Fil yavrularının hikâyesine rücû'
3. bölüm / 70 · 2787 kelime · ~14 dk okuma
140. Nâsıh dedi: "Benim bu nasihatimi dinleyin, tâ ki canınız ve kalbiniz [138] mihnete düşmesin!"
141. "Ota ve yapraklara kāni' olunuz; fil yavrularının avına gitmeyin!"
142. "Ben boynumdan nasihat borcunu çıkardım; nasihatin encâmı ne vakit saâdetin gayrı olur?"
"Size nasîhat etmek benim boynumun borcu idi, bu borcumu ödedim. Nasihatin encâmı ve netîcesi ancak saâdetten ibarettir."
143. "Sizi nedâmetten kurtarmak için ben risâlet tebliği ile geldim."
"Bilâhire başınıza gelecek belâdan dolayı, yaptığınız işten peşîman olmamanız için sizi îkāz ve tebliğ-i risâlet vazîfesi ile geldim."
144. "Sakın olmaya ki tamaʻlarınız yol vursun! Azık tama'ı sizi köklerinizden koparsın!"
145. Bunu dedi ve hayır olsunluk etti ve gitti. Yolda kaht ve onların azîm açlıkları oldu.
"Hayr bâdî kerden" (خير بادی کردن) Bir kimse birine vedâ' ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve vazîfe-i vedâ'ı îfâ etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "O nasihat eden hakîm bu tâifeye bu nasîhatleri ettikten sonra, vedâ' esnasında söylenmesi münasib olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve azîm açlıklar vâki' oldu."
146. Ansızın bir yolda semiz ve yeni doğmuş bir fil yavrusu gördüler.
O aç kalan yolcular, geçtikleri yolların birinde yeni doğmuş, tombul tombul bir fil yavrusuna rast geldiler.
147. Kudurmuş kurt gibi hücum ettiler. Temiz yediler ve ellerini yıkadılar.
148. O refîkın biri yemedi ve nasihat verdi; zîrâ o fakîrin sözü hatırda idi.
Yolcuların hepsi o fil yavrusunu yediler; ancak içlerinden birisi yemedi ve onlara da "Bu hayvanı yemeyin" diye nasihat etti. Çünkü evvelce nasîhat eden dervişin sözleri onun hâtırında idi.
149. O söz onun kebabından mâni' geldi; eski akıl sana yeni baht bağışlar.
O nasihat eden dervişin sözü o fil yavrusu etinin kebabından o kimsenin yemesine mâni' oldu. Zîrâ o dervîş-i nâsıh yaşlı, tecrübe görmüş, akıl bir kimse idi; ve eski akıl, ey henüz tecrübesi az olan genç efendi, sana yeni ikbâl ve baht bağışlar!
150. Ba'dehû yattılar ve onların hepsi uyudular; ve o aç, sürüde çoban gibi.
Fil yavrusundan karınlarını doyuranlara uyku galebe etti, hepsi yatıp uyudular; ve o fil yavrusunu yemeyen kimsenin karnı aç bir halde kaldığından, vücudunda rehâvet peyda olmadı ve binâenaleyh uyumadı ve gûyâ sürü içinde bir çoban gibi bekçi olarak kaldı. "Hayr bâdî kerden" خیر بادی کردن Bir kimse birine vedâ' ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve vazîfe-i vedâ'ı îfâ etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "O nasihat eden hakîm bu tâifeye bu nasîhatleri ettikten sonra, vedâ' esnasında söylenmesi münasib olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve azîm açlıklar vâki' oldu."
151. Gördü, korkunç bir fil erişti, evvelen geldi, bekçi tarafına koştu.
Uyanık olan kimse gördü ki, dehşetli bir fil çıktı, evvelen gelip kendi tarafına koştu.
152. Onun ağzını üç kerre kokladı. Aslâ ondan lâyıksız bir koku gelmedi.
“Nâ-güvâr” (ناگوار) ekl ve şürbe gayr-i sâlih olan şey ma'nâsınadır. Burada fil hesabına lâyıksız koku demek olur. Ya'nî “Fil, uyanık olan kimsenin ağzını kokladı ve kendisince nâhoş bir koku bulamadı.”
