Hırstan dolayı fil yavrusunu yiyenlerin ve nâsihin nasîhatini terkin kıssası
1. bölüm / 70 · 2926 kelime · ~15 dk okuma
70. Sen onu işitmedin mi ki, Hindistan'da bir ârif birtakım dostları gördü.
liğine ıttıla'dan kör eder. Nitekim hadis-i şerifte اياكم والطمع فان الطمع يعمي و يصم ya'nî "Tama'dan sakının; zîrâ tama' kör ve sağır eder" buyurulur.
71. Aç kalmış ve azıksız ve çıplak olmuş, uzak yoldan seferden eriştiler.
72. Onun ârifliğinin muhabbeti kaynadı ve onlara hoş bir selâm dedi ve gülbün gibi açıldı.
73. Dedi: "Bilirim ki tecevvu'dan ve boşluktan, bu Kerbela'dan size elem-i cem' geldi."
O ârif uzun yollardan aç ve çıplak olarak gelmiş olan dostlarını görünce onlara latîf bir selâm verdi ve onun ârifliğinin iktizâsı olan hemcinsine muhabbet içinden kaynadı da onlara dedi ki: "Bilirim ki açlıktan ve mi'de boşluğundan ve Kerbela'ya müşâbih olan susuz sahrâlardan sizin vücûdunuzda elem ve meşakkat toplandı."
74. "Fakat, ey dost olan taife, Allah hakkıçün, sizin taâmınız nihayet fil yavrusu olmasın!"
75. "Fil vardır; şimdi bu tarafa gidiyorsunuz, benim nasihatimi candan ve gönülden dinleyiniz!"
"Şimdi gittiğiniz bu tarafta filler vardır; bu husûsa dâir size nasîhat edeceğim; benim bu sözlerimi kemâl-i ciddiyetle dinleyip amel ediniz."
76. "Yolunuzda fil yavruları vardır; onların avı sizin çok gönlünüzün arzûsudur.
"O gittiğiniz tarafta fil yavrularına da rast gelirsiniz; karnınız aç olduğu için, o fil yavrularını avlamağa harîs olacaksınız."
77. "Çok zaîf ve latîf ve çok semizdirler; fakat pusuda talib olarak anaları vardır.
ha ziyâde tafsîlât arzû eden zevât-ı müstaidde Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhîye mürâcaât buyursun.
78. "O yavrusunun arkasından, figan ve ah ah ile yüz fersah yol devreder."
"O ana fil, yavrusuna o kadar şefik ve meclûbdur ki, onun arkasından yana yakıla yüz fersah yol yürümeğe katlanır ve yavrusuna olan muhabbeti ve merhameti son derecededir."
79. "Onun hortumundan ateş ve duman gelir; onun merhum olan yavrusundan hazer ediniz."
"Yavrusunu ta'kib ederken, o ana filin hortumundan gazab ateşi ve dumanı fışkırır. Anası tarafından bu derece hiss-i merhamet ile ta'kîb olunan fil yavrusunu avlamaktan sakınınız."
80. "Ey oğul, evliyâ Hakk'ın etfâlidir; onlar huzûrda ve gaybette haberlidir."
[79] "Huzûr ve gaybet"ten murâd, Hakk'a nazaran huzûr ve gaybet değildir. Zîrâ evliyâ hiçbir an Hak'tan gâfil değildirler. Bu huzûr ve gaybet, âlem-i mülk ve melekûta nazaran evliyânın huzûr ve gaybetidir. Zîrâ evliyâ ba'zan âlem-i melekûtun mütâlaasında müstağrak ve âlem-i mülkten gâib olur. Ve ba'zan âlem-i mülkün ahkâmında istiğrâkı hasebiyle âlem-i melekûtun mütâlaasından gâib olur. Binâenaleyh onların bu mevtınlara göre huzur ve gaybetleri vâki' olur. Nitekim bu hâle işâreten Hz. Sa'dî bir velînin lisânından şöyle buyurur. Beyit:
"Ba'zan eflâk üzerinde otururum; ba'zan da ayağımın arkasını göremem."
Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu kurb ve bu'd hakkında Fass-ı Eyyûbî'de أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 37/41) [ya'ni "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi"] âyet-i kerîmesini tefsîren îzâhat i'tâ buyurmuşlardır. Bu mukaddime ma'lum olduktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ Hakk'ın çocukları mesâbesindedir. Bir baba çocuklarının umûruna nasıl mütevellî ve müteveccih ise, Hak dahi onların umûruna öylece mütevellidir. Zîrâ evliyâ, irâdelerini Hakk'ın iradelerinde mahv etmişlerdir. Binâenaleyh onlar tasarruf-i ilâhî ile bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmı muvâcehesinde hâzır olsalar veyâhut yine tasarruf-i Hak ile âlem-i melekûtun mütâlaasında istiğrâkan bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmından gaybet etseler, onların mürebbî-i hâsları olan Hak onların ahvâlinden bâ-haberdir. Zirâ onların sem'i ve basarı ve kuvâsı Hak'tır. Nitekim hadîs-i kudside كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا ... الخ ya'ni "Ben onun sem'i, basarı ve eli ... olurum"] buyrulur.
81. Onların o noksanını gâiblik düşünme, zira o onların cânından dolayı kîn çeker.
Ya'nî, onların cismâniyetlerine taalluk eden noksânı huzûr-ı Hak'tan gâ-iblik düşünme ve zalemenin onların cisimlerine habs ve darb ve katl gibi ef'âl ile tecavüz ve taaddîlerini veyâhut emrâz-ı sûriyye ile cisimlerinin ma'lûliyet-lerini veyâhut sûret-i zâhirede hor ve hakîr yaşamalarını görüp, deme ki "Bunların bu hâle ma'rûz kalmaları Hak'tan gâib olduklarının alâmetidir." Zîrâ Hak onların cisimlerinden dolayı değil, ind-i ilâhîsinde mükerrem olan canlarından dolayı kîn çeker. Çünkü cisim maddedir ve maddeye i'tibâr yoktur i'tibâr ancak rûha ve ma'nâyadır.
82. Dedi ki: "Bu evliyâ benim çocuklarımdır; garîblikte iş güçten ferddir."
Şurrâh-ı kirâm Hak Teâlâ'nın "Evliyâ benim etfâlimdir" buyurduğuna dâir sarîh bir nass kayd etmemişlerdir. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf bu beyt-i şerifte الخلق عيال الله ya'ni "Halk Allah'ın iyâlidir" hadîs-i şerîfine işâre buyurulduğundan bahsetmiş ise de, bu mütâlaaya Bahru'l-Ulûm hazretleri i'tiraz edip: "Bu hadîsin hükmü âmmdır ve cemî-i halka şâmildir. Halbuk Hz. Pîr iyâlullah olmayı evliyâya tahsîs buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu hadîse nasıl işaret olabilir. Meğer ki hadîs-i şerifteki "halk"tan murâd evliyâ olsun; bu ise uzak bir ma'nâdır" demiştir. Ankaravî hazretleri de ba'zı âyât ve ahâdîsin delâletinden bahs buyurmuşlardır. Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) [ya'ni "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur."] buyurduğu cihetle, bütün mahlûkātın mu'îlidir ve mahlûkāt onun iyâlidir. Fakat avâm-ı halkın umûruna Hak Teâlâ bilvâsıta tevellî buyurur. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" ta'bîr buyurmuşlardır. Halbuki enbiyâ ve evliyânın umûruna Hak Teâlâ bilâ-vâsıta tevellî buyurur. Nitekim İbrahim (a.s.)dan naklen sûre-i Şuarâ'da وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (Şuarâ, 26/79) ya'nî “Öyle Allahdır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifâ verir" buyrulmuştur. Binâenaleyh âmme-i halk "ümm-i rakūb" olan dünyânın çocukları ve havâss-ı halk olan enbiyâ ve evliyâ dahi Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz dahi ابيت عند ربي يطعمني و يسقني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerifiyle beyan buyurmuşlardır. Ve câiz ki bu ma'nâda sarîh bir hadîs-i kudsî de olup cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîse işâret buyurmuşlardır. Yâhut bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerine vâki' olan hitâbât-ı ilâhiyyedendir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte bu ma'nâya işâret görülür. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ benim etfâlimdir, onlar hayât-ı dünyeviyyede gariplik içinde, işten güçten müstağnî ve âlâyiş-i dünyeviyyeden ferd ve âzâde bir haldedirler. Onların müdebbir-i umûru benim."
83. İmtihan için zelîl ve yetîmdirler; fakat sırda yâr ve nedîm benim.
"Benim etfâlim olan evliyâ âlem-i cismâniyette nâsı imtihan için zelîl ve yetimdirler, ve ehl-i dünyâ ve cismânîler nazarında onlar bu zillet ve yetimlikleriyle nâkıs görünürler. Fakat onların sırrında yâr ve nedîm benim; ve ben onları vesâit-ı tabîiyyem hâricinde idare ederim ve onların nedîm ve musâhibi olurum."
84. Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ muhakkak benim eczâmdırlar.
