Fil yavrularına taarruz edenler kıssasının bakıyyesi
2. bölüm / 70 · 2516 kelime · ~13 dk okuma
107. "Fil her ağzı koklar; her beşerin mi'desinin etrafını dolanır."
Bu söz, hakîmin Hindistan'daki yolculara olan nasihatinin mâba'didir. Bu kıssa Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-üns'de naklettiği Ebû Abdullah el-Fâsî kıssası olması me'mûldür. Bu naklin tercümesi şudur: “Ebû Abdullah el-Fâsî dedi ki: "Seyahatlerimin birinde gemiye binmiş idim. Fırtına koptu ve azîm tûfan zâhir oldu, gemi halkı duâya ve tazarru'a başladılar ve nezirler ettiler. Bana da, sen dahi bir nezir et! dediler. Ben dünyâdan mücerredim, ne nezr edeyim? dedim. Israr ettiler. Eğer Hak Teâlâ beni bu belâdan halâs ederse asla fil yavrusu etini yemeyeyim, dedim. Bu nasıl nezirdir? dediler. Hâtırıma böyle vâki' oldu ve Hak Teâlâ dilimde böyle cârî kıldı, dedim. O anda gemi kırıldı ve ben bir tâife ile sâhile düştük. Birkaç gün geçti, hiçbir şey yemedik; ansızın fil yavrusu zâhir oldu; onu tuttular ve öldürüp etinden yediler ve bana da teklif ettiler. Ben fil yavrusu yememeğe nezr ettim, dedim. Makām-ı ıztırardır ve nakz-ı ahde ruhsat vardır diye ısrar ettiler. Bu ahdimi bozmadım ve sabr ettim. Sonra uyudular. O fil yavrusunun anası geldi ve koklayarak yenilmiş olan yavrusunun kemiklerine kadar erişti ve onu kokladı, ondan sonra bir bir adamları koklamağa başladı. Herhangisinde o kokuyu buldu ise onu öldürdü. Ba'dehû bana geldi ve beni de kokladı ve benden hiç koku bulmadı. Hortumuyla arkasına binmem için işâret etti, bindim; o gece git- ti ve sabah vakti beni bir mevzi'e getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o avdet etti. Ba'dehû bir tâife zâhir oldu ve beni evlerine götürdüler ve hâlimi sordular. Kıssayı açıkça söyledim. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir.” Fillerin bu hâli kat'â mübâlağaya haml olunamaz. 1908 sene-i mîlâdîsinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir seylâb vâki' olup filler o seylâb esnâsında boğulmak tehlikesinde kalan insanların imdadına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felâketten kurtulanların kısm-i küllîsi, bu hayvanlara medyûn-i şükrân kalmışlardır.
108. Tâ ki kendi oğlunun kebabını nerede bulursa, onun cezası hakkında kahr u nîş göstere.
109. Hakk'ın kullarının etlerini yersen, onları gıybet edersen ceza görürsün.
"Keyfer" kötülüğe mukābil verilen cezâ demektir. Cenâb-ı Pîr fil yavrusunun etini yiyenlerden, o yavrunun anasının intikām alması kıssasından gıybet-i nâsa intikāl ve gıybetten tahzîr buyururlar. Zîrâ bir mü'mini gıybet etmek bâtında ölmüş bir kardeşinin etini yemek olduğu Kur'ân ve hadîs ile sâbittir.
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) ya'nî "Baʼzınız ba'zısını gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?"
Ve Resûl-i zîşân Efendimiz de şöyle buyururlar: مَن اكل لحم اخيه في الدنيا فرأي اليه لحمه في الآخرة وقيل له كله ميتا كما اكلته حيا فيأكل ويصيح و يستكره ya'ni "Dünyâda kardeşinin etini yiyen kimseye âhirette onun eti gösterilir; ve onu diri olarak yediğin gibi ölü olarak dahi ye! denilir. Binâenaleyh bağırarak ve iğrenerek yer."
110. Sakının ki, sizin ağzınızı koklayıcı Hâlık'tır; sâdıkın gayri olan kimse ne vakit can kurtarır?
Bu beyt-i şerîfte وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 41/13) ya'nî “Sözünüzü gizleyin yâhut izhâr edin, muhakkak Allah Teâlâ kalbinizdeki olanı biliyor, yaratan bilmez mi? Halbuki o Latîf ve Habîr'dir” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî “Sizin bâtınınıza nâzır olan ti ve sabah vakti beni bir mevzi'e getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o avdet etti. Ba'dehû bir tâife zâhir oldu ve beni evlerine götürdüler ve hâlimi sordular. Kıssayı açıkça söyledim. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir."