153. Birkaç kerre onun etrafını dolaştı ve gitti, muhakkak onu cesîm olan şâh fil incitmedi.
154. Ba'dehû her uyumuşun dudağını kokladı. O uyumuş adamdan ona koku geldi.
155. Ki, fil-zâdenin kebabından yemiş idi; fil hemen onu yırttı ve öldürdü.
Bu iki beyit yekdîğerinin mütemmimidir. Ya'nî "Fil uyanık adamın etrâfını dolaşıp ona bir şey yapmadıktan sonra, her uyumuş adamın ağzını kokladı. Fil yavrusunun kebabından yemiş olan o uyumuş adamdan, o file koku gelirdi. Fil hemen onu parçalar ve öldürürdü."
156. Derhal o tâifeden her birini birer birer yırttı ve ondan ona heybet olmadı.
Ya'nî o tâifeyi böyle birer birer helâk etmekten dolayı file heybet ve korku ârız olmadı. Zîrâ hayvanların insan cem'iyyetinden ürkmeleri tabîî bir haldir.
157. Her birini hesabsızca havaya atardı. Nihayet parçalanır ve yarılmak içinde olurdu.
“Güzâf” (گزاف) herze ve beyhude ve çok hesapsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Fil önünü ardını hesab etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kimse yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılmak ve parçalanmak hâli içinde ölürdü."
Bu beyitin ikinci mısrâ'ı Ankaravî'de bu vech iledir. Fakat tercümesi bu metne mugâyir olarak aynen şöyledir: "Her birini güzâfen onları havaya attı, tâ zemîne vurdu, ol kimse şigâfte oldu." Halbuki bu tercüme Hind nüshalarında münderic olan تا همی زد بر زمین میشد شکاف ibarenin tercümesidir. Binâenaleyh fakîr tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısrâ'ın metnine göre yaptım.
158. Ey halkın kanını içen, yoldan savul! Tâ ki onların kanı seni cenge getirmesin!
Ey halkın kanını içen kimse, zulüm yolundan savul, tâ ki o mazlûmun kanı seni cenk ve intikām meydanına getirmesin!
159. Muhakkak onların malını onların kanı bil! Zîrâ mal ele kuvvetten gelir.
“Yemîn” kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada “sağ el” ma'nâsınadır. “Malın kan mesâbesinde olması”nın sebebi budur ki, mal, vücûd-i beşerin harekâtı ve kuvveti neticesinde kazanılır. Vücûd-i beşerin sebeb-i harekâtı zâhirde kandır; ve Türkçe'de bu ma'nâya mební “Mal canın yongasıdır” darb-ı meseli meşhûrdur.
160. Fil yavrularının anaları kin çekerler. Fil yavrusu yiyenleri cezâen öldü- [158] rürler.
Birinci mısra'da کشند “keşîden” masdarından “çekerler" ve ikinci mısra'daki کشند “küsten” masdarından “öldürürler” ma'nâsındadır. “Keyfer” “cezâ-yı amel” demektir. “Fil yavruları”ndan murâd, pîrân-ı tarikatın evlâd-ı ma'neviyyeleri ve “analar”ından murad, pîrândır. “Fil yavrusu yiyenler”den murâd, pîrân-ı tarîka kemâl-i teslîmiyyet gösteren hakîkî sâlikleri gıybet edip ma'nen onların etini yiyen kimselerdir. Ya'nî “Pîrân-ı hakîkat, kendi evlâd-ı ma'neviyyelerinden dolayı kin çekerler ve fil yavruları mesâbesinde olan sâ- “Güzâf” (گراف) herze ve beyhude ve çok hesapsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Fil önünü ardını hesab etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kimse yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılmak ve parçalanmak hâli içinde ölürdü." Bu beyitin ikinci mısrâ'ı Ankaravî'de bu vech iledir. Fakat tercümesi bu metne mugâyir olarak aynen şöyledir: "Her birini güzâfen onları havaya attı, tâ zemîne vurdu, ol kimse şigâfte oldu." Halbuki bu tercüme Hind nüshalarında münderic olan تا همی زد بر زمین میشد شکاف ibarenin tercümesidir. Binâenaleyh fakîr tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısrâ'ın metnine göre yaptım.
161. Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Hasım olan fil de senden helâklik getirir.
"Pâre" lisân-ı Fârisîde rüşvet ma'nâsınadır. "Pâre-hâr" rüşvet yiyen demek olur. "Hasm-ı fil" izâfet-i beyâniyyedir; ve "hasım"dan murad Hak ve hulefâ-yı Hak'tır. "Demâr (دمار) "duman" ve "helâklik" ma'nâsınadır. Yukarıda "Halkın malı, onların kanıdır" buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf dahi ona merbûttur. Ya'nî "Halkın malı, onların kanı olduğundan "Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu öldürüp yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Halbuki الخلق عيال الله ya'nî "Halk Allah'ın ıyâlidir" hadîs-i şerîfi mûcibince bu halk, fil yavruları mesâbesindedir ve onların nigehbânı Hak ve hulefâ-yı Hak olan enbiyâ ve evliyâdır. Binâenaleyh Sen Hakk'ın ve enbiyâ ve evliyânın kahrına ma'rûz bir haldesin."
162. Mekr düşünücüyü koku rüsvay etti. Kendi çocuğunun kokusunu fil bilir.
Ma'lûm olsun ki, fikir hâssa-i rûhtur ve rûha vârid olan fikrin menba'ı dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan efkâr hayır olup bunların âlem-i rûhâniyetteki kokulan güzeldir. Ve nefsânî ve şeytânî olan efkâr şerdir. Ve âlem-i rûhâniyetteki kokuları çirkindir. Bunların kokularını meşâmm-ı rûhâniyyetleri açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ duyarlar. “Binâenaleyh bir kimse ilkā-yı nefis ve şeytan ile mekr ve hîle düşünücü olursa, âlem-i rûhâniyyete intişâr eden bu fikirlerin çirkin kokuları, o kimse her ne kadar kendisini erbâb-ı sıdk ve istikāmetten gösterse bile enbiyâ ve evliyâ huzûrunda kendisini rezil ve rüsvây eder. Ve azamet-i ma'neviyye sahibi olup fil mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ, kendilerine mensûb olan ma'nevî evlâtlarının aleyhinde bulunan kimseleri, onlardan âlem-i rûhâniyyete münteşir olan bu fenâ kokulardan bilirler."
163. O ki, Hakk'ın kokusunu Yemen'den bulur, bâtılın kokusunu benden nasıl bulmaz? O peygamber-i zîşan ki اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum” hâdîs-i şerîfinde beyân buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu mekân-ı baîdden ve cihet-i zâhirden buluyor, bendeki fikr-i bâtılın çirkin kokusunu nasıl duymaz?
164. Mâdemki Mustafâ uzak yoldan koku götürdü, bizim ağzımızdan buhûru nasıl bulmaz?
"Buhûr" öd ağacı ve saire gibi güzel koku vermek için ateşte yakılan maddeye derler. "Mademki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, Yemen gibi uzak bir yoldan koku duydu, bizim ağzımızdan çıkan salât ü selâm buhûrunu ve onun latîf kokusunu âlem-i rûhâniyyette duyup haberdar olmaz mı?"
165. Yine bulur, fakat bizden örter. İyi ve kötü koku semâya çıkar.
Ey âkıl, sen deme ki "Resûlullah Efendimiz bu hayât-ı dünyeviyye[de] değildir. Bunları nasıl duyar?" O Şâh-ı Risâlet bu kokuları yine duyar. Zîrâ وَعَلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) Ya'nî "Biliniz ki Allah'ın Resûlü sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesi mûcibince el'ân rûhâniyeti ile cümleyi muhîttir. Bu iyi ve kötü kokular semâ-yı rûhâniyyete çıkar ve Resûl-i zîşân Efendimiz o semâ-yı rûhâniyyete çıkan bu kokuları duyar ve Hakk'ın Settâr ismiyle örter.
