İçeriğe atla

Her iki hasmın Dâvud nebî (a.s.)ın huzûruna gitmesi

69. bölüm / 70 · 4473 kelime · ~23 dk okuma

2307. "Ey dimağı perîşan ve gabî olan zâlim!" diyerek onu Dâvud nebîye kadar çekti.

"Gîc" perîşan ve perakendeye derler; ve dimâğı perîşân olmuş kimseye de derler. Ve "gabî", kendi işlerinde câhil ve gâfil ve pek nâdân olan kimseye derler. "Zulm" lügatte bir şeyi mevziinin gayri olan bir mahalle vaz' etmeğe derler. Öküz sâhibi tarafından o fakîre, bu sıfatların izâfesi, efâline nazaran tamâmiyle mahallinde vâki' olmuştur.

2308. Ey hîlekâr, soğuk olan hücceti terk et; aklı cisme getir ve kendine gel!

"Degā" hílekâr ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey hílekâr, maddiyâta ma'neviyât karıştırıp, hîle semtine gitme ve duâ ettim de öküze mâlik oldum diye soğuk ve bâtıl hücceti terk et; zîrâ kuru bir duâ, âlem-i sûrette, esbâb-ı temellükden değildir; binâenaleyh aklın başında değilse, aklını başına getir, kendine gel!"

2309. "Bunu ne söylüyorsun, dua ne olur? Ey levend, benim başıma ve sakalıma gülme!"

"Levend" sarhoşların tufeylî misafiri olan kimse ve Hak'dan korkmayan ve halktan utanmayan zâbıta me'mûru ma'nâsınadır. "Ber ser ü rîş handen" istihzâ etmekten kinâyedir.

2310. Dedi: "Ben Hakk'a dualar etmişim; bu tazarru' içinde, çokluk kan iç[2318]mişim."

"Hûn horden" can fedâ edercesine çalışmaktan kinâyedir. Öküzü kesen fakîr, öküz sahibine dedi: "Ben kazançsız rızk-ı helâl talebinde Hakk'a çok duâlar ve niyâzlar ettim. Bu duâları ederken çok içim yandı, ağladım."

2311. "Ben yakînen bilirim ki, duâ müstecâb oldu. Ey hitabı münker olan, başını taşa vur!"

"Münker" aklen ve şer'an çirkin olan şey ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ben duâ ettim, Hak Teâlâ hazretleri اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ["Bana duâ ediniz ki, size icâbet edeyim"] buyurduğu cihetle ben, duâmın kabûl olduğunu yakînen bilirim. Ey sözü aklen ve şer'an çirkin olan kimse, git başını taşa vur!" “Münkir” “kâf”ın kesriyle, ism-i fâil olursa: “Ey أَدْعُونِي أَسْتَجِيبُ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) hitâb-ı ilâhîsini inkâr eden kimse!” demek olur. Fakat bu sûretde, ter-kîb-i izâfî olmak îcâb eder ise de, vezin bu terkîbe müsâid görünmez.

2312. Dedi: “Ey müslümanlar, toplanın. Bu alçağın herzesini ve hezeyânını görün!”

2313. "Ey müslümanlar, Allah için (söyleyin), dua benim malımı nasıl onun yapar?"

2314. “Eğer böyle olsa idi, bütün âlem bu bir duâ sebebiyle kin ile emlâki götü-rürlerdi.”

“Eğer böyle duâ esbâb-ı mülkten olsa idi, bütün halk-ı âlem, kin ve hased yüzünden birer duâ ederek birbirlerinin malını zabt ederlerdi.”

2315. “Eğer böyle olsaydı, kör dilenciler muhteşem olup, bey olurlar idi.”

2316. “Gündüz ve gece duâda ve senâda yalvarıcılardır ki: Ey Hudâ, bize sen ver!”

2317. "Muhakkak sen vermedikçe, hiç kimse vermez; ey açıcı, bu bağı sen aç!"

"Eğer böyle duâ ile mala mâlikiyet hâsıl olsa idi, kör dilenciler, gece ve gündüz duâ ve senâ ile meşgûl olup: "Ey Hudâ, bize doğrudan doğruya sen ver, zîrâ sen vermedikçe muhakkak hiç kimse bize mülkünü vermez. Ey bağ- lanmış olan rızık kapılarını açıcı olan Rezzâk! bu bağı sen aç!" diye yalvarır- lar ve bu duâ sebebiyle ihtişâm sâhibi ve bey olurlar idi."

