İçeriğe atla

Niyaz-mend olan kimsenin "Allah" demesi, Hakk'ın "Lebbeyk" demesinin aynı olduğu beyânındadır

4. bölüm / 70 · 3845 kelime · ~20 dk okuma

192. O bir kimse, bir gece "Allah" der idi, tâ ki onun zikrinden bir dudak tatlı ola.

Bir kimse gece Allah Teâlâ'ya niyâz eder ve "Allah Allah!" diye zikrederdi ve bu zikri, nâm-i pâk-i ilâhîden dudağı tatlılanmak için ya'nî zevk ve lezzet-i rûh için yapardı.

193. Şeytan ona dedi: "Sus ey pek yüzlü! Nihayet niçe bir söylersin ey çok söyleyici!"

"Eğer ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çâresi Hakk'ın zikridir. Zîrâ Hakk'ın zikri pâktir ve mukaddestir. Zîrâ hadîs-i kudsîde انا جليس من ذكرني ya'nî "Ben, beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulur. Ve Hak, kalb ve lisan ile zikrolunursa, Hak o kalbin ve lisânın celîsi olur ve Hakk'ın bulunduğu mahal dahi tertemiz olur. İmdi zikrullah ile kalb ve lisân temizlendiği vakit, murdarlık ya'nî sıfât-ı nefsâniyye kirleri ve ağyâr muhabbeti pasları kalbden ve lisândan pılısını pırtısını toplayıp dışarıya kaçar.

194. Gündüz ve gece hadden mütecâviz Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki hani?

"Utû" "hadden geçmek" demektir. "Lebbeyk", "istediğini ihsâna hazırım" ma'nâsında lafz-ı icâbettir. Ya'nî "Gece ve gündüz "Allah Allah!" diye hadd-i ma'rûfu mütecâviz bir halde zikrettiğin halde, bunların hey'et-i mecmûasına Allah'ın bir lebbeykini işittin mi?"

195. Taht önünden bir cevab gelmiyor. Pek yüz ile ne kadar Allah diyorsun?

"Taht"tan murad, arş-ı ilâhîdir ve الرَّحْمَنُ عَلَيَّ الْعَرْشِ اسْتَوى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân arş üzerine müstevîdir" âyet-i kerîmesinde arş üzerine müstevî olduğu beyân buyurulan Rahmân cânibinden bu kadar zikrine karşı bir cevâb olsun gelmiyor. Pek yüz ile ve bu halde sıkılmaksızın ve utanmaksızın ne kadar Allah Allah diye zikredip duruyorsun?"

196. O kalbi kırılmış oldu ve baş koydu. O, uykuda Hızır'ı hazarda gördü.

O zâkir olan kimsenin kalbi, şeytanın bu vesvesesinden kırıldı ve gece uykusunu, zikir yüzünden fedâ etmekten vazgeçip yastığına baş koyup yattı ve uyudu. Rü'yâsında Hızır (a.s.)'ı huzûrda ya'nî hâzır olmuş bir halde gördü. "Hudar" خضر "hi" (خ) ile olduğuna göre "yeşillik" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ "Hızır (a.s.)ı yeşillikte gördü" demek olur.

197. Dedi: "Agâh ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye peşîmansın?"

Hızır (a.s.) ona dedi ki: "Kendine gel! Vesvese-i şeytânî ile Hakk'ın zikrinden geri kaldın ve yüz çevirdin. O okuduğun zikirden niçin peşîman oldun?" O gece birçok "Allah Allah!" diye zikrettiği sırada, şeytan onun kalbine bir vesvese ve hâtıra ilkā edip dedi ki: "Sus ey pek yüzlü! Ya'nî sıkılmak bilmeyen kimse, nihâyet ne zamâna kadar bu Allah ismini böyle çok çok telaffuz edip duracaksın ve deliler gibi tekrar edeceksin?"

198. Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"

Zakir, Hızır'a cevâben dedi ki: "O kadar çok zikrettiğim halde, Hak cânibinden bana lebbeyk cevabı ve hitâbı gelmiyor. Dergâh-ı ilâhîden koğulmuş oldum diye korkuyorum."