“Püşt-dârî” arka tutuculuk ve ilticâ ma'nâsınadır. Ya'nî “Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ benim eczâmdırlar." Hind nüshaların- Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) [ya'ni "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur."] buyurduğu cihetle, bütün mahlûkātın mu'îlidir ve mahlûkāt onun iyâlidir. Fakat avâm-ı halkın umûruna Hak Teâlâ bilvâsıta tevellî buyurur. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" ta'bîr buyurmuşlardır. Halbuki enbiyâ ve evliyânın umûruna Hak Teâlâ bilâ-vâsıta tevellî buyurur. Nitekim İbrahim (a.s.)dan naklen sûre-i Şuarâ'da وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (Şuarâ, 26/79) ya'nî “Öyle Allahdır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifâ verir" buyrulmuştur. Binâenaleyh âmme-i halk "ümm-i rakūb" olan dünyânın çocukları ve havâss-ı halk olan enbiyâ ve evliyâ dahi Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz dahi ابيت عند ربي يطعمني و يسقني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerifiyle beyan buyurmuşlardır. Ve câiz ki bu ma'nâda sarîh bir hadîs-i kudsî de olup cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîse işâret buyurmuşlardır. Yâhut bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerine vâki' olan hitâbât-ı ilâhiyyedendir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte bu ma'nâya işâret görülür. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ benim etfâlimdir, onlar hayât-ı dünyeviyyede gariplik içinde, işten güçten müstağnî ve âlâyiş-i dünyeviyyeden ferd ve âzâde bir haldedirler. Onların müdebbir-i umûru benim."
85. Agâh ol, âgâh ol! Bu, eski libas giyicilerimdir, binde yüz bindir ve bir kimsedirler!
"Âgâh ol ki, bu benim etfâlim olan evliyâ, âlâyiş-i zâhirîye ehemmiyet vermediklerinden libasları eski püsküdür. Onlar zâhirde âciz ve hakîr bir şahıs görünürlerse de, binde yüz bin ya'nî yüz milyon şahıs hükmündedirler."
Bu beyt-i şeriften evliyâ-yı Hakk'ın mutlakā eski püskü libâs giymeleri lâzım geleceği anlaşılmamalıdır. Asıl mes'ele eski libâs ile yeni libâs arasında fark görecek derecede kalbin alâkadar olmamasıdır. Evliyâ-yı Hak Hakîm isminin dahi mazharı olduklarından muktezâ-yı hâle göre hareket ederler. Eğer eski giymek muktezâ-yı hâl ise eski giyerler. Ve eğer yeni giymek îcâb-ı hâl ise yeni giyerler ve onlara göre muktezâ-yı hâl ancak Hak yolunda hizmettir. Ehl-i dünyanın gözettikleri gurûr-ı nefsi tatmîn değildir.
86. Ve yoksa Mūsa bir asâ-yı hüner ile ne vakit o Fir'avn'ı altüst ederdi?
"Çûb-ı hüner" (چوب هنر) den murâd, asâ-yı mu'cizedir. Ya'nî "Eğer şahs-ı vâhidden ibaret olan Mûsâ (a.s.) yüz milyon kimse hâlinde olmasa idi, milyonlarca tebeaya mâlik olan Fir'avn'ı bir asâ-yı mu'cize ile altüst edip mülkünü harâb edebilir mi idi?"
87. Ve yoksa bir bedevî ile Nûh, ne vakit şarkı ve garbı kendinin gark-abı ederdi?
Ve kezâ şahs-ı vâhidden ibaret olan Nûh (a.s.), milyonlarca şahıs hükmünde olmasa idi, رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) ya'nî “Ya Rab, yeryüzünde kâfirlerden bir dönüp dolaşan bırakma!" diye ettiği bir bedduâ ile ne vakit şarkı ve garbı tûfânına gark ederdi? da “püşt-dâr-ı cümle” terkibinde “ye” yoktur ve “püşt-dâr”a hâmî ve mededkâr ma'nâsı verilmiştir. Bu sûretle beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: “Cümle evliyânın hâmîsi ve mededkârı benim ismetlerim ve hıfzlarımdır. Onların sıfât-ı abdâniyyeleri benim sıfât-ı hakkāniyyemde mahv ve müstehlek olduğundan, gûyâ onlar benim cüz'lerimdirler.”