Fillerin bu hâli kat'â mübâlağaya haml olunamaz. 1908 sene-i mīlâdîsinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir seylâb vâki' olup filler o seylâb esnâsında boğulmak tehlikesinde kalan insanların imdadına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felâketten kurtulanların kısm-i küllîsi, bu hayvanlara medyûn-i şükrân kalmışlardır.
111. Vay o efsûsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!
"Efsûs" teessüf ve hasret ve sihir ve hezl ve zulüm ve sitem ve yolsuzluk ma'nâlarına gelir. Burada her üç ma'nâ münasib olur. "Münker" nâhoş ve lâyıksız ve tanınmamış ma'nâsınadır. "Nekîr" yabancı ve mûhiş ma'nâsınadır; zıdd-ı ma'rifet olan "nekret"ten müştaktır; ve ölü kabre konduktan sonra onun rûhuna zâhir olan iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb'inden ve dî-ninden ve peygamberinden suâl sorarlar. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi'nden naklen der ki: "Kafirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr ve mü'minlere Mübeşşir ve Beşîr olarak suâl sorarlar." Bu ma'nâya göre suâl melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç sûrette zâhir olurlar ve bu beyt-i şerifte de bu kavle mutâbakat görülür.
Buyururlar ki: "Mezârda Münker ve Nekîr'in suâl sorduğu kimselerin vay hâline!" Ma'lûm olsun ki, rûh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cemâd hâlinde kalır ve bu cisim taaffün edip dirileri iz'âc etmemek için toprağa defn olunur. Binâenaleyh cisme i'tibâr yoktur. "Mezâr"dan murâd, rûhun intikāl ettiği âlem-i berzahtır ve yevm-i ba'se kadar rûh bu âlemde ya mün'am veyâ muazzeb olur. Bu tena'um ve azabın nümûnesi dünyâda rü'yâ âlemidir.
112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilaç vericilerden hoş etmeğe imkân var!
Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu bir âlem olduğundan, dünyâda olduğu gibi bir kişi o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemek mümkin değildir. Binâenaleyh dünyâda gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latîf yapabilir ve ne de ağzını temizlemek için ilâç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلَا ناصر (Târık, 86/9) ya'nî “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.
113. Muhakkak nikāb için su ve yağ yoktur. Akıl ve idrake hîle yolu yoktur.
"Âb u revgan" Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilâfından kinâyedir. Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre tezyîn-i kelâm husûsunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya'nî "Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmları bâtınının yüzüne nikāb yaparsın; fakat mezarda ya'nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir nikāb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hîle ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtınen ne halde ise öylece de görünür."
114. Her herze yiyicinin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar döğer.
"Mürz"ün müteaddid ma'nâları vardır. Burada mak'ad ve kıç ma'nâsınadır. Ya'ni "Münker ve Nekîr hayât-ı dünyeviyyesindeki gāyeyi fevt etmiş ve âlem-i berzaha sıfrü'l-yed olarak dönmüş olan her bir herze yiyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, had ve hesaba gelmez. Bu hal, rü'yâsında muazzeb olup uyanamayan kimselerin hâline mutâbıktır."
115. Her ne kadar sûretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrail'in topuzunun eserine bak!
"Gürz" kalın sopa ucuna takılmış demir topuz ma'nâsınadır. Eskiden harplerde kullanılırdı. Azrail (a.s.), sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan büyük bir melektir. Bu melek hakkındaki îzâhât yukarılarda geçti. Ya'nî “Hâl-i ihtizârda bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar zâhirde sopa ve demirden mürekkeb olan topuzu göremez isen de, bu ma'nevî topuzun eseri muhtazır olan kimsenin vücûdunda görünür."
116. Ara sıra sûrette de görünür. Ondan ancak hastaya âgâhlık olur.
Ya'nî “Hz. Azrâîl'in âlet-i darbı ba'zan suver-i hayâliyyede dahi görünür. Fakat ona ancak hasta ve muhtazır olan kimse vakıf olur. Zirâ muhtazır hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı berzahıyyenin hadd-i fâsılında bulunduğu için, iki tarafa da nâzır olur. Binâenaleyh hâl-i ihtizârda ona suver-i berzahıyye inkişaf eder ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrafında bulunanlara lisân-ı zâhir ile söylediği vakit, sayıkladığına zâhib olurlar.” “Âb u revgan” Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilafından kinâyedir. Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre tezyîn-i kelâm hususunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya'nî “Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu süretle o süslü kelâmları bâtınının yüzüne nikāb yaparsın; fakat mezarda ya'nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir nikāb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hîle ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtınen ne halde ise öylece de görünür.”
117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, benim tepelerimin üstünde bu kılınç nedir?"
Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şöyledir: گوید آن رنجور کای یار حرم چیست این شمشیر بر فرق سرم Ya'ni hasta der ki: Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?" Ya'nî hasta etrafında bulunanlara gördüğü sûret-i hayâliyyeyi söyler.