166. Sen uyursun ve o harâmın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.
Sen gaflet uykusu içindesin ve kavlen ve fiilen yaptığın o harâmın kokusu yeşil renkli olan semâ-yı rûhâniyyet üzerine çarpar. Nitekim I. cildde münderic olan Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان کار فرمای آسمانی جهان ya'ni "Can vilayetinde gökler vardır, cihânın göğüne iş buyurucudur!" beyt-i şerifinde bu semâ-yı rûhâniyyete işâret buyurulmuştur; ve semâ-i dünyânın rengi mâî göründüğü gibi, semâ-yı rûhâniyyetin rengi dahi, erbâb-ı keşfe yeşil görünür.
167. Senin çirkin nefeslerinin refîkı olur, feleğin koku duyucularına kadar gider.
O fenâ kokular senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur. Feleğin rûhânî kokularını duyan ervâh-ı âliyeye kadar kadar vâsıl olur. O peygamber-i zîşan ki اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum” hâdîs-i şerîfinde beyân buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu mekân-ı baîdden ve cihet-i zâhirden buluyor, bendeki fikr-i bâtılın çirkin kokusunu nasıl duymaz?
168. Kibir kokusu ve hırs kokusu ve tama' kokusu, söz söylemekte soğan gibi gelir.
Kibir ve hırs ve tama' gibi sıfât-ı nefsâniyyeden her birinin ayrı ayı birer kokuları vardır. O kokular söz söylerken soğan yemiş olan bir adamın, nefesinden nasıl soğan kokusu gelirse öylece zâhir olurlar. Bu kokuların idrâki iki sûretle olur: Birisi "firâset-i hikemiyye" ile, diğeri de "firâset-i şer'iyye" iledir. Firâset-i hikemiyye ile idrak budur ki, meselâ kibirli bir kimse söz söylerken onun evzâ'ı ve elfâz-ı zâhiresinden ve söylediği sözün ma'nâsından kibri anlaşılır. Hırs ve tama' dahi böyledir. Firâset-i şer'iyye ile idrâk ise, meşâmm-ı cân ile, onun söz söylerken nefesine yoldaş olan kibir ve hırs ve tama' vesâir sıfât-ı nefsâniyyesinin kokularını duymaktır.
169. Eğer yemin etse: "Ben ne vakit yemişim, soğandan ve sarmisaktan perhiz etmişim!"
Soğan yemiş olan kimse, yediğini inkâr edip, "Ben soğan yemedim, soğandan sarmısaktan perhiz ettim!" diye yemin etse,
170. O yemîn nefesi gammazlık eder, beraber oturanların dimağı üzerine çarpar.
[168] İşte bunun gibi "Bende kibir ve hırs yoktur" diyen ve yemîn eden kimselerin sözlerine ve yemînlerine yoldaş olan nefeslerinin kokuları, firâset-i hikemiyye ve şer'iyye sahiplerine aks edip, gammazlık ederler.
171. Çok dualar onun kokusundan redd olur. O eğri kalb dilinde görünür.
"Duâ" talep ma'nâsınadır, ya'nî birçok sevimli elfâz ile terkîb edilmiş olan duâlar ve talepler, mahzâ bâtının eğri olmasından dolayı makbûl-i ilâhî olmayıp merdûd olur. Zîrâ talebde esâs bâtındır. Başka düşünüp başka söylemek münafıklıktır. Nitekim Hak Teâlâ onları takbihen: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا فِي قُلُوبِهِمْ (Feth, 48/11) Ya'nî "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Binâenaleyh o kalbdeki eğriliğin kokusu, o süslü elfâzı mahmûl olan nefeslere yoldaş olup lisân-ı zâhirde görünür. Meselâ bir kimse bâtınında fisk u fü- cûr düşünüp dururken, lisânıyla: "Yâ Rab bana servet ihsân et, fakirlere infâk edeyim!" diye duâ etse, Cenâb-ı Hak onun kalbine nâzır olduğundan bu duâsını red buyurur. Bu duâ bahsinin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de beyân buyurulmuştur. Burada îzâhı uzun olur.