2318. “Yalvarma ve duâ körlerin kazanç âleti olur, atâdan ekmek parçasından başkasını bulmazlar.”

“Münkir” “kâf”ın kesriyle, ism-i fâil olursa: “Ey اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) hitâb-ı ilâhîsini inkâr eden kimse!” demek olur. Fakat bu sûretde, terkîb-i izâfî olmak îcâb eder ise de, vezin bu terkîbe müsâid görünmez.

2319. Halk dediler: "Bu müslüman doğru söyleyicidir ve bu dualar satıcı, zu- lüm isteyicidir."

Öküz sahibinin feryâdını ve da'vâsını dinleyen halk: “Bu müslüman doğ- ru söylüyor," diye hak verdiler; "ve halkın mülkünü duâlar ile satın alma da'vâsında bulunan bu efendi de zulüm tarafını iltizâm edicidir."

2320. “Bu dua ne vakit esbâb-ı mülkten olur? Şerîat bunu ne vakit silke çe- [2328] ker?"

Bu beyitler, halkın lisânındandır. Ya'nî “Böyle duâ etmekle bir kimse, dî- ğerinin malına sahib olur mu? Şerîat bunu, kendi ahkâmı dizisine çeker mi?" "Silk" yol, tarîk ve sıra ve dizi ma'nâlarınadır. "Diziye çekmek" kabûl etmek- ten kinâyedir. Ya'nî şerîat böyle şeyi kabûl etmez, demek olur.

2321. "Bey' ve bahşiş, yahud vasiyet, yahud atâ, yahud bu cinsten bir mülk se- nin olur."

"Şerîatde esbâb-ı mülk, bey' ve hibe, yâhud vasiyet veyâ atâ veyâ bu cinsten olan ukūd ve muâmelâtdır. Bir kimsenin mülkü bu sebeblerin birisiyle, senin mülkün olur."

2322. "Bu yeni şerîat hangi kitabdadır? Öküzü geri ver, yahud hapse git!"

İki hasmın etrafına toplanıp, da'vâlarını dinleyen halk, bu hükümleri verdiler.

2323. O gök tarafına teveccüh etti. (Dedi): "Bizim vakıamızı senin gayrin bilmez!"

Halkın aleyhine verdiği bu hükümden, müteessir olan o fakîr yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "İlâhî, bizim aramızda cereyân eden vak'anın hakîkatini senden başkası bilmez."

2324. O duâyı benim gönlüme attın; gönlümde yüz ümîdi yükselttin!"

2325. Ben o duâyı beyhûde etmedim, Yûsuf gibi rü'yalar görmüş idim."

Ben o etmiş olduğum duâyı boş yere etmedim. Belki ilhâm-ı ilâhî ile ettim; çünkü Yûsuf (a.s.) gibi, âtîde vukū' bulacak ahvâle dâir rü'yalar görmüş idim ve o rü'yâlarıma i'timâden duâ ederdim."

2326. Yūsuf, güneşi ve yıldızları, çâkerler gibi önünde secde edici olarak gördü."

Bu beyt-i şerîfde إِذْ قَالَ يُوسُفُ لابيه يا أبت أني رأيتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (Yusuf, 12/4) ya'nî “Vaktaki Yûsuf babasına dedi: Ey baba! ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı gördüm; onlar benim için secde edicilerdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) rü'yâ-yı sâlihaya i'timâd buyurduklarından, ben de duâmı rü'yâ-yı sâlihama istinâden ettim. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsının sıdkı meşhûrdur."

2327. Onun doğru rü'yâ üzerine i'timadı var idi; kuyuda ve zindanda onun gayrini istemedi."

Yûsuf (a.s.)ın gördüğü rü'yâ-yı sâlihaya i'timâdı olduğundan, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı ve Züleyha vak'asında zindana konulduğu zaman, rü'yâsında görüp zuhûrunu muhakkak bildiği şeyden başka bir şey istemedi."

2328. Onun i'timadından nâşî, ona kölelikten ve melâmetten ve ziyade ve noksandan hiç gam olmadı."

Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsına i'timâdından nâşî idi ki, [o,] cüz'î bir bedel mukābilinde köle diye satılmaktan ve Züleyha'nın zevci olan azîz-i Mısır, Halkın aleyhine verdiği bu hükümden, müteessir olan o fakîr yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "İlâhî, bizim aramızda cereyân eden vak'anın hakîkatini senden başkası bilmez."