88. Hakîm olan Lût'un bir duası, onların şehirlerini, muradsız oldukları halde koparmaz idi.
"Râd" cömert ve dânâ ve hakîm ma'nâsınadır. Ya'nî "Hikmet-i ilâhiyyeye vakıf bir nebiyy-i zîşân olan Lût (a.s.)ın, muhalefette inâd eden kavmi aleyhine ettiği bir duâ onların Sodom nâmındaki şehirlerini, muhalefetlerinde murâdsız oldukları halde çöktürdü. Eğer bu nebiyy-i zîşân tek başına olduğu halde binlerce şahıs hükmünde olmasa idi bir duâsıyla binlerce halkı recfe ile helâk eder mi idi?"
89. Onların Firdevs gibi olan şehirleri, kara su Dicle'si oldu; ondan nişan gör!
O kavm-i Lût'un cennet-i Firdevs gibi muntazam ve müferrih olan şehirleri çöktü ve krom ma'denini hâvî pis kokulu bir su kaynadı ve şehrin mahalli bu kara suyun Dicle'si oldu. Onun nişânı bu gün bâkîdir. Binâenaleyh sen o nişânı ibretle temâşâ et!
90. Bu nişan ve bu haber Şam tarafındadır; geçerken onu Kudüs yolunda görürsün.
Bu nişân ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bu kıssanın haberi Şam tarafındadır ve elyevm "Lût gölü" derler. Bu gölü Kudüs yolunda güzergâhda tesadüf edip görebilirsin.
91. Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyânın eli ile, muhakkak her bir karnda siyasetler vâki'dir.
Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ın nihâyetinde "budest" lafzını "bûde-est" fiilinin mahaffefi olarak almış ve "vâki' olmuştur" ma'nâsını vermiştir; ve bu sûretde ibâreyi tetmîm için tercümeye "için" ma'nâsına olarak bir "cihetinden" kelimesini ilâve buyurmak mecbûriyetinde olmuştur. O hazrete göre tercüme şöyle olur: "Yüz binlerce enbiyâ-yı Hak-perest cihetinden muhakkak bir karnda siyasetler vâki' olmuştur." Fakat fakîr "be-dest" lafzını bâ-yı ilsâk ile "el" ma'nâsına olan "dest" kelimesinden mürekkep addedip ibâre-i beyt-i şerifi sûretinde anladım ve ona göre tercüme ettim. Ma'nâ zâhir olduğundan îzâha hâcet yoktur.
92. Ve eğer söylesem bu beyân ziyade olur. Hoş, ciğer ne olur ki dağlar kan olur.
Ve eğer enbiyâ ve evliyâya muhalefet yüzünden vâki' olan kahr-i ilâhî kıssalarını birer birer söylesem pek çok uzar ve uzadıkça teessürden ciğerlere kan toplanır. Ciğerlerin ne ehemmiyeti olur! Zîrâ tecellî-i kahrî ve celâlîden azîmü'l-cüsse olan dağlar kan olur.
93. Dağlar kan olur ve tekrar o donar; sen kan olmasını görmezsin, körsün ve merdûdsun.
"Dağların kan olup tekrar donması"ndan murad, bilcümle eşyânın her ân-ı gayr-ı münkasim içinde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve bu i'dâmı müteakib tecellî-i lutfî ile mevcûd olmasıdır. Ehl-i hakikat buna "teceddüd-i emsâl" derler. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybîdedir. Ve I. cildde 1155 numaralı beyitten itibaren bu teceddüd-i emsâl bahsi geçmiştir.
94. Keskin gözlü uzağı gören acıb bir körsün; fakat deveden yünün gayrini göremez.
Ya'nî "Senin akl-ı maaşının gözü gâyet keskindir. Fezâda pek uzak olan ecrâm-ı semâviyyeyi rasad eder. İlm-i hendesenin ve riyaziyyenin dakāyıkını görür ve felsefe ve maânî ve mantık ve bedî' ve beyân gibi ilimlerin inceliklerine nüfuz eder. İşte bunların hepsi devenin tüyünü görmek kabilindendir. Zîrâ kendi vücudun dahi eşyâdan bir şey olduğu halde ân-ı gayr-ı münkasim içinde vâki' olan bu teceddüd-i emsâli nefsinde görüp idrak edemezsin."
95. Hırs-ı insanın ziyadeliğinden mû-be-mû görürsün; ayı gibi maksûdsuz raksı bilirsin.
"Sarfe" ziyâdelik ve riâyet ve hile ma'nâlarına gelir. Burada ziyâdelik ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Ey cismânî olan kimse, insana mahsûs olan hırsın ziyâdeliğinden ve şiddetinden umur-i dünyeviyyeyi inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün hayât-ı ebediyyeye ne fâidesi vardır? Senin mücadele-i hayâtiyye adını vererek umûr-i dünyeviyye için çırpınman hakîkatte ayı gibi maksadsız raks etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve ma'nâsız raksı bilirsin.
