Dâvud (a.s.)ın hâkimliğinden o şahsın tazarru'u
70. bölüm / 70 · 2137 kelime · ~11 dk okuma
2387. Secde etti ve dedi: "Ey yanıklığı bilen, o şu'leyi Dâvud'un kalbine at!"
Ya'nî fakîr Dâvud (a.s.)ın zâhir-i şerîat üzere verdiği hüküm, kendi aleyhinde olduğunu görünce, hemen yere kapanıp secde etti ve münâcâta başlıyarak dedi: "Ey kalblerdeki yanıklığı bilen Zât-ı ecel ve a'lâ, o yanıklığın şu'lesini, Dâvud (a.s.)ın kalbine de at!"
2388. "Ey mufzılim, o şeyi ki, sır ile kalbime sen bıraktın, onun kalbine koy!"
"Mufzıl" fazilet verici ve iyilik edici ma'nâsınadır. "Ey fazilet verici ve iyilik edici olan Zât-ı azîmü'ş-şân, benim gönlüme gizlice bıraktığın taleb ve duânın sırrını, Dâvud (a.s.)ın kalbine de koy. Bu benim duâmın ve talebimin hikmetine vakıf olsun!"
2389. Bunu söyledi; hay hay diye giryede oldu; nihayet Dâvud'un kalbi yerinden dışarı oldu.
O fakîr, bu münâcâtını söyleyip hay hay diye hıçkırarak ağlamakta oldu; onun böyle ağlamasının ve münâcâtının te'sîri Dâvud (a.s.)ın kalb-i şerîfini yerinden oynattı ve müteessir kıldı.
2390. Dedi: "Ey öküzü isteyen, âgâh ol, bana bugün mühlet ver ve bu da'vâla-[2399] rı eşme!"
"Kâvîden" kazmak ve tefahhus etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu da'vâların neticesini müsta'cilen tefahhus etme!"
2391. "Tâ ki ben halvet tarafına gideyim, sır biliciden namazda bu ahvali sorayım!"
Nübüvvetin bâtını velâyettir; ve nübüvvet zâhire ve halka; ve velâyet bâtına ve Hakk'a taalluk eder. Dâvud (a.s.)ın halvet tarafına gitmesi, kendisinin ahkâm-ı nübüvvetinden, ahkâm-ı velâyetine teveccüh etmiş olması içindir. Zîrâ zâhir, bâtının ve nübüvvet, velâyetin hicabıdır. Bu sebeble enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtı hîn-i da'vette, sırr-ı kaderden hicâbdadırlar. Sırr-ı kadere ancak cihet-i velâyetleriyle muttali' olurlar. Namazda bu da'vânın hakikatini sorması, namazın Hak ile abd arasında münâcât olmasındandır. Ve bir nebiyy-i zîşân salât-ı dâim içinde olup, dilediği zaman, kendi cihet-i velâyetine teveccüh edebilir. Halvet ve zâhirî namaz ve mühlet ile takayyüdü halka ta'lîm içindir.
2392. Namazda o iltifatı huy tutarım; namazda gözümün aydın olmasının ma'nâsıdır.
"İltifat" göz ucu ile bakmak ve bir şeye teveccüh etmek; ve "kurre" göz aydınlığı demektir. Ya'nî "Ben namazda beşeriyetten Hz. Hakk'a teveccühü ve iltifatı âdet ittihâz ederim ki, bu hâl namazda gözümün aydın olmasının ve nûrlanmasının ma'nâsıdır." Bu beyt-i şerifde حبب الى من دنياكم ثلث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi; kadın ve güzel koku ve namazda gözümün aydın kılınması" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin dekāyıkı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur; burada tafsili uzun olur. Namazda gözün nûrlanması ve aydın olması bu sebebdendir ki, namaz müşâhededir; çünkü o, Hak ile kul arasında münâcâtdır. Ve namaz sebeb-i müşâhede olunca, mahbûb-ı hakîkînin müşâhedesi, muhibbin kurret-i aynı olur.
