimmattan kurtulabilirsem o tarafa koşacağım."

"Allah Allah” and vermek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı seversen!" ta'birleriyle bir şey hakkında ısrar etmek husûsunda müsta'meldir. Ya'nî köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; zîrâ bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillenmesi zamânıdır" dedi.

252. Dedi: "Ey ihsân ehli, senin çocukların için ailem muntazırdırlar."

Köylü şehirliye dedi: "Ey kerem ve ihsân sâhibi efendi, benim âilem senin çoluğunu çocuğunu bekliyorlar."

253. Yine bir sene vaktaki leylek gelirdi, şehre mensub bir kubbenin bir mukîmi olurdu.

254. Efendi her yıl kendi altınından ve malından ona harc ederdi ve kanadını açardı.

"Bâl küşâden" "kanad açmak" ma'nâsınadır; cenâh-ı lutfu açmaktan kinâyedir. "Bâl" Arabî'de kalb ve hâtır ma'nâsına olduğundan "Kalbini açardı ve hâtırını ona tevcih ederdi" ma'nâsını vermek de bir vecih olur.

255. O pehlivan sonuncu def'a üç ay, sabahlarda ve akşamlarda ona sofra kurdu.

O ihsân ve ikrâm pehlivanı ve kahramanı olan şehirli sonuncu def'a olarak köylüye üç ay mütemâdiyen sabah ve akşam taâmını verdi.

256. Hacâletten o efendiye yine dedi: "Nice bir va'de! Nice bir beni aldatırsın!"

Köylü ifrât-ı ikrâmdan utandığı için o şehirli efendiye tekrar dedi ki: "Ey efendi, her vakit köye geleceğini va'd edersin, beni ne kadar aldatıyorsun!"

257. Efendi dedi: "Cisim ve cânım vuslat isteyicidir. Fakat her tahvîl Hu'nun hükmündedir."

Şehirli efendi köylüye cevâben dedi ki: "Evet, cisim ve cânım senin köyü- ne gelmek ve bahar eyyâmında sana ulaşmak ister, fakat tahvîl-i makām ve tebdîl-i mevâtın Hakk'ın yed-i tasarrufundadır ve O'nun hükmü altındadır. Nitekim âyet-i kerimede ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد (İbrâhim, 14/27) “Allah Te- âlâ dilediğini işler ve murad ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadîs-i şe- rîfte ان القلوب بين اصبعين من اصابيع الله تعالى يقلبها ya'nî “Muhakkak kalbler Allah Te- âlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

258. Ademî, gemi ve yelken gibidir. Acaba rüzgâr sürücü rüzgârı ne vakit ge- tirir?

Şehirli köylüye dedi ki: "İnsan gemiye ve yelkene benzer. Muvâfık rüzgâr eserse yelken şişip gemiyi yürütür. Bakalım rüzgâr sürücü ve يرسل الرياح (Rûm, 30/48) ["Rüzgarları gönderir"] olan Hak Teâla senin köyüne gelmek için irâ- desi rüzgârını ne vakit getirir?"

259. "Ey kerîm, çocukları al, gel naîme bak!" diye tekrar o ona and verir.

Köylü: "Ey kerîm olan efendi, çocukları al ve köye gel de orada ni'metle- rin mebzûliyetine bak!" diye tekrar şehirliye and verdi.

260. "Allah aşkına çabuk gel, cehd göster" diye onun elini üç kerre ahd ile tuttu.

261. On sene sonra ve her bir yıl böyle şekerli ricâlar ve va'dler!..

262. Efendinin çocukları dediler: "Ey baba, ay ve bulut ve gölge bile sefer tu- tarlar."

Ya'nî "Ayın ve bulutun ve gölgenin bile hareketleri ve seferleri vardır. Bir mahalde sabit kalmazlar. Biz ise yerimizde ve evimizde sâbit bir haldeyiz. Biz de onun köyüne sefer edelim." Şehirli efendi köylüye cevâben dedi ki: "Evet, cisim ve cânım senin köyü- ne gelmek ve bahar eyyâmında sana ulaşmak ister, fakat tahvîl-i makām ve tebdîl-i mevâtın Hakk'ın yed-i tasarrufundadır ve O'nun hükmü altındadır. Nitekim âyet-i kerimede ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد (İbrâhim, 14/27) “Allah Te- âlâ dilediğini işler ve murad ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadîs-i şe- rîfte ان القلوب بين اصبعين من اصابيع الله تعالى يقلبها ya'nî “Muhakkak kalbler Allah Te- âlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

263. Sen onun üzerine haklar sabit ettin, onun işinde çok zahmetler götürdün.

Sen o köylüye çok hizmet ettin, onun üzerinde senin pek çok hakların sâbit oldu.

264. O istiyor ki, sen misafir olduğun vakit, o hakkın ba'zısını ödesin.

265. Onu yalvararak köy tarafına çekin diye, o bize gizli çok vasiyet etti.

Babanızı yalvararak köy tarafına gelmeğe icbâr edin, diye o köylü bize gizli gizli tavsiyeler etti.