172. O duânın cevâbı اخسئوا gelir. Her dega'nın sezası redd sopası olur.
“Degā” “hîle” demektir, yâ'nî bâtını eğri olduğu halde zâhiren düzgün ve fasîh elfâz ile edilen duâ ve talebin cevabı Hak tarafından “İhseû!” ya'nî “Hoşt!” gelir. Zîrâ her hîlenin lâyıkı red sopasıdır. Nitekim kâfirlerin âlem-i âhirette azâbları şiddetlendiği vakit, duâya başlayıp رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقُوتُنَا وَكُناً قَوْماً ضَاَلِّينَ (Mü'minûn, 23/106) ya'nî “Ey bizim Rabbimiz, bize şekāvetimiz galebe etti ve biz delâlete düşmüş olan tâifeden olduk” derler. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri onlara cevaben قالَ احْسَمُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minun 23/108) ya'nî “Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!” buyurur.
173. Eğer senin sözün eğri, ma'nan doğru olursa, o lafız eğriliği Huda'nın makbûlüdür.
Eğer senin sözünde fesâhatin ve belâgatin olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, ma'nân ve murâdın doğru ve selîm olursa, senin lafzı yanlış ve ma'nâsı düzgün olan duânı Hak Teâlâ hazretleri kabûl buyurur.
Onun beyânındadır ki muhiblerin hatâsı mahbûbun nezdinde yabancıların doğrusundan daha iyidir
174. O sıdkın Bilal'i ezanda niyaz cihetinden "Hayye"yi "Heyye" okurdu.
O sadâkat ve doğruluk âleminin Bilâl'i ya'nî Bilâl-i Habeşî hazretleri ezan okurken "Hayye ale's-salâ" حي على الصلوة ve "Hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح ibârelerindeki "Hayye" حي lafzını, kasdî olmayıp safvet-i tabîyye ve niyâz cihetinden "Heyye" هي okur ve "hâ" (ح) harfini (ه) sûretinde telaffuz ederdi.
175. Nihâyet dediler ki: "Ey Peygamber, bu hatâ doğru değildir, şimdi, zîrâ binâ başlangıcıdır."
Münâfıklardan bir tâife dediler ki: "Ey Peygamber, binâ-i İslâm'ın başlangıcı olan şimdiki zamanda, ezânın böyle hatâlı okunması doğru değildir."
176. "Ey Peygamber ve ey Kirdigâr'ın Resûlü! Pek fasîh olan bir müezzin getir!"
"Ey Peygamber ve Hakk'ın ve fâil-i hakîkînin resûlü, kelâmı fasîh ve belîğ olan bir müezzin intihâb buyur!"
177. Dîn ve salâhın evvelinde "Hayye ale'l-felâh" lafzını lahn okumak ayıp olur.
"Lahn" güzel sadâ ve güzel okumak ma'nâsına geldiği gibi, i'râbda ve sözde hatâ etmek ma'nâsına da gelir; burada "hatâ" demektir. Ya'nî “Dîn-i İslâm'ın ibtidâ-yı zuhûr ve neşri olan bu zamanda ezanda "hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح lafzını hatâlı okumak fesâhat meftûnları olan halka karşı ayıp olur.
178. Peygamber'in gazabı kaynadı ve gizli inâyetlerden bir iki remz söyledi.
Münâfıkların bâtınları ef'âl-i peygamberîye ta'rîz ve fesâd kasdında bulunduğu cihetle, Resûl-i zîşân Efendimiz'in Hak yolunda gazabları harekete geldi ve Cenâb-ı Hakk'ın gizli inâyetlerinden âtîde beyân buyrulan bir iki işâreti beyân buyurdu:
179. Ki: "Ey denîler! Hakk'ın indinde Bilâl'in "Heyye"si, yüz "Hayye ve hayye" ve kıyl ü kalden daha iyidir."
Ey bâtınları fâsid olduğu halde zâhirlerini doğru göstermeğe çalışan alçak münafıklar! Hakk'ın indinde Bilâl'in galat söylediği "Heyye" lafzı sizin fasîh olarak söylediğiniz yüz "Hayye ve hayye" lafzınızdan, boş sözlerinizden daha iyidir. Zîrâ o "Heyye" derken onu ma'nâsında müstağrak ve huzûr-ı Hak'ta huşû içindedir. Siz ise fasîh sözlerinizin ma'nâsından baîd ve kendinizi halka beğendirmek gayretinde müstağraksınız.