2393. Cânımın penceresi safadan açılmıştır; bana Huda'nın nâmesi vasıtasız erişir.
"Kalbimdeki safvetten ve safâdan dolayı cânımın penceresi namazda, kesâfet-i beşeriyyeden, âlem-i letâfete açılmıştır ve doğrudan doğruya Hakk'a müteveccih olmuştur. Hitâbât-ı ilâhiyye bana vâsıtasız olarak erişir."
2394. Nâme ve yağmur ve nûr, penceremden evime ma'denimden düşer.
"Ma'den"den murâd, ayn-ı sâbitedir ki, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sû-ret-i ilmîsidir. "Pencere"den murâd kalb, “nâme"den murâd, hitâb-ı Hak ve "yağmur"dan murâd, ale't-tevâlî vârid olan a'tıyyât-ı esmâiyye ve "nûr" dan murâd maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyyedir. Ya'nî, "Hitâb-ı Hak ve atâyâ-yı esmâiyye-yi ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyye ayn-ı sâbiteden kopup, kalbin penceresinden beşeriyyetim ve cismâniyyetim evine düşer."
2395. Penceresiz olan o ev cehennemdir; ey kul, dînin aslı pencere yapmaktır!
Zâhirde penceresi olmayan bir evin içi karanlık olup cehennem ve mahall-i azab olduğu gibi, âlem-i letâfete ve Hak tarafına açılmış bir kalbi olmayan cisim dahi ayn-ı cehennemdir. Binâenaleyh ey Allah'ın kulu, dînin aslı bu âlem-i kesâfetten, âlem-i letâfete, kalb penceresini açmaktır. Ve namaz ve oruç gibi ibâdetten maksûd olan da ancak budur.
2396. Baltayı her meşeye az vur! Agah ol, baltayı pencere kazmakta vur!
Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Baltadan murâd, teveccüh ve fikirdir; ve "meşe"den murâd, ilm-i hakikatin gayri olan ulûmdur. Ya'nî "Fikir ve teveccüh baltasını maddî ve hayâlî olan ulûm meşelerine az vur; teveccüh ve fikrini, Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dan ibaret olan kendi hakikatinin idrâkine zevk ve vicdân tarîkiyle sarf et. Tâ ki sen kendini ayn-ı Hak bulasın ve hem de O'nu, cemî-i mevcûdâtda ayn-ı yakîn ile müşâhede edesin; ve taklîd ve îmân veyâ ilim ve burhân ile hâsıl ettiğin Hakk'ın vahdetini ve gayrin nefyini idrâke kanâat etme; zîrâ kurb ve vasl, görmek ve bulmaktır, bilmek ve anlamak değildir!" Imdi bu beyitte, ilim yolundan, vahdet-i hakikati bilmiş olan kimseye, kalb penceresi açması tenbîh buyurulur.
2397. Yahud bilmezsin ki, güneşin nûru, hicabdan hariç olan güneşin aksidir.
Yâhud, yeryüzündeki güneşin nûru, hicâbdan hâriç ve apaçık olan güneşin aksi olduğunu bilmiyecek kadar gâfilsin. Bu beyt-i şerîf, beyân-ı gaflet için bir misal-i hâricîdir. Bunun tahtında müstetir olan ma'nâ budur ki, âfitâb-ı hakîkî olan Hakk'ın nûr-ı sıfât ve esmâsı, bu vücûdât-ı izâfiyye âyînesinde, o hicâbsiz güneş gibi olan Zât-ı mutlakından aksedip durur. Sen ise bunu göremezsin; çünkü penceren açık değildir; yalnız nûr-ı ma'kûs olan mezâhiri görürsün.
2398. Bunun nûrunu bilirsin ki, hayvan dahi gördü. Böyle olunca niçin bana Adem üzerine "kerremna" olsun?
O vücûd-ı mutlakın nûru olan mezâhiri ve eşyayı bilirsin ki, bunları hayvân dahi gördü ve kendi idrâki kadar bildi. İmdi eğer ben şems-i hakîkînin, hayvanlar gibi yalnız nûr-ı ma'kûsünü görüp, hicâbsız olan kendini görmezsem, hayvanlar üzerine efdaliyetim ve mükerremiyetim nasıl sabit olur? Ve bu hâlim ile beni âdem addedip `وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ` (İsrâ, 17/70) ya'nî “Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfinden hissem ve nasîbim niçin olsun?