199. Dedi: "O senin "Allah!"ın bizim "Lebbeyk"imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir."

Şeytanın fesâdından kurtarmak için Hakk'ın zâkire gönderdiği Hızır (a.s.) Hakk'ın tercümânı olarak buyurdu ki: "O senin her bir "Allah!" demen, bizim sana karşı "Lebbeyk!" diye hitâbımızdır. Zîrâ bizim sana icâbetimiz olmasa ve senden i'râz etmiş olsak, senin bizim cânibimize müteveccihen niyâz ve dert ve harâret ile "Allah!" demen mümkin olamazdı. Binâenaleyh o senin niyâzın ve bize yaklaşmak derdin ve harâret-i aşkın bizim peykimiz ve tâbi'imizdir."

200. "Senin tedbirlerin ve çare arayıcılıkların bizim cezbimiz ve senin ayağını açmak idi."

[196] "Senin bize tekarrüb için tedbirlerin ve çâre arayıcılıkların, seni kendi tarafımıza çekmemiz ve senin ruhunun ayağında[ki] sıfât-ı nefsâniyye bağlarını çözmek idi."

201. "Senin korkun ve aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her "Yâ Rabbî!"nin altında "Lebbeyk!"ler vardır."

"Bizden korkun ve bize kavuşmak için olan aşkın bizim lutfumuzun kemendidir ki, inâyet edeceğimiz kulları sahrâ-yı mâsivâdan bu kemend ile avlarız. Senin her "Ya Rabbî!" demenin altında gizli "Lebbeyk!" hitâbları vardır."

202. “Câhilin canı bu duâdan uzağın gayri değildir. Zîrâ ona "Yâ Rab!" demeğe izin yoktur."

“Câhil”den murâd ehl-i kahr ve celâldir. “Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duâdan ve bizi zikr etmekten pek uzaktır. Zîrâ ona “Yâ Rab!” demeğe iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikr edebilsin.”

203. Zarar vaktinde Huda'ya nâle edememek için, onun ağzı üzerinde ve kalbi üzerinde kilit ve bağ vardır.

O mazhar-ı kahr olan kimsenin ağzında ve kalbinde Hakk'ın kahr ve gazabının kilidi ve bağı vardır. Nitekim خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) ya'nî “Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür vaz' etti" buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kimse zarar ve sıkıntı vaktinde fâil-i hakîkî olan Hakk'a nâle ve niyâz edemeyip Zeyd ve Amr ile mücadele içindedir.

204. Muhakkak Fir'avn'a yüz mülk ve mal verdi, tâ ki o izzet ve celâl da'vâsı etti.

Hak Teâlâ Fir'avn'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat ni'metine şükür edeceği yerde, kuvvet-i zâhiresine mağrûr olup izzet ve azamet-i rubûbiyyet da'vâsına kıyâm ve kendisini îkāz için Hak tarafından gönderilen Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) a muhalefet etti.

205. O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, [tâ ki] o kötü cevherli, Hak tarafına nâle etmeye!

O Fir'avn bütün ömründe, aczi zâhir olup Hak tarafına nâle ve münâcât edememek için bir baş ağrısı bile görmedi. Zîrâ cevheri ve mayası kötü idi; ve Hak Teâlâ onun bu mayasına ve cevherine göre muâmele buyurdu. “Kötü cevherli" ta'bîri, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber tarafından nass-ı Kur'ânî'ye müsteniden kemâl-i vuzûh ile beyân buyurulan Fir'avn'ın îmânını nefyetmez. Zîrâ Firavn'ın küfür ve inkârı zamanında icrâ ettiği mezâlim, her kâfir ve münkir tarafından kolaylıkla irtikâb olunur şey değildir. Ezcümle yetmiş bin râddesinde olduğu rivâyet olunan Benî-İsrail çocuklarının katli, birçok kâfirler için bile yürekler acısıdır. Binâenaeleyh Fir'avn, gark esnasında îmân etmiş ise de, cevherinin ve mayasının kötü ve hûn-rîz olduğu meydandadır. "Câhil"den murâd ehl-i kahr ve celâldir. "Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duâdan ve bizi zikr etmekten pek uzaktır. Zîrâ ona "Yâ Rab!" demeğe iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikr edebilsin."