266. Dedi: "Bu doğrudur, ey Sîbeveyh, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!"

"Sîbeveyh" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri buyurur ki: "Sîb" elma ve "veyh" mahall-i tahrîzde kullanılan bir kelimedir. Ba'zan ma'nâsı murâd olunmayıp bir terkib hâlinde ism-i vâhid olur. "Sîbe-veyh" gibi. Burada her bir oğluna, bedel tarîkıyle bu isim ile tesmiye etse de veyâ kelime-i tahrîz olsa da câiz olur." Şârihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri buyururlar ki: "Sîbeveyh" meşhûr bir nahvînin ismidir. Burada akıl ve re'y sâhibi için istiâre olunmuştur. Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurur ki: "İbn Hallikân târîhinden menküldür ki: Sîbeveyh, Fârisî bir lakabdır ve onun ma'nâsı "bûy-i sîb"dir. Ya'nî "elma kokusu". Ve nahvî Ömer b. Osman'a ondan dolayı "Sîbeveyh" derler ki, onun iki yanakları birer elma mesâbesinde ve gâye-i cemâlde idi." Ve Burhân-ı Katı'da yazar ki, Sîbeveyh "sîb-i bûye" muhaffefidir, "bûy-i sîb" ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre çocukların elma yanaklı olmalarından dolayı, babaları tarafından "ey sîbeveyh" ya'nî "ey elma yanaklı" hitâbında bulunulduğu anlaşılır. Ya'nî şehirli adam, çocukların bu ifadesine karşı: "Ey elma yanaklı ve güzel çocuklarım, sizin dediğiniz doğrudur, fakat Hz. Ali (kerremallâhü vechehû) Efendimiz اتَّقِ مِنْ شَرِّ مَنْ أَحْسَنْتُ إِلَيْهِ ya'nî "İyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakının!" buyurmuş olduğundan, bu köylüden iyiliğe mukābil fenâlık zuhûru ihtimâlinden korkarım!" demek olur.

267. "Dostluk son nefesin tohumları olur. O fâsid olur diye vahşetten korkarım."

"Dem-i âhir"den murâd, hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ı ânından kinâye- dir. "Vahşet"den murâd, nefrettir ki, bu nefret muhabbet tohumunu ifsâd eder. Ya'nî "Bu hakîkî dostluk hayât-ı dünyeviyyenin zâhirine taalluk eden, yemek ve içmek gibi tena'uma müstenid değildir. Belki hayât-ı dünyeviyye- nin inkıtā'ı, onun için ekilen bir tohumdur. Eğer ben köylüye misâfır olursam, belki nefret verecek bir harekette bulunur ve bu hareket dahi o ekilen tohu- mu ifsâd eder."

268. Kılıç gibi çok kesici bir sohbet olur. Bostanda ve zerû'da kış gibi.

Sohbetin bir nev'i, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostânına ekil- miş olan sevgi tohumu[nu] kış mevsimi gibi dondurucu olur.

269. Nevbahar faslı gibi bir sohbet olur. Ondan imâretler ve sayısız menfaat- ler olur.

Sohbetin bir nev'i daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latîf olur. Ondan kalblerde ma'mûriyetler ve sürûrlar ve hesabsız ma'nevî menfaatler peydâ olur.

270. Hazm o olur ki, sû'-i zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden berî olasın.

[267] "Hazm" ihtiyât demek olup, onun zımnında sû'-i zan ma'nâsı mündemiç- tir. Binâenaleyh bir kimse kendi nefsini tehlikeden ve fenâlıklardan kurtar- mak için aksi sabit oluncaya kadar, her bir emrinde hazm ve ihtiyât ile hare- ket etmek lâzımdır.

271. O Resûl "Hazm sû'-i zandır" buyurdu. Ey fuzûl her adım için tuzak bil!

Bu beyt-i şerifte ان من الحزم سوء الظن ya'ni "Su-i zan hazmdendir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hazm tavsiyesinden murâd, mü'min kardeşine sû-i zann etmek değildir. Belki huyunu ve ahvâlini bildiği bir kimseye karşı fenâlık zuhûru ihtimalini düşünerek ihtiyâtkârâne hareket etmektir. Zîrâ nefsâniyet sahasında yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak melhûz olduğunu müdrik olur.

272. Sahra yüzü düz ve geniştir. Ey mütecâsir, her adım bir tuzaktır, az sür!

Bu vücûd-i izâfî sahrâsı düz ve geniş görünür. Ey mütecâsir, nefsinin hazzına tebean her attığın adımın altında bir tuzak vardır. Binâenaleyh o sâhrâdaki cür'etkârâne hareketini azalt!

273. O dağ keçisi "Tuzak hani?" diye koşar. Vaktâki koşar, tuzak onun boğazına düşer.

Meselâ dağ keçisi çevikliğine i'timâd edip oraya buraya sıçrar, koşar. Halbuki onu avlamak isteyenler, o sıçradığı yollara tuzak kurmuşlardır. Nihâyet bilâ-pervâ koşa koşa o tuzak ansızın onun boğazına takılır. İnsan dahi bu cismâniyet sahrâsında dağ keçisine benzer.