2399. "Nûr içine gark olarak güneş gibiyim; kendimi nûrdan fark etmeyi bilmiyorum."
Bu beyt-i şerîf Dâvud (a.s.) lisânından olup, bilcümle enbiyâ ve kümmel-i evliyânın ahvâline şâmildir. "Ben fenâ-yı mahz içindeyim ve şems-i hakîkatte fânîyim; O'nun nûruna müstağrakım. Güneş gibiyim, âlem-i zulumâtı nûrlara gark ederim. Binâenaleyh ben kendimi nûrun zâtından fark edecek bir halde değilim."
2400. "Namaz ve o halvet tarafına gitmem, muhakkak halka yol ta'lîmi içindir." [2409]
Bu beyândaki îzâhât 2391 numaralı beyt-i şerîfde geçti.
2401. “Bu cihân doğru olmak için eğri koyarım; ey pehlivân, hud'a harbi bu olur."
Enbiyâ ve onların varisleri olan ehass-ı evliyâ, hadd-i zâtında dâimî namaz ve halvet içindedirler, namazdadırlar; çünkü vech-i Hak hiçbir an nazarlarından gâib değildir. Halvettedirler, çünkü vücûdât-ı izâfiyye, nazarlarında ademdir ve zâhir olan ancak Hak'dır. Binâenaleyh halktan halvettedirler. Hal böyle iken, esrâr-ı fakîre muttali' olmak için Dâvud (a.s.)ın mühlet istemesi ve namaz ve halvete gitmesi hâlinin hakîkatine nazaran, eğri bir hareket idi; fakat bu eğri hareketi halka ta'lîm için yaptı ve bu eğri hareket bir hud'a ve mekr harbi oldu.
Ma'lûm olsun ki, enbiyâ kendi mertebeleriyle zâhir olsalar, halk onlardan istifâde edemez; zîrâ her bir isti'dâdın, bu mertebenin hakāyık ve maârifine ve muâmelâtına tahammülü yoktur. Onun için (S.a.v.) hazretleri buyururlar ki: نحن معاشر الانبياء امرنا ان ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم Ya'nî “Biz ma-âşir-i enbiyâ, nâsın mertebelerine inmekliğimiz ve onların akılları mikdârı üzerine söylemekliğimiz ile emrolunduk.” Ve Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri bu ma'nâya binâen buyurmuşlardır ki: “Bizi bidâyet-i sülûkde gören kâmil ve muvahhid oldu; ve nihâyet ve kemâl mertebesine vusûlden sonra gören, nâkıs ve mülhid kaldı.” Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hud'a harbi lâyıkıyla anlaşılmak için, ashâb-ı fetânete fâidesi olur ümîdi ile ber-vech-i âtî hakîkatin beyânını da fâideli gördüm:
Ma'lûm olsun ki, enbiyânın Allah'a da'veti, da'vet olunan için mekrdir. Zîrâ وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ["Ve O, nerede olursanız olunuz sizinle berâberdir."] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "Biz nerede olursak olalım, Hak dâimâ bizim ile berâberdir." Binâenaleyh Hak bidâyetde bizde ma'dûm değildir ki, biz nihâyetde O'na da'vet olunalım. Ve biz mevcûd oldukça, O bizimle berâberdir, şu halde Hakk'a nasıl da'vet oluruz? İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'deki ادْعُوا إِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108) ["Ben Allah'a çağırıyorum"] hitâbı ayn-ı mekrdir; fakat (s.a.v.) Efendimizin emr-i Hak'la ümmetine olan hitâbı "Allâh'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz" sûretinde olduğundan, bu da'vet, Allah'dan Allah'a olur. Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedî'lerin da'veti Furkān'a değil, Kur'ân'a ve cem'adır. Onun için Nebiyy (a.s.) "Alâ basîretin" ya'nî "Basîret üzere" kaydıyla emrin küllîsi Allah'a mahsûs olduğunu, ya'nî onun şühûdunda da'vet eden, da'vet olunan ve kendisine da'vet edilen hep bir şeyden ibâret bulunduğu ve o şey'-i vâhidin muhtelif mertebelerde, birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi. Bu bâbda da- Enbiyâ ve onların varisleri olan ehass-ı evliyâ, hadd-i zâtında dâimî namaz ve halvet içindedirler, namazdadırlar; çünkü vech-i Hak hiçbir an nazarlarından gâib değildir. Halvettedirler, çünkü vücûdât-ı izâfiyye, nazarlarında ademdir ve zâhir olan ancak Hak'dır. Binâenaleyh halktan halvettedirler. Hal böyle iken, esrâr-ı fakîre muttali' olmak için Dâvud (a.s.)ın mühlet istemesi ve namaz ve halvete gitmesi hâlinin hakîkatine nazaran, eğri bir hareket idi; fakat bu eğri hareketi halka ta'lîm için yaptı ve bu eğri hareket bir hud'a ve mekr harbi oldu.