206. Ona mülk-i cihanın cümlesini verdi, tâ ki Huda'yı gizlide çağırmaya.

Hak Teâlâ o Fir'avn'a, mahzâ kendisine hicâb olmak ve bâtınında Hakk'a rücû' ve münâcât edememek için mülk-i cihânın cümlesini, ya'nî bir ferd-i insânînin hayât-ı dünyeviyyede elde edebileceği murâdâtın kâffesini ihsân etti. Bu beyt-i şerîf ile I. cildde 2486 numaraya müsadif olan نیم شب فرعون گریان شده هم ya'ni "Gece yarısında Fir'avn dahi giryân olmuştur" beyti arasında tenâkuz yoktur. Nitekim şurrâhtan Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyururlar: "Bu beyitlerden anlaşılır ki Fir'avn müddet-i ömründe bir vakit huzûr-ı Hak'ta nâle etmemiş idi. Ve cild-i evvelde geçti ki, Fir'avn geceleyin nâle ederdi. Zâhirde tenâkuz görünür. Fakat tenâkuz yoktur. Zîrâ burada murâd, derd ile zikir ve duâdır; ve cild-i evvelde onun geceleyin huzûr-ı Hak'taki nâlesi derdsiz idi, bunun için müessir olmadı. Ve onun kalbi îmân edecek vech ile müleyyen olmadı. Ve eğer onun nâlesi derd ile ola idi müessir olurdu."

Fakîre lâyih olan ma'nâ da budur ki: Fir'avn'ın I. cildde beyân buyrulan nâlesi, onun isti'dâd-ı ezelîsi lisânıyle vâki' olan nâlesidir. Yoksa lisân-ı zâhir ile vâki' olan nâlesi değildir. Ve "gece"den murâd dahi zulmet-i tabîiyyedir. Binâenaleyh bu nâle Fir'avn'ın bu zulmet-i tabiiyye içinde lisân-ı isti'dâd ile, câmi'-i cemî-i esmâ olan Allah Teâlâ hazretlerine nâle-i bâtınîsinden ibâret olup, Cenâb-ı Pîr irşâd-ı tâlibîn için, ma'külü mahsüs mertebesine tenzîlen beyân buyurmuşlardır. Burada ise Fir'avn'ın hâl-i zâhirini beyândır. Böyle olunca I. cildde beyân buyrulan Fir'avn'ın münâcâtı ile burada beyân buyurulan Fir'avn'ın hâli arasında tenâkuz yoktur. Birisi bâtın ve diğeri zâhir mertebesindendir.

207. Derd mülk-i cihandan daha iyi geldi, tâ ki gizlide Huda'yı çağırasın!

"Ey sâlik, hayât-ı dünyeviyyede derd, senin gizlide Hakk'a rücû' ve niyâz etmen için, seni azdırıp hicâba düşürecek olan cihânın mülkünden daha iyidir." Ma'lûm olsun ki: Derd iki türlüdür. Birisi zâhirî ve diğeri bâtınîdir. Zâhirîsi hastalık ve telef-i mâl ve fakr ve zarûret gibi sıkıntılardır. Emr-i ilâhî dâiresinde hareket ve nehy-i ilâhîden ictinâb eden bir mü'minin bu gibi belâları, cihânın mal ve mülkünden daha hayırlıdır ve bu belâlar o mü'min hakkında hubb-i ilâhî eseridir. Nitekim hadis-i şerifte اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun niyâzını işitmek için onu belâya giriftâr eder" buyurulur. Ve diğer bir hadîs-i şerifte dahi اذا احب الله عبدا ابتلاه وان صبر اجتباه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. -Bu gibi ibtilâlar mü'min-i âsî ve fâsık hakkında cezâ kabîlindendir.- Sabr ederse günahlarına kefâret olur." Derdin bâtınîsi aşk-ı ilâhîden mütevellid derd-i firkattir. Böyle bir derd-i bâtınî dünyâ ve âhiretin devlet ve ni'metlerinden efdaldir.