118. "Biz görmüyoruz; bu hayal olur." Bu ne hayâldir ki bu irtihâldir.
Hastanın yanında olanlar derler ki: "Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu hastalığın iktizâsı olan sayıklamadır." Cenâb-ı Pîr onlara cevâben buyurur ki: "Hayâl ne demektir! Bu hastanın âlem-i berzaha intikāli hâlidir, size göre hayâldir, fakat muhtazıra göre hakikattir."
119. Bu ne hayaldir ki, bu çerh-i ma'kûs, bunun korkusundan şimdi bir hayal oldu.
Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: "Bu nasıl hayâldir ki muhtazırların havâss-ı hamse-i zâhiresiyle meşhûd olan bu kubbe-i felek bu hayâlin korkusundan o ân-ı ihtizâr içinde bir hayâl oldu. Hiç böyle hayâl mi olur?"
120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde mahsüs oldu ve onun başı menkûs oldı
121. O ân görür ki, onun içindir, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlar mıştır.
Muhtazır ancak kendisine âid olan a'mâlinin sûretlerini görür, onun gördüğü şeyleri ne dostları ve ne de düşmanları göremez. Zîrâ hayât-ı dünyeviyye muhtazırın gördüğünü görmeğe hicabdır. Nitekim evvelce kendisinin hayât-ı dünyeviyyesi de, kendi amelinin berzaha âid olan sûretlerini görmeğe hicâb idi.
122. Hırs-ı dünya gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü hûn-rîz vaktinde aydın oldu.
Dünyaya taalluk eden hayat sönmek üzere iken muhtazırın dünyaya olan hırsı bi'l-ıztırâr gitti ve bu hayât-ı dünyeviyye perdesi kalkınca onun gözü âlem-i berzahı görmekte keskin oldu ve hûn-rîz vaktinde, ya'nî Azrail (a.s.) vazîfesini icra ettiği vakitte, rûhunun gözü parlak oldu. Bu beyt-i şerîfte فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'nî "Biz senden perdeyi açtık. İmdi senin basarın bugünde keskindir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.
Ya'nî muhtazırın gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer hayât-ı dünyeviyye devam ederken, ihbâr-ı ilâhî ve peygamberîye i'timâd edip akıl gözüyle göre idi, vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin sû'-i a'mâline vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.
124. Kuşun başını kesmek vacib geldi; zîrâ ki çınqırağı vakitsiz kımıldatır.
Vakitsiz öten kuş, sebeb-i infiâl oldu ve meş'ûm bulunduğu için, onun başını kesmek ve ona kahr ile muâmele etmek lâzım geldi. Binâenelayeh muhtazırın böyle vakitsiz görmesi de câlib-i merhamet olmadı; bilakis sebeb-i kahr ve azâb oldu.
125. Senin canının cüz'ü için her zaman bir nez' vardır. Canının nez'inde îmânına bak!
"Canın cüz'ü"nden murâd, mümidd-i hayât ve müferrih-i zât olan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir fikir ve bir amel içindedir. Bu nefes, fenâ fikir ve amel hâlinde insandan münfekk olursa, âlem-i ma'nâda çirkin bir sûret iktisab edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta'zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi' olursa, güzel ve latif bir sûret iktisab edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder. İmdi canın cüz'ünün nez'inde hal böyle olursa küllünün nez'inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez'inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küllü olan îmânına bak!
126. Senin ömrün altın kesesine benzer. Gece ve gündüz altın sayıcı misalidir.
Senin ömrün altın kesesi ve alıp verdiğin nefesler de altın gibidir. Müteâkıben gelip giden gece ve gündüzler dahi altın sayan sarrâfa benzer.
127. Altını bila-tevakkuf sayar ve verir. Nihayet boşalır ve husûf gelir.
Gece ve gündüz sarrâfı senin altın gibi olan nefeslerini sayar ve sarf eder. Nihâyet ömür kesesi, nefesten hâlî kalır ve rûh-i insânînin ameline âlet olan rûh-i hayvânîde husûf vâki' olur.
128. Eğer dağdan alır ve yerine koymazsan o vermekten, istikrardan gider.
“Ender âmeden ez pay” (اندر آمدن از پای) “İstikrârdan gider” demektir. Zîrâ “ender” kelimesi gayriyyet ma'nâsını ifade ettiğinden رود اندر آید ya'nî “gider” ve “pây” burada “istikrar” ma'nâsına gelir. Ya'nî mesela, “Eğer dağın eczâsından alıp koparır ve yerine koymazsan, o dağın böyle ânen-fe-anen eczâsını vermesi yüzünden bekāsı kalmaz ve istikrârı gider ve zâil olur.”