180. Bulandırmayın, tâ ki ben sizin sırrınızı, sonunuzu ve başlangıcınızı açık söylemeyeyim!
"Beni bulandırmayın! Yoksa sizin sırlarınızı evvelinden âhirine kadar meydana çıkarırım." Bu sözleri Resûl-i zîşân Efendimiz'e söyleyenlerin münâfıklar olduğu bu beyt-i şerifle müeyyeddir.
181. Eğer duâda senin latîf nefesin yoksa, git ihvân-ı safadan iste!
Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr efendimiz lisânındandır: "Ey sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan kimse, eğer senin bâtının bozuk olmak i'tibariyle, çıkan nefesin hoş ve latîf değil ise, git safvet-i bâtınî sâhibi olan ihvânından duâ iste, onlar sana duâ etsinler."
Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a, "Beni bir ağızla çağır ki o ağız ile günah etmemişsin!" diye emretmesi
182. Onun için Hudâ Mûsâ'ya buyurdu: "Duâda hâcet istemek vaktinde;"
Ey bâtınları fâsid olduğu halde zâhirlerini doğru göstermeğe çalışan alçak münafıklar! Hakk'ın indinde Bilâl'in galat söylediği "Heyye" lafzı sizin fasîh olarak söylediğiniz yüz "Hayye ve hayye" lafzınızdan, boş sözlerinizden daha iyidir. Zîrâ o "Heyye" derken onu ma'nâsında müstağrak ve huzûr-ı Hak'ta huşû içindedir. Siz ise fasîh sözlerinizin ma'nâsından baîd ve kendinizi halka beğendirmek gayretinde müstağraksınız.
183. Ki, ey Allah'ın kelîmi, sen günah etmediğin bir ağızla benden penah iste!
184. Mûsâ dedi: "Ben o ağzı tutmam!" Dedi: "Bizi gayrın ağzından çağır!"
Duâda latîf nefesi olmayanların ihvân-ı safadan duâ istemesi lâzım geldiğini beyân için Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, duâda hâcet istediğin vakit, günâh etmemiş olduğun bir ağız ile bana ilticâ et!" Mûsâ (a.s.) dahi dedi ki: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, benim öyle günah etmemiş olan ağzım yoktur." Hak Teâlâ cevâben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"
185. Allah'a başkasının ağzından dua et! Başkasının ağzından ne vakit günah ettin?
186. Öyle yap ki, o ağızlar sana gecelerde ve gündüzlerde duâ getirsin!
187. Bir ağızdan ki günah etmedin; ve o, özür-hah olan başkasının ağzı olur.
"Yâ Mûsâ, sen başkasının ağzından günah işlemediğin cihetle, o başkası senin için bana hayır ile duâda bulunursa ve senin tarafından bana karşı özür diler ve gece gündüz ibâdetlerinde seni anar ve duâ ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana duâ edilmiş olur."
188. Yahut kendi ağzını temiz et; git kendi ruhunu serî' ve çevik yap!
"Yâhut kalbini sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu mâsivâ-yı Hak bağlarından çözüp serî' ve çevik yap."
189. Zikr-i Hak pâktir, temizlik eriştiği vakit, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkar.
"Eğer ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çâresi Hakk'ın zikridir. Zîrâ Hakk'ın zikri pâktir ve mukaddestir. Zîrâ hadîs-i kudsî-de انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben, beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulur. Ve Hak, kalb ve lisan ile zikrolunursa, Hak o kalbin ve lisânın celîsi olur ve Hakk'ın bulunduğu mahal dahi tertemiz olur. İmdi zikrullah ile kalb ve lisân temizlendiği vakit, murdarlık ya'nî sıfât-ı nefsâniyye kirleri ve ağyâr muhabbeti pasları kalbden ve lisândan pılısını pırtısını toplayıp dışarıya kaçar.
190. Zıdlar zıdlardan kaçar. Ziyâ parladığı vakit gece kaçar.
191. İsm-i pâk ağza geldiği vakit, ne murdarlık kalır ne de gamlar!
İsm-i pâk-i ilâhî lisân ile zikr olduğu vakit, bâtında murdarlık ve gam ve elem kalmaz.