96. Raksı orada et ki kendini kırasın, pamuğu şehvet yarasından koparasın.
Raksı yâ'nî hayat mücadelesini, o makamda et ki, kendi mevhûm olan varlığını ve enâniyyetini kırasın ve pamuk gibi, muhtelif hevâ ile o tarafa bu tarafa uçan ve şehvet-i nefsâniyye yarası üzerine konup yapışan havâssini bu yara üzerinden koparasın.
97. Erler raksı kendi kanlarında ederler; raks ve cevelânı meydan tarafından yaparlar.
Er olan kimseler, hayat mücadelesini kendi enâniyetlerini öldürmek husûsunda yaparlar; ve o raksı ve cevelânı ya'ni o mücadeleyi mücâhede ve riyâzet meydânında yaparlar. Zirâ cihâd-ı ekber budur.
98. Vaktaki kendi ellerinden kurtulurlar, bir el çırparlar; vaktāki kendi noksanlarından sıçrarlar, bir raks ederler.
Erler mücâhede ve riyâzet meydanındaki raks ve cevelânları neticesinde kendi nefislerinin yed-i tasarrufundan kurtuldukları vakit, kemâl-i meserretle zâhiren cisim ellerini ve bâtınen rûh ellerini çırparlar ve bu sûretle kendi noksanları olan nefislerinin sıfatından sıfât-ı rûhâniyye sâhasına sıçradıkları vakit, zevk ve sürûrla raks ve semâ' ederler.
99. Onların mutribleri içeriden def çalarlar. Denizler onların şûrişlerinden köpürürler.
"Sarfe" ziyâdelik ve riâyet ve hile ma'nâlarına gelir. Burada ziyâdelik ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Ey cismânî olan kimse, insana mahsûs olan hırsın ziyâdeliğinden ve şiddetinden umur-i dünyeviyyeyi inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün hayât-ı ebediyyeye ne fâidesi vardır? Senin mücadele-i hayâtiyye adını vererek umûr-i dünyeviyye için çırpınman hakîkatte ayı gibi maksadsız raks etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve ma'nâsız raksı bilirsin.
100. Sen dallar üzerinde yaprakları, saba rüzgârının tahrîkinden el çırpıcı ve raks edici görmezsin.
Arif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakāyık-ı eşyayı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat-i kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz'üdür. Ey kendi varlığı hakāyık-ı eşyâya hicâb olan cismânî! Sen ağaçların dalları üstündeki yaprakları, latîf sabâ rüzgârı gibi tahrik eden tecellî-i Hak'tan el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin (Bahru'l-Ulûm ve Hz. İmdâdullah ve Velî Muhammed şerhlerinden hulâsadır).
101. Sen görmezsin fakat onların kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.
Evet, sen görmezsin, fakat âriflerin kulakları, bunların tarab ve şâdîlerini ve âhenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerinde yapraklarda el çırpıcı bir haldedirler.
102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil!
Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların âhenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz.”
103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.
"Hezl"den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) ya'nî “Dünyâ hayâtı laib lehvdir" buyuruluyor. Ve "yalan"dan murâd dahi, vücûdda da'vâ-yı istiklâldir. Ya'nî "Hezl- AHMED AVNI KONUK den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve enâniyet da'vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağaları zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!"
104. Muhammed'in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kur'ân'da "Hüve üzün" der.
Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve savtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de o sultân-ı enbiyâyı `هو أذن` (Tevbe, 9/61) ya'nî "O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: `ومنهم الذين يؤذون النبي ويقولون هو أذن قل أُذُنُ خَيْر لَكُمْ` (Tevbe 9/61) Ya'nî “Ve münafıklardan ba'zıları vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve "O kulaktır" derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!" Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in gıyâbında münafıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi; içlerinden ba'zıları: "Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepâze eder" dedi. Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya'nî "Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrârınızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır" buyruldu.
105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tâzeyiz O murzı'dır; biz sabîyiz.
O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücudunun hey'et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Muhammedînin ervâhı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabīleriz. Uzaktan ve yakından hey'et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaiyyetten buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye'nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer'in sesini işitti. den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve enâniyet da'vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağaları zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!"
106. Bu sözün nihayeti yoktur; fil ehli tarafına geri sür ve başlangıç üzerine sür!
Baştan başa kulak ve göz olmak ve mişkât-ı hâtem-i enbiyâdan rûhâniyet sütünü emmek sözlerinin nihâyeti yoktur. Fil kıssası tarafına geri dönelim ve başlangıca rücû' edelim.