208. Derdsiz çağırmak donukluktandır. Derd ile çağırmak gönül götürücülüktendir.

Derdsiz ve yana yakıla edilmeyen duâ donukluktandır; ve böyle duâ kuru bir laklaka-i lisâniyyedir. Derd-i zâhirî ve bâtınî ile Hakk'a olan niyâz ve tazarru', gönlü tamâmiyle götürmek ve çevirmekten neş'et eder.

209. O, sâdâyı dudak altında çekmek mebdei ve başlangıcı yâd etmektir.

"Âvâzı dudak altından çekmek", sadâyı ihfâ etmekten kinâyedir. "Mebde'"den murâd, hakîkat-i insâniyye mertebesi ve "başlangıç"dan murâd âlem-i cismâniyetteki ibtidâ-i tekevvündür. Ya'nî "O derd ile vâki' olan duâ, kemâl-i inkisârdan dolayı tabîî bir halde sadâyı ihfâ etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede أدعوا ربكم تضرعاً وخفية انه لا يحب المعتد بن (A'râf, 7/55) ya'nî "Rabbinize tazarruan ve hufyeten duâ ediniz, zîrâ Hak bağıra çağıra duâ edip haddini tecavüz edenleri sevmez!" buyurulur. Ve kezâ öyle derd ile vâki' olan duâ, kendi bâtınının ilm-i ilâhîde hakîkatini ve ana rahminde cisminin sûret ve bidâyet-i tekevvününü yâd etmesidir. Nitekim Hak Teâlâ فلينظر الانسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) Ya'nî "İnsan neden halk olunduğuna baksın; mâ-i dâfıktan ya'ni pederinin sulbünden şehvetle fırlayan sudan ve nutfeden halk olundu" buyurur.

210. O, sadâ "Ey cihânın mâliki ve ey müstaîn!" diye sâfî ve hazîn olmaktır.

O derd ile vâki' olan duâ, kendinin hiçliğini tahattur edip, Hakk'ın sıfat-ı celîlesini zikreden sadânın sâfî ve hazîn olmasıdır. Velhâsıl kendinin aczini ve ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun niyâzını işitmek için onu belâya giriftâr eder" buyurulur. Ve diğer bir hadîs-i şerifte dahi اذا احب الله عبدا ابتلاه وان صبر اجتباه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. -Bu gibi ibtilâlar mü'min-i âsî ve fâsık hakkında cezâ kabîlindendir.- Sabr ederse günahlarına kefâret olur." Derdin bâtınîsi aşk-ı ilâhîden mütevellid derd-i firkattir. Böyle bir derd-i bâtınî dünyâ ve âhiretin devlet ve ni'metlerinden efdaldir.

211. Köpeğin nâlesi onun yolunda cezbesiz değildir. Zîrâ her rağıb bir yol vurucunun esîridir.

Bu beyt-i şerîf duâya ve talebe sâik-ı aslînin derd olduğunu beyân için îrâd buyurulmuştur. Ya'nî taleb ve duâ bir hâcet için olur. Hâceti olmayan bittabi' bir şey istemez. Nitekim sıhhatte olan kimse, hekîmlerin arkasında koşmaz ve zengin olan kimse şundan bundan para dilenmez. Binâenaleyh zâhirî ve bâtınî derdi olmayan kimsenin dahi Kādı'l-hâcât olan Hakk'a niyâz ve duâ etmek hâtırına gelmez. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Fussilet sûresinde şöyle buyurur: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ (Fussilet 41/51) ya'ni "Biz insana in'âm ettiğimiz vakit, Hak cânibine uzak olur; ve ona belâ isabet etse çok ve uzun duâlar sahibi olur." İmdi Hakk'a olan niyâz ve nâle derd ile olursa yürekten olur. Çünkü onun bu derdi ve belâsı, onu yürekten yalvarmak tarafına çeker.

Nitekim köpeğin feryâdı ve nâlesi bile, Hakk'ın vaz'ettiği bu cismâniyet yolunda cezbesiz değildir. Onun nâlesi de açlık derdinin ve hâcetinin cezbesinden ve çekişindendir. Zîrâ ki her bir hâcetin râğıbı kendinin yol vurucusu ve mergûbu olan o hâcetin esîri ve giriftârıdır.

