Çocukların analarının muallimin iyâdetine gitmesi
43. bölüm / 74 · 1138 kelime · ~6 dk okuma
1592. O analar sabahleyin geldiler; muallim ağır hasta gibi yatmış idi.
1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.
"Sicâf" "sîn"in kesri ve fethiyle perde ve örtü ma'nâsınadır. Ya'nî "Hoca efendi hastalığın def'i için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında bittabi' terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüş idi."
1594. O âheste bir ah, ah ediyordu; cümlesi de lâ-havle deyici oldular.
Hoca efendi bu vaziyyet-i elîme içinde âheste âheste bir âh, âh ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da cümleten "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" deyici oldular da dediler ki:
1595. "Ey muallim, bu baş ağrısı hayrola! Cânın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."
1596. Dedi: "Ben de bundan bî-haber idim, Agâh olun ki, beni anaları kahbeler vâkıf ettiler."
Muallim onlara cevâben dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; âgâh olun ki, beni anaları kahbe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdâr ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "Mâder-i garân" ta'bîrini kullanması, aklının derece-i hıffetine delâlet eder. Zîrâ ukūl-i nâkısa ashâbından olan çocuklar ile düşüp kalkan ibtidâî mektebi hocalarının, hiffet-i akıllarına delalet eden hikâyeler çoktur. Maahâzâ Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı آگهم این کودکان کردند. هین ya'ni "Agâh olun, bu çocuklar beni vâkıf ettiler" sûretindedir.
1597. "Ben kal u kuyl şuglü sebebiyle gâfil idim; bâtında böyle sakîl bir hastalık mevcud idi."
"Ben kıyl ü kâl ile meşgûliyetim sebebiyle bâtınımda böyle ağır bir hastalık olduğundan gâfil idim." Bu beyt-i şerîfde ulûm-ı zâhire ve şevâgıl-i dünyeviyye sebebiyle, rûhunun hastalığından gâfil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından vâki' olan îkâz ve ihbâr üzerine bu hastalığa vâkıf olan kimselere işâret buyrulur.
1598. Bir adam cidd ile meşgul olduğu vakit, o kendi marazını görmekten kör olur.
Bu beyt-i şerîf doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşâdâtındandır. Ya'nî "Bir kimse kemâl-i ciddiyyet ile bir şeyle meşgül olduğu vakit, ne maraz-ı maddîsini ve ne de maraz-ı ma'nevîsini göremez. Nitekim kıyl u kāle ve mübâhase ve mücadeleye münhemik olan ulemâ-i zâhire, bu kıyl u kal ve mübâhase ve mücâdele tahtındaki nefislerinin fenâ marazlarından gâfil olur.
1599. Mısır kadınlarından Yūsuf hikâye oldu; meşgüliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.
1600. Kendi bileklerini pâre pâre etmiş idiler; hayran olan rûh, ne arkayı, ne önü görür.
Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'nî "Mısır kadınları Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini müşâhede ile meşgül olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yûsuf'un müşâhede-i cemâlindeki istiğrakları bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, vâlih ve hayrân olan ceseddeki rûhdur ki, ne arkayı ve ne de önü görür. Binâenaleyh rûh bir şeyde müstağrak olduğu vakit, cesedin hükmü kalmaz." Nitekim İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz, harbte mübarek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda müstağrak iken çıkarttı ve ameliyattan haberi bile olmadı. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ وَأَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yusuf, 12/31) Ya'nî "Vaktâki Züleyha kadınların kendi aleyhindeki mekirlerini işitti; onları da'vet için kadınlar gönderdi ve onlar için latîf yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yûsuf (a.s.)a dedi ki: "Onlara çık!" Vaktâki onu gördüler ve onun cemâlini pek büyük buldular; bıçak- lar ile meyve soyarken, ellerini kestiler. Dediler ki: "Biz Allah'ı tenzîh ederiz, bu beşer değildir, ancak kerîm olan bir melektir."
1601. Ey çok şecâatli adam, muhârebedeki onun elini ve ayağını mudârebe keser.
"Hırâb" müfâale bâbından masdar olup, muhârebe demektir. "Dırâb" yine müfâale bâbından vuruşmak demektir. Ya'nî "Nice şacâatli adamlar vardır ki, muhârebede kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."
1602. O hemen cenge el getirir; bu zan üzerine ki, o ber-karardır.
O eli kesilen şecî adam, gulgule-i harb içinde tamâmen müstağrak olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine harbe dalar ve zanneder ki, eli evvelki gibi olup paralanmamıştır.
1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.
Halbuki o şecî adamın eli, rûhunun harbde istiğrâkı sebebiyle, zannettiği gibi tamâm değildir. Belki harbin îka' ettiği zarar netîcesi olarak yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.
Onun beyânındadır ki, cesed rûha bir libâs gibidir ve bu el rûhun elinin yenidir ve bu ayak, rûhun ayağının çizmesidir
1604. Tâ bilesin ki ten libâs gibi geldi; git lâbisi iste, libâsı yalama!
"Lebîs" libâs kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî "Rûhun bir şeyde is- tiğrâkı hasebiyle, cisme ârız olan halden haberdâr olamaması, senin o ten rû- hun libâsı olduğunu bilmen içindir. Binâenaleyh git cisim libâs giymiş olan rûhu iste, onun libâsı olan bu cismi yalama ve cisme muhabbet etme!"
1605. Rûha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer gayr-i zahir el ve ayak vardır.
Tevhîd-i ilâhî odur ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ, başkasının tevhîdiyle de- ğil, ezelen ve ebeden kendi nefsiyle dâimâ vasf-ı vahdâniyetle mevsûf ol- maktır. Nitekim كان الله و لم يكن معه شيئ ya'ni "Allah vardır ve O'nunla beraber bir şey yoktur" buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın vücûdu mu- vâcehesinde, kendi vücûdlarını görerek, ehl-i gaflet ve hicâbın tevhîdleri de- ğildir. İşte rûhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat âlem-i cisimde hâsıl olan efkâr ve evhâm rûhu bu zevkinden men' eder. Ey sâlik bil ki, bu zâhirî el ve ayaktan başka, gayr-i zâhir olan sûret-i misâliyyeye âid el ve ayak vardır.
1606. Rü'yâda el ve ayak ve i'tilaf görürsün, onu hakîkat bil, onu beyhûde bilme!
Cismin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Zîrâ biz, birtakım rü'yalar görürüz; rü'yâlarımıza mahsûs olan cesedlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rü'yâ- larımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve ülfet ederiz. Halbuki ce- sed-i zâhirîmizin eli ve ayağı yatakta bî-hareket bir haldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların vücûdlarını görmez. Şu halde rü'yâda yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen lisan ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın âlem-i misâle mahsûs olan cismine âiddir. Ve bu sûret-i misâliyyeyi sen hakikat bil; onu boş ve hayâlden ibâret bilme! Zîrâ nasıl boş bir hayâl olur ki, râî rü'yâsında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık hâlinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rü'yâsında gör- düğü sûretlerin aynı olduğunu idrâk edince, hayrete düşer.
1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; binâenaleyh cisimden can dışarı ol- maktan korkma!
Ey rü'yâsında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sen- sin; öyle bir sensin ki, kesîf bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latîf bir beden ve cisim sâhibisin. Binâenaleyh ölürüm ve benim bu cism-i kesîfim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Rûh-ı latîfin bu cism-i ke- sîften alâkasını kesip çıktığı vakit, rü'yâda gördüğün gibi latîf bir bedene ta- alluk eder; ve latîf olan âlem-i berzahda rûh, bu latîf olan bedenle seyr eder.