274. O ki, derdi ki: "Hani?" İşte gör! Sahrayı gördün, pusuyu görmedin!

"Hani tuzak?" deyip sıçrayan o dağ keçisine, tuzağa tutulduktan sonra de ki: "İşte tuzak denilen şey budur, gör! Sahrâyı gördün, fakat pusuyu göremedin!" de. Dağ keçisini avlamanın usûlü budur ki, erkek keçiye karşı bir dişi keçi gösterirler ve iki dağ arasına da tuzak kurarlar. Karşıki dağdaki dişiye vâsıl olmak için erkek keçi, bilâ-ihtiyâr koşa koşa o tuzağın bulunduğu mahalden geçmeğe mecbûr olur ve yolu üzerindeki tuzağa boynundan tutulur. İşte insanlar da böyledir. Uzaktan hazz-ı nefsânîsini görüp o tarafa koşar ve nihâyet yolu üzerindeki türlü türlü tuzaklara tutulur.

275. Ey ayyâr, avcı pususuz ve tuzaksız kuyruğu tarla ortasına ne vakit koyar?

Bu beyt-i şerifte ان من الحزم سوء الظن ya'ni "Su-i zan hazmdendir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hazm tavsiyesinden murâd, mü'min kardeşine sû-i zann etmek değildir. Belki huyunu ve ahvâlini bildiği bir kimseye karşı fenâlık zuhûru ihtimalini düşünerek ihtiyâtkârâne hareket etmektir. Zîrâ nefsâniyet sahasında yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak melhûz olduğunu müdrik olur.

276. O kimseler ki, yeryüzüne mütecâsir olarak geldiler, onların kemiklerini ve başlarını gör!

Geçmiş olan milletlerden yeryüzünde peygamberleri tanımayıp sâha-i nefsâniyette cür'etkârâne hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini ve baş- larını ve kafataslarını ibretle temâşâ et! Bunların kimi seylâb ve kimi fırtı- na, kimi zelzele ve kimi düşman istîlâsı yüzünden kahr ve helâke dûçâr ol- dular.

277. Ey makbûl, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!

Ey nazarındaki ibret sebebiyle makbûl-i İlâhî olan sâlik! Mezarlıklara gi- dip helâk olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen ahvâlden sor! Nitekim, âyet-i kerîmede فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) ya'nî "Yeryüzünde ge- ziniz, Allah'ı ve Peygamber'i tekzîb edenlerin sonu nasıl olduğunu ibretle te- mâşâ ediniz!" buyurulur.

278. Tâ ki zâhirde göresin, o firâr sarhoşları, gurûr kuyusu içine nasıl aşağıya gittiler!

279. Eğer gözün varsa, sen körcesine gelme ve eğer gözün yoksa ele asâ getir!

Eğer bu cismâniyet sahrâsındaki çukurları ve hendekleri görecek basar-ı basîretin varsa körcesine hareket etme ve eğer basar-ı basîretin yoksa ve na-zar-ı nâfiz sahibi değilsen, hazm ve ihtiyât değneğini eline al! "Ayyâr" "kesîrü'l-hareke" ma'nâsınadır. "Ey hazz-ı nefsânîsi için çok ha- reket eden kimse! Seni avlayıp helâk etmek isteyen ins ve cin şeytanları, bu mezraa-i dünyaya, nefsine hoş gelen ezvâkı ve huzûzâtı, pususuz ve tuzak- sız sana göstermediler. Nitekim avcılar kurtları avlamak için, tarlalara kuyruk koyarlar; hayvan o kuyruk tarafına koşup tuzağa tutulur."

280. Mâdemki gözün yoktur, o hazm ve istidlal asasını pîşvâ et!

[277] Mâdemki basar-ı basîretin yoktur ve kalb gözün açık değildir, körler değneklerini rehber ittihâz ettiği gibi, sen de hazm ve ihtiyât ve istidlâl asâsını ve değneğini kendine rehber yap!

281. Ve eğer hazm ve istidlâl asası yoksa, asâ çekicisiz her yol üzerinde durma!

Ve eğer aklın ve re'yin kuvvetli olmadığı için, hazm ve istidlâl değneği de sende yoksa asâ çekicisiz, yânî mürşidsiz ve rehbersiz her bir tarîk-ı nefsânî üzerinde durma!

282. Adımı, körün koyduğu üslupdan koy, ta ki ayak kuyudan ve taştan kurtulsun.

Bu cismâniyyet sahasında adımını, körlerin kemâl-i ihtiyât ile attıkları adımlar gibi at! Tâ ki ayağın kuyulara kaymaktan ve taşlara dolaşmaktan kurtulsun!

283. Titreye titreye ve korku ve ihtiyat ile ayağını koyar, tâ ki hatâya düşmeye.

Körleri görmez misin? Bir hatâya düşmemek için adımlarını titreyerek ve korku ve ihtiyât ile atarlar.

284. Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş, lokma arayıp bir yılanın lokması olmuş olan kimse!

Bu beyt-i şerîfin hulâsası Türkçe'de "Ey yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olan kimse!" darb-ı meselinin nazîridir ve bu hitâbın mâba'di, âtîdeki nesri müteakip gelen beyt-i şerîftir.