İmdi bu âlemde kiminin hâceti hasîs ve kiminin hâceti şerîf olur. Hasîs ve aşağı olan hâcet insanı aşağı mertebeye çeker; ve şerîf ve yüksek olan hâcet dahi insanı yüksek mertebeye çıkarır.

212. Kıyamete kadar o mağaranın önünde rahmet suyunu kadehsiz içer.

“Tegar” (تغار) birkaç ma'nâya gelir. Burada “kadeh” ve “peymâne” ma'nâsınadır. Ya'nî “O Ashâb-ı Kehf'in köpeği lâşeyi terk ve evliyâya tebaiyyet yüzünden, o evliyânın sofralarında rahmet-i ilâhiyye suyunu, iktisâb ettiği rûh-ı insânîsinin ağzıyla kadehsiz olarak içer.

213. Ey çok köpek postlu vardır ki, onun için nâm yoktur; fakat perdede o kadehsiz değildir.

Ankaravî hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîrinden murâd, halk arasında adı ve sanı olmayan ve sûrette hakîr ve zelîl olan zevâttır. Ve “kadeh”ten murâd, ma'rifet ve muhabbet-i ilâhiyye şarabıdır. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Halk arasında nice kimseler vardır ki, zâhirde hakîrdir ve nâm ve şân sâhibi değildir. Halbuki onlar bâtında muhabbet ve ma'rifet-i ilâhiyye şarabından mesttir.” Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîri, libâs-ı fâhire-i dünyeviyyeden kinâyedir. “Kadeh”ten murâd aşk ve ma'rifettir. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Ehl-i dünyâ libâsı içinde gizlenmiş nice ârifler vardır ki, ehl-i dünyâdan bir kimse onları tanıyamaz ve onlar aşk ve ma'rifet şarabından mesttir.” Yine şârihlerden Hüseyin Hârezmî şerhine göre “köpek postlu” ta'bîriyle bilcümle efrâd-ı beşerin suver-i cismâniyyesine işaret buyrulur. Ve “kadeh”ten murâd, o efrâda vâki' olan tecelliyâttır ki, bunlardan her biri bu tecellî şarabıyla mesttir. Ne bu kadehe ne de bu sarhoşluğa nihâyet yoktur. Bâde birdir, fakat isti'dâdât hasebiyle sarhoşluğun envâ'ı çoktur. Meselâ mızrâb birdir, fakat nağmelerin ihtilafı sazın tellerinin ihtilafı sebebiyledir. Her bir zerre cânânın mızrâbından nâlesiz değildir. Fakat her bir kimseye o nâle ve efgānın idrâkine kâbiliyet yoktur; ve bu kadeh-i ma'rifetin lezzet ve zevki şedâid ve âlâm olmaksızın bulunamaz. Sabır lâzımdır; ferahın kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz.” Bu üç şârihten her birinin mütâlaâtı birer vecihtir.

214. Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihâdsız ve sabırsız zafer ne vakit olur?

Bu ma'rifet ve aşk şarabını içmek için rûh-ı hayvânînin huzûzâtını terk ve fânî olan bu cânı fedâya kasd et! Zîrâ mücâhedesiz ve riyâzâtsız ve bu meşakkatlere sabr etmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve galebe mümkin olur mu?

215. Bunun için sabretmek zahmet olmaz. Sabret ki sabır ferahın anahtarıdır.

Şarâb-ı ma'rifet ve aşkı içmek için sabretmek zahmet ve mihnet olmaz. Binâenaleyh sabret! Zira hadis-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'nî "Sabır ferahın anahtarıdır" buyurulmuştur.