2329. "O kendi rüyasına bir i'timâd tuttu ki, bir şem' gibi ona önden parladı."

Ya'nî "Yûsuf (a.s.) önünde parlayıp, yol gösteren bir mum gibi âtîdeki ahvâli gösteren rü'yâsına i'timâd etti."

2330. Vaktaki Yûsuf'u kuyuya bıraktılar, onun sem'ine ilâhdan nidâ geldi."

Bu beyt-i şerîfde [2338] وَ أَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَ هُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Yûsuf, 12/15) ya'nî "Biz Yûsuf'a vahy ettik ki sen onlara, onların bu mâcerâsıyla, vukufları olmadığı halde haber vereceksin" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "İmdi Yûsuf (a.s.) ihbâr-ı ilâhî üzerine âtîsinden emîn olduğu için, başına gelen bütün felâketlerden aslâ müteessir olmadı."

2331. Bu nidânın kāili, nazara gelmez; fakat gönül kāili eserden tanıdı."

Ma'lûm olsun ki, ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i Rabbânî üç kısım üzerinedir: Birincisi "vahy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"dir. "Vahy," hâssa-i enbiyâ olup iki nevi'dir: Biri kelâm-ı ilâhî ve diğeri hadîs-i nebevîdir. Zîrâ akvâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selâm) وَ مَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3,4) ["O arzûsuna göre konuşmaz; o vahyedilenden başkası değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince, vahiydir. Kelâm-ı ilâhî, vâsıta-i Cibrîl ile Resûl (a.s.v.)ın kalb-i şerîfine münzeldir. Hadîs-i nebevînin ba'zısı mahall-i şühûdda vâsıta-i Cibrîl ile gelmiştir. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ["Kuluna vahyettiğini vahyetti"] âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve ba'zısı da nüzûl-i Cibrîl vâsıtasıyla ve ba'zısı kalb-i şerîfine "نفث = nefs", ya'nî nefh-i Cibrîl ile gelmiştir.

"Nüzûl-i Cibrîl"den murâd, onun sûret-i melekiyyeden, hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülüdür. Ve "nefs" (نفث) den murâd Cibrîl'in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i ilâhînin ma'nâsını, kalb-i şerîf-i Nebevî'ye ilkā etmesidir.

"İlhâm," evliyâya mahsûstur, o da sahîh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyu- rur. Mutasavvife buna "hâtır-ı Hakkānî" derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretlerinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudıllenin te'sîri yoktur. "Firâset" bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan keşf-i şûf olur. Bu ilim, evliyâ ile havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir. Nitekim hadis-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ["Mü'minin firâsetinden çekininiz zîrâ o, Allâh'ın nûruyla bakar"] buyurulur. İlhâm ile firâsetin farkı budur ki, firâsetde umûr-ı gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur. İlhamda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. "Vahy" ile “ilhâm" arasındaki fark budur ki, ilhâm vahye tabi'dir, vahiy ilhâma tâbi' değildir. Ya'nî evliyâya ilhâm, mütâbaat-ı Resûl ile hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan hulâsaten tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yûsuf (a.s.)a vâki' olan tefhîm-i ilâhî ya nübüvveti hasebiyle "nefs (نَفْس)" ile veyâhud velâyeti cihetinden, ilhâm iledir. Bu münasebetle Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullah buyururlar ki: "Hakāyıkı ârif olan kimse bilir ki, onun kāili bâtın-ı Yûsuf'dadır; belki kāil, ayn-ı sâmi'dir."

2332. O nidâdan bir kuvvet ve bir rahat ve bir müsnid, onun canının ortasına düştü.

"Müsnid" ism-i mef'ûl ma'nâsına, ism-i fâildir ve "yâ" masdariyettir; "dayanılmışlık" demektir. "Nidî" nidâ kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî "Kalbe vâki' olan o nidâ-yı Hak'dan bir kuvvet ve râhat ve dayanılmışlık ve i'timâd, Yûsuf (a.s.)ın canının ortasına düştü."