Ma'lûm olsun ki, enbiyâ kendi mertebeleriyle zâhir olsalar, halk onlardan istifâde edemez; zîrâ her bir isti'dâdın, bu mertebenin hakāyık ve maârifine ve muâmelâtına tahammülü yoktur. Onun için (S.a.v.) hazretleri buyururlar ki: نحن معاشر الانبياء امرنا ان ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم Ya'nî “Biz ma-âşir-i enbiyâ, nâsın mertebelerine inmekliğimiz ve onların akılları mikdârı üzerine söylemekliğimiz ile emrolunduk.” Ve Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri bu ma'nâya binâen buyurmuşlardır ki: “Bizi bidâyet-i sülûkde gören kâmil ve muvahhid oldu; ve nihâyet ve kemâl mertebesine vusûlden sonra gören, nâkıs ve mülhid kaldı.” Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hud'a harbi lâyıkıyla anlaşılmak için, ashâb-ı fetânete fâidesi olur ümîdi ile ber-vech-i âtî hakîkatin beyânını da fâideli gördüm:
Ma'lûm olsun ki, enbiyânın Allah'a da'veti, da'vet olunan için mekrdir. Zîrâ وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ["Ve O, nerede olursanız olunuz sizinle berâberdir."] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "Biz nerede olursak olalım, Hak dâimâ bizim ile berâberdir." Binâenaleyh Hak bidâyetde bizde ma'dûm değildir ki, biz nihâyetde O'na da'vet olunalım. Ve biz mevcûd oldukça, O bizimle berâberdir, şu halde Hakk'a nasıl da'vet oluruz? İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'deki ادْعُوا إِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108) ["Ben Allah'a çağırıyorum"] hitâbı ayn-ı mekrdir; fakat (s.a.v.) Efendimizin emr-i Hak'la ümmetine olan hitâbı "Allâh'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz" sûretinde olduğundan, bu da'vet, Allah'dan Allah'a olur. Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedî'lerin da'veti Furkān'a değil, Kur'ân'a ve cem'adır. Onun için Nebiyy (a.s.) "Alâ basîretin" ya'nî "Basîret üzere" kaydıyla emrin küllîsi Allah'a mahsûs olduğunu, ya'nî onun şühûdunda da'vet eden, da'vet olunan ve kendisine da'vet edilen hep bir şeyden ibâret bulunduğu ve o şey'-i vâhidin muhtelif mertebelerde, birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi. Bu bâbda da-
2402. "Bir izin yoktur ve yoksa döker idik; sır deryasından toz koparır idik."
"Settâr olan Hak Teâlâ hazretleri cânibinden bir izin ve ruhsat yoktur ki, keşf ve şühûdumu ortaya dökeyim. Eğer ruhsat olsa idi, sır deryâsının ka'n-nı açıp toz koparır, ya'nî gizli şeyleri âşikâr eder idik."