216. Bu pusudan sabırsız ve hazimsiz kimse sıçramadı. Sabır hazmin eli ve ayağı geldi.

“Hazm” burada “hûşyârlık” ve “uyanıklık” ma'nâsınadır. Daha başka ma'nâları da vardır. Ya'nî “Bu cisim pususunun arkasına tâbiye olunmuş nefis ve şeytan düşmanlarının hücumuna karşı sabretmeksizin ve dâimâ uyanık bulunmaksızın bu pusulu geçitten, rûhâniyet âlemine hiçbir kimse sıçrayamadı; ve hazm ve uyanıklık sabır ile hâsıl olacağından, sabır hazmin eli ve ayağı mesâbesindedir.”

217. Taâmda ihtiyât et ki, zehirli ottur. Hazm etmek enbiyanın kuvveti ve nûrudur.

Yediğin taâmda uyanık ol ki, onun haddinden fazlası ve gıdâ-yı zarûrîden hazz-ı nefsânî derecesine geçilmesi ve ezcümle şübheli ve haram olması halleri, zehirli ot mesâbesindedir. Binâenaleyh taâmda hazm ve uyanıklık peygamber[ler]in kuvveti ve nûrudur.

218. Her bir rüzgâr ile sıçrayan saman çöpü olur. Muhakkak dağ ne vakit rüzgâra bir vezin koyar?

Nefis ve şeytan tarafından vâki' olan her bir hâtıra ve vesvese ile hareket eden kimse, tarîk-ı Hak'ta saman çöpü gibi cılız olur. Sülükünde dağ gibi sâ- Bu ma'rifet ve aşk şarabını içmek için rûh-ı hayvânînin huzûzâtını terk ve fânî olan bu cânı fedâya kasd et! Zîrâ mücâhedesiz ve riyâzâtsız ve bu meşakkatlere sabr etmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve galebe mümkin olur mu?

219. Her taraftan bir gül seni, "Ey birader yol istersen âgâh ol, gel!" diye da'vet ederler.

Hak yolundan seni şaşırtıp dalâlete ve helâke düşürmek için bir gulyabânî mesâbesinde olan yalancı mürşidler her taraftan seni da'vet edip derler ki: "Ey birâder, Hak yolunu istersen âgâh ol, bizim tarafımıza gel!"

220. "Yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım, ben bu ince yolda kılavuzum."

221. O ne kılavuzdur ve ne yol bilir! Ey Yûsuf, o kurt huylu tarafına az git!

Ey Hak yolunun yolcusu, iyi bil ki o ne kılavuzdur ve ne de o Hakk'ın yolunu ve yoldaki tehlikeleri bilir. Ey ruhu, Yûsuf (a.s.) gibi sâhib-i cemâl olan sâlik, o kurt huylu olan yalancı mürşidlerin tarafına gitme!

222. Hazm o olur ki, bu evin yağı ve balı ve tuzakları seni aldatmaya.

"În sera"dan murâd “dünyâ”, “çerb" yağlı, "nûş" bal ve bunlardan murâd, huzûzat ve lezzât-ı âcile-i dünyâ, ve "tuzaklar"dan murâd, para ve mansıb gibi bu huzûzâtı elde edecek vesâittir. Ya'nî "Hazm ve uyanıklık ve ihtiyat odur ki, bu fânî dünyâ evinin yağı ve balı ya'nî huzûzât-ı âcilesi ve bu huzûzâtı elde edecek vesâit seni aldatmaya!" Bu ma'nâ bir vecihtir ve diğer vechi dahi müddeî-i kâzibdir: "Sera"dan murâd onun tekyesi ve “çerb" ve "nûş"dan murad, onun kitaplardan ezberlediği hakäyık ve maâriftir.

223. Zîra onun ne yağı ve ne de balı vardır. O kulağa sihir okur, üfürür.

Dünyâ-yı fânînin huzûzât-ı âcilesi asılsız ve esassızdır. Rü'yâda yediğin yemek gibidir. Uyandığın vakit, kendini aç bir halde bulursun. Rü'yâda şa- râb içsen, uyandığın vakit aslâ dimâğında neş'e bulamazsın ve dünyâ dahi ayn-ı rü'yâdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyanın rü'yâsı gibidir" buyurulmuştur. Hakikat-i hâl böyle iken o dünyâ insanın kulağına efsûn okur, üfürür; ve halkı aldatıp huzûzât-ı âcilesi tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu beyt-i şerîfte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması vecihtir)

224. Der ki: "Ey aydınlığa mensûb olan bize müsâfir gel, ev senindir ve sen benimsin!"

Bu beyt-i şerîfte, ya dünyânın lisân-ı hâl ile veyâ müddeî-i kâzibin lisân-ı kâl ile da'vetine işâret buyurulur.