2333. O nidâ-yı Celîl sebebiyle, kuyu, Halil üzerine olan ateş gibi gülşen ve bir bezm oldu.

Yûsuf (a.s.)ın kalbine vâki' olan o nidâ-yı Celîl-i Hak sebebiyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, İbrâhîm Halîl (a.s.)ın üzerine Nemrûd'un ateşi gülistân olduğu gibi, bir gülşen ve bir bezm-i latîf oldu.

2334. Ondan sonra her cefâ ki, ona erişir idi, o, o kuvvet sebebiyle meserretle çeker idi.

rur. Mutasavvife buna "hâtır-ı Hakkānî" derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudıllenin te'sîri yoktur. "Firâset" bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan keşf-i ma'lûmât hâsıl olur. Bu ilim, evliyâ ile havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir. Nitekim hadis-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ["Mü'minin firâsetinden çekininiz zîrâ o, Allâh'ın nûruyla bakar"] buyurulur. İlhâm ile firâsetin farkı budur ki, firâsetde umûr-ı gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur. İlhamda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. "Vahy" ile “ilhâm" arasındaki fark budur ki, ilhâm vahye tabi'dir, vahiy ilhâma tâbi' değildir. Ya'nî evliyâya ilhâm, mütâbaatı-ı Resûl ile hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan hulâsaten tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yûsuf (a.s.)a vâki' olan tefhîm-i ilâhî ya nübüvveti hasebiyle "nefs" (نفس) ile veyâhud velâyeti cihetinden, ilhâm iledir. Bu münasebetle Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullâh buyururlar ki: "Hakāyıkı ârif olan kimse bilir ki, onun kāili bâtın-ı Yûsuf'dadır; belki kāil, ayn-ı sâmi'dir."

2335. O "Elest" nidâsının zevki de öyledir. Her bir mü'minin kalbinde haşre kadar vardır.

Ya'nî âlem-i ervâhda vâki' olan اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) “Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?”, nidâsının zevki de “Belâ!” (بَلَى) ya'nî “Evet yâ Rab!” diyen her bir mü'minin kalbinde, haşre kadar sürer. Zîrâ haşir, hakāyıkın tecellî ettiği bir mevti'ndir. Onun için “haşre kadar” buyurulmuştur.

2336. Onun için onlara belâ hakkında i'tirâz olmaz. Hakk'ın emir ve nehyinden onlara inkıbâz yoktur.

Âlem-i ervâhdaki hitâb-ı İzzet'in zevki, her bir mü'minin kalbinde mukarrer olduğu için, o mü'minlere kazâ-yı ilâhî hakkında i'tirâz etmek vâki' olmaz. Nefislerinin hazzına mugāyir olan Hakk'ın emri ve nehyi, onların içlerini sıkıp, inkıbâz vermez. Hem kazâ-yı ilâhîye ve hem de Hakk'ın emir ve nehyine boyun eğerler.

2337. Bir hüküm lokması ki, acılık koyar; gül-şeker ona hazım verir.

Nefsin hazzına mugāyir olan Hakk'ın bir hüküm ve kazâ lokması, öyle bir mü'minin bâtınına acılık koyarsa; gül-şeker gibi olan o zevk-i rûhânî, o acı lokmayı hazm ettirir; ve o kazâ-yı ilâhîye o zevk-i rûhânî te'sîriyle râzı olur. Ammâ böyle bir zevk sahibi olmayan kimseye, kazâ-yı ilâhî ve emir ve nehy-i Rabbânî acı gelir ve bu acılığın hazmı gâyet müşkil olur.

2338. Ona ki, gül-şeker müstened olmaz, lokmayı inkârdan nâşî o kay eder.

Müstenedi ve mu'temedi zevk-i rûhânî olmayan kimse, o kazâ-yı ilâhî acı lokmasını inkâr ve i'tirâzdan dolayı bir türlü hazm edemez, kay eder. Bu nidâdan sonra, Yûsuf (a.s.)a isabet eden her cefâ ve belâyı, o hazret, o nidâdan hâsıl olan kuvvet-i kalb sebebiyle meserretle karşılardı; zîrâ onun adem-i devâmından emîn idi.