2403. Dâvud bu nesak üzere böyle söyler idi; halaikın aklı yanmış olmak istedi.
Dâvud (a.s.) cihet-i velâyetlerinden münzel olan maânîyi bu minval üzere böylece söyler idi ve bu âteşîn maânî ve hakāyıkı beyân buyurmakla, halkın dar olan akl-ı maaşlarının yanmış olmasını murâd buyurdu.
Bu beyânât-ı aliyye her ne kadar Dâvud (a.s.) lisânından ise de, cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) hazretleri bu kıssa zımnında kendilerine ve sâir hâiz-i hilafet-i ilâhiyye olan zevât-ı kirâmın zevklerini beyân buyururlar.
2404. İmdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şek tutmam.
Dâvud (a.s.) esrâr-ı ilâhiyyeyi ızhâr ve vahdet-i mutlaka makāmından bahs edip, halâyıkın akl-ı maaşlarının yanmasını isterken, onun libâs-ı velâyetinin yakasını, hicâb-ı taayyün-i beşerîsi arkasından birisi çekip, ahkâm-ı nübüvvetine çekti ki, O bir dahi Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri olup, O'nun birliğinde aslâ şekkim yoktur ve O'nun vahdet-i vücudu gün gibi zâhirdir.
2405. Kendine geldi, sözü kısa etti. Dudağı bağladı ve halvet-gâha azm etti.
Dâvud (a.s.) velâyeti mertebesinden, nübüvveti mertebesi ahkâmına rücû' edip velâyetin îcâbâtından olan sözleri kısa kesti ve ağzını kapadı ve halvet-gâhına azm etti. "Zaîf" semizin zıddı olan ma'nâyą değildir. Burada kuvvetsiz ve mukāvemetsiz demektir. Hind nüshalarında "zaîf" yerine "tarîf" muharrerdir. Nevzâd ve semiz ve yağlı ma'nâsınadır. Ya'nî "O fil yavruları yeni doğmuşturlar. Tombul tombul sûretleri latîf ve sevimli ve yumuk yumuktur; fakat anaları pusuda gizlenmiş onların ahvâlini tarassut eder."
Hak olan şeyin zahir olması için Dâvud (a.s.)ın halvete gitmesi
2406. Kapıyı bağladı ve ondan sonra acele mihrab ve duâ-yı müstecab tarafına gitti.
Dâvud (a.s.) ağyâr üzerine kapıyı kapadı ve istifāza-i envâr için, halvet-hâne-i esrârda oturdu. Levh-i mahfûzun nümûnesi olan onun âyîne-i zamîrine hakäyık-ı mugayyebât sûretleri muntabı' oldu. Diğer bir günde hükm için, mesned-i hükûmete isti'câl buyurdu. (Hüseyin Hârezmi Şerhi'nden tercüme).
2407. Hak ona tamamen gösterdiğini gösterdi, intikāmın layıkı üzerine vakıf oldu.
Hak Teâlâ hazretleri Dâvud (a.s.)a halvet-hânesinde göstereceği esrân gösterdi ve bu gördüğü sırra binâen, öküz da'vâsında müddeî ve müddeâ-aleyhden hangisinin aleyhine hükm olunmak sûretiyle intikāma lâyık olacağına vakıf oldu.
2408. Diğer günde bütün hasımlar geldiler, Dâvûd Peygamberin huzurunda saf vurdular.
2409. Kezâlik o mâcerâlar tekrar gitti, o müddeî hemen teşnî'-i azîm vurdu. [2418]
Huzûr-ı Dâvûd (a.s.) da fakîr duâ edip de öküz kendine geldiğini ve öküz sâhibi de duâ ile öküz fakîrin malı olamayacağını yukarıda geçen tafsilât dâ- iresinde beyân ettiler ve müddeî olan öküz sahibi derhal fakîre azîm ta'n ve teşnî' etmeğe başladı. Zirâ Dâvûd (a.s.)ın hükmü kendi lehine olacağına tamâmiyle kanâati var idi. iresinde beyân ettiler ve müddeî olan öküz sahibi derhal fakîre azîm ta'n ve teşnî' etmeğe başladı. Zirâ Dâvûd (a.s.)ın hükmü kendi lehine olacağına tamâmiyle kanâati var idi.