225. Hazm o olur ki diyesin: "Mümtelîyim. Yâhut o kabrin ma'lûlü ve hastasıyım."

"Tuhme" çok taamdan mi'dede hâsıl olan dolgunluktur. "Dahme" "kabir" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey sâlik, hazm ve ihtiyât odur ki, eğer seni lisân-ı hâl ile dünyâ da'vet ederse ona diyesin ki: "Ben huzûzât-ı âcileye inhimâkten pek dolgunum ve rûhum sıklettedir veyâhut cismim alîl olmuştur; ve hissim o mezâr ve ölüm fikrinden hastadır ve incinmiş bir haldedir."

Ve eğer müddeî-i kâzib lisân-ı kāl ile tekkenin lokmasına da'vet ederse, ona: "Mi'dem dolgundur, afv edersiniz ve vücûdum alîldir, hây u hûya gelemem ve bir köşecikte ölümümü tahattur ile meşgülüm!" diyesin.

226. Yâhut başımda ağrı vardır, baş ağrımı kes; yâhut beni o dayı ve oğul çağırmıştır.

O müddeî-i kâzib seni hânkāhına da'vet ettiği vakit diyesin ki: "Benim başım ağrıyor, bendeki bu baş ağrısını kes!" O kimsede kudsî bir nefes olmadığı için, buna cesâret edemez ve foyası meydana çıkacağından ictinâben seni bırakır; veyâhut, "Dayım ve oğlum çağırmıştır, onları ziyaret etmek mecbûriyetindeyim" dersin; ve bu gibi ma'zeretler ile yakanı o yalancı şeyhin elinden sıyırırsın. Zîrâ mürşid-i kâzibin huzûru sâlik için büyük zarardır. Çünki onun kalbindeki nûru alır ve onu zulmete düşürür. râb içsen, uyandığın vakit aslâ dimâğında neş'e bulamazsın ve dünyâ dahi ayn-ı rü'yâdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyanın rü'yâsı gibidir" buyurulmuştur. Hakikat-i hâl böyle iken o dünyâ insanın kulağına efsûn okur, üfürür; ve halkı aldatıp huzûzât-ı âcilesi tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu beyt-i şerîfte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması vecihtir)

227. Zîrâ ki sende onun zehri yaralar ekmek için sana zehirler ile bal verir.

Zîrâ o müddeî-i kâzibin bal mesâbesinde olan sana tatlı ikramları arasında zehirler gizlidir. Meselâ senin parlak isti'dâdından bahsedip seni mağrûr eder ve senin bâtınını bu hâl ile zehirler ve rûhunda yaralar açar.

228. Altını sana eğer elli ve eğer altmış verirse, ey balık, o eti sana oltaya koyar.

Bilfarz, o müddeî-i kâzib, sana elli altmış altın verirse, ey Hak zikrinin balığı olan sâlik, bu altınlar balık oltası gibidir. Senin hayât-ı ma'neviyyeni boğmak ve öldürmek içindir.

229. O hîle dolu, eğer verirse, muhakkak ne vakit verir? Dagalin sözü çürük cevizdir.

"O işi hîle dolu olan müddeî-i kâzib, eğer sana bir şey vermiş olursa, vermiş sayılır mı? Mâdemki maksadı hîledir ve seni avlayıp helâk etmektir, onun vermesi verme değil, almadır. O hîlekârın sözü çürük cevizdir." Hind nüshalarında ikinci mısra'da `پوسید است و گفتار` da vâv-ı atıfa vardır. Bu sûrette ya'nî "O hîlekâr çürük cevizdir ve kavl-i kâzibdir" demek olur.