129. İmdi her nefesin yerine waz koy, tâ ki “ve'scüd v'akterib!”den garaz bulasın.
Canının cüz'ü olup her an senden infikâk eden her bir nefesin yerine tâat-ı Hak'tan bir bedel ve ıvaz koy, tâki واسجد وقترب (Alak, 96/19) ya'nî “Secde et ve yaklaş!” âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere bu tâat netîcesinde garaz-ı aslî ve maksad-ı esâsî olan kurb-i ilâhîye nâiliyyet şerefini bulasın. sûret iktisab edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta'zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi' olursa, güzel ve latif bir sûret iktisab edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder. İmdi canın cüz'ünün nez'inde hal böyle olursa küllünün nez'inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez'inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küllü olan îmânına bak!
130. İşlerin kemâlinde bu kadar sa'y etme; dinde olan bir emrin gayrinde ça- [128] lışma!
Böyle olunca buz üzerine nakıştan ibaret olan bu vücûd-i mecâzî âlemi- nin umûrunu kemâle getirmek için, canının cüz'leri olan nefeslerini sarf et- me, dîn emrinden, ya'nî tâat-ı Hak'tan başka bir işte çalışma!
131. Akıbet sen nâ-tamâm, işlerin ebter ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.
Eğer böyle yapmazsan, âkıbet sen âlem-i berzaha nâ-tamâm ve nâkıs ve vazîfe-i insâniyyen ebter ve münkatı' ve âlem-i berzahtaki ekmeğin ve zâd u zahîren çiğ olarak gideceksin.
132. Ve o mezarı ve lahdi ma'mûr etmek, taş ile ve tahta ile ve keçe ile değildir.
Mahzâ bu münfesih cesedin inhilâli için kazılan mezârı ve lahdi ma'mûr etmek, süslü mezâr taşları ve makbûl ağaçlardan ma'mûl ve münakkaş san- dukalardan ve üzerlerine örtülen sırma yazılı keçeler ile değildir.
133. Belki kendine safvet içinde bir mezar kazasın, onun benliğinde bu benli- ği defn edesin.
Sana fâidesi olan mezâr, ancak kalbinin safveti içinde kazdığın mezârdır ki, bu mezâr-ı safvete Hakk'ın hakîkî olan varlığında ve benliğinde, senin bu mevhûm olan varlığını ve benliğini defn edesin.
134. Onun toprağı ve onun gamının medfûnu olasın, tâ ki senin demin onun deminden mededler bula!
Onun hâki, ya'nî Hakk'ın varlığı muvâcehesinde ayaklar altında çiğne- nen topraklar gibi zelîl olasın ve onun gam-ı firkatinin medfûnu olasın. Tâ ki senin canının cüz'leri olan nefesin, Hakk'ın nefha-i tecellîsinden yardımlar bulsun!
135. Türbeler, kubbeler ve küngüreler!.. Ashab-ı ma'nadan bu makbûl değil
Ashâb-ı ma'nâ indinde türbeler ve müzeyyen kubbeler ve süslü tavar makbûl ve mergûb şeyler değildir.
136. Şimdi atlas giyen diriye bak, hiç atlas onun aklının elini tutar mı?
Meselâ şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede atlaslar giyinip zâhirini süsleı olan bir dirinin hâline bak! Hiç bu süslü atlas elbise, onun ma'nâsı olan lına yardımcı olabilir mi ve o süslü esvablar onun aklını ve ma'nâsını kı vetlendirebilir mi?
137. Onun canı o münkerin azabı içindedir. Gam akrebi onun gam mahalli olan kalbindedir.
“Gam-dân” ism-i mekândır. “Gam” ile “dân” edâtından mürekkeb olup gam mahalli demektir. Ya'nî “O atlas elbiseli kimsenin canı, o fikrin, ya'nî nâhoş olan fikrin azabı içindedir. Onun gam mahalli ve menba'ı olan kalbi de o nâhoş fikir kendisini akrep gibi sokar ve iz'âc eder.”
138. Hâriçten onun zâhiri üzerine nakış ve nigâr vardır; ve bâtından eni lerden o zâr zârdır.
O atlas elbiseli kimsenin dışı süslü ve parlaktır; ve içi fenâ ve sıkıntıl düşüncelerden feryâd içindedir.
139. Ve o bir kimseyi ki, eski libâs içinde görürsün, endîşe nebât ve sözü şeker gibidir.
Ya'nî “Bilakis, eski libâs içinde gördüğün bir kimse olur ki, onun fikri nebâta, ya'nî şeker kamışına ve o fikre müstenid olan sözü de o nebâta, kamıştan çıkan şekere benzer.” Zîrâ onun efkârı vehimden münbais değildir. Doğrudan doğruya Rahmân'dan sâdır olur.