230. O cevizin şağıltısı senin beynini götürür, yüz bin aklı bire saymaz.

[227] Böyle bir müddeî-i kâzib alîmü'l-lisân olan bir münafıktır. Muhakkıklardan çaldığı ilm-i tasavvufa müteallik sözler ceviz şağıltısına benzer. O laklaka-i lisâniyye senin beynini ve aklını şaşırtır. Zîrâ o münafık, yüz binlerce aklı laklaka-i lisâniyyesi ile cerh edip bir akıl yerine bile saymaz. O ancak kendini beğenmiştir.

231. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Râmîn isen Vise'den başkasını arama.

“Râmîn” ile “Vîse" bir âşık ile ma'şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma'şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Ya'nî "Tarîk-ı Hak'ta senin yârin vücûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan ma'şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk'ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfî ve cismânî dahi o kesenin heybesidir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk'ın ism-i ilâhîsinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir, binâenaleyh âfâk-ta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma'nâyı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

232. Senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin zâtındır ve bu hârice mensub olanlar bütün senin âfetlerindir.

Ey sâlik senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin hakîkatindir, zîrâ o ma'şûk-ı hakîkî Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'nî "Ben o kuluma şah damarından daha yakınım." buyurur. Binâenaleyh sana vâki' olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkîler ve senin vücudun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakîkatine hicâbdırlar.

233. Hazm odur ki seni da'vet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.

Hazm ve ihtiyât odur ki, o âfâkî ve hâricî olanlar seni kendi taraflarına da'vet ettikleri vakit, sen onların da'vetlerine ve iltifatlarına aldanmayıp, “Râmîn” ile “Vîse" bir âşık ile ma'şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma'şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Ya'nî "Tarîk-ı Hak'ta senin yârin vücûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan ma'şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk'ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfîn ve cismânîn dahi o kesenin heybesidir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk'ın ism-i ilâhîsinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir, binâenaleyh âfâkta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma'nâyı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

234. Onların da'vetini, avcının gizli pusuda yaptığı kuş ıslığı bil!

O âfâkî ve cismânî olan kimselerin da'vetini, avcıların pusuda saklanıp kuşları tutmak ve tuzağa düşürmek için yaptıkları kuş sesi taklîdi bil!

235. Bu sesi ve âvâzı ve nâleyi, "Bu yapıyor!" diye, ölmüş kuşu öne koymuş!

O avcı öne bir ölmüş kuş koymuş ve bu hîleyi kuşlar, kendisinin taklîden yaptığı kuş sesini bu ölmüş kuş yapıyor zannetsinler diye îcâd etmiştir. "Kuş sesini taklîd"den murâd, evliyâullahın ıstılâhını ve kelâmını taklîd etmektir. Ve "ölmüş kuş"tan murâd, müddeî-i kâzibin sâliki ve halîfe ittihâz ettiği bâtını ölü olan kimsedir ki, halkı müddeî-i kâzib tarafına imâle için önde durur.

236. Kuş zanneder ki, o onun cinsidir; toplanır, onun postu onu yırtar.

Kuşlar, o ölmüş kuşu kendilerinin cinsi zannederler; toplanırlar, o ölü kuşun postu ve derisi o kuşları yırtmış olur.

237. Ancak Hakk'ın o dâne ve lutuftan aldanmamak için ona hazm verdiği bir kuş müstesnadır.

"Gîc" aldanmış, ve dîvâne ve perîşân ve ahmak demektir. Ve "melak" temelluk ve yalan ve lutuf ve yumuşaklık ma'nâlarınadır. Ya'nî "Bu hîleden ancak Hak Teâlâ hazretlerinin kalbine hazm ve ihtiyât ihsân etmiş olduğu bir kuş kurtulabilir." دانه و ملق okunurken "nun" vâv-ı âtıfeye vasl olunmak lâzımdır.

238. Hazmsizlik yakînen peşîmanlıktır. Bunun şerhinde bu efsaneyi dinle!

Hazmsizlik ve ihtiyatsızlık muhakkak peşîmanlık îrâs eder. Nitekim bu hazmsizlik hâlini îzâh için bir efsâne beyân edelim dinle ve ibret al! bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler, deme-yesin.