2339. Her kim ki elest gününden bir rü'yâ gördü, tâat yolunda sarhoş olur, sarhoş!

Her kim bu dünyâ gecesinde السْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olan günden, Yûsuf (a.s.) gibi bir rü'yâ gördü ise hâlen, kālen ve fiilen Hakk'a mutî' olur. Hz. Yûsuf, âtîsinden emîn olarak nasıl Hakk'ın kazâsına mutî' olmuş ise, bu da öylece münkād olur. Ve bu itâat ve inkıyâd yolunda da, kendi aklının tahmînâtından tecerrüd edib sarhoş olur, sarhoş!

Ma'lûm olsun ki Hakk'ın hüküm ve tasarrufu altında bulunan cemî'-i zerrât-ı kâinata her an الست بربكم (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olmaktadır. Efrâd-ı beşerden ârif olanlar fiilen ve idrâken "Belâ=evet" cevabını verirler; ve bu cevabın hükmü ile âmil olurlar. Âriflerden başkaları ise fiilen "belâ=evet" cevabını verirler ise de, idrâken kendi enâniyetlerinde müstağrak olduklarından, bu cevabı veremezler. Çünkü bu dünyâ gecesinde "rûz-ı elest"den bir rü'yâ görmemişler ve bu rü'yâda الست بربكم (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbını işitememişlerdir.

2340. Bu çuvalı sarhoş deve gibi çeker; fütûrsuz ve şeksiz ve melâlsiz.

Böyle bir kimse Hakk'ın emir ve nehyini ve kazâsını fütûr getirmeksizin ve ef'âl-i Hak'da asla şek ve şübheye düşmeksizin ve gönlü mahzûn olmaksızın kızmış deve gibi taşır.

2341. Onun tasdîki köpükceğizi, onun ağzının etrafında, onun sarhoşluğunun ve dilsuzluğunun şahıdır.

"Kefk" köpükceğiz demektir. "Pûz" ağız etrâfı. Kızmış olan devenin, dişi deveye olan iştiyâkının harâretinden ağzının etrafında köpükler hâsıl olur. "Rûz-ı elest"den bir rü'yâ görüp, tâat-ı Hak yolunda sarhoş olan kimsenin, ağzının etrafından sudûr eden kelimât-ı tasdîkiyye köpükleri, onun tâat-ı Hak'daki sarhoşluğunun ve kalbî yanıklığının şâhididir.

2342. Deve kuvvetten erkek arslan gibi olup, ağır yük altında az yiyici olmuştur.

2343. Dişi deve arzusundan, onun üzerinde yüz açlık vardır; dağ onun önünde kıl teli görünür.

“Uşşâk-ı ilâhî”, kızgın deveye ve “ma'şûk-ı hakîkî" de nâkaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî kızgın deveye, dişi deveye şiddet-i iştiyâkdan dolayı açlık görünmediği gibi, koca bir dağ dahi bir kıl teli kadar zayıf görünür. Uşşâk-ı ilâhînin hâli de böyledir. Ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a olan iştiyâkından, teklif-i ilâhînin ağır yükleri, kendisine saman çöpü gibi hafif gelir; ve ehl-i gafletin korkup ürktüğü ve kaçtığı belâlar, onlara gâyet tatlı ve zevkli gelir. Beyt-i şerîf-i Hz. Pîr: "Ne kadar korkaklar ve kadın tabiatlılar sana karşı mertlik da'vâsı ederler. Rüstem pehlivân hançerini çekti, Nerîman'ın Sâm'ı nâmındaki pehlivân erişdi."

2344. O kimse ki, "elest"de böyle bir rü'ya görmedi, bu dünyada bende ve mürîd olmadı.

Bu dünyâ gecesinde "أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ" (A'râf, 7/172) hitâbı vâki' olan güne âit böyle bir rü'yâ görmeyen kimse, sâhib-i hitâb olan Hakk'a kul ve onu isteyici olmadı; "abdullah” ve “müridullah" olacağı yerde, "abdü'n-nefs", "abdü'd-dînâr", "abdü'l-câh", "abdü'n-nisâ" ilh... ve mürîd-i mâsivâllah oldu.

2345. Ve eğer oldu ise de, tereddüd içinde yüz gönüllü olarak oldu; ona bir zaman şükür ve bir sene şikâyet vardır.

Ve eğer böyle bir kimse, sûret-i zâhirede Hakk'a kul ve O'nu tâlib olmuş görünse de, o kimse bu yolla tereddüd içinde ve yüz gönüllü, ya'nî kalbi, derecât-ı şekkin inkılâbları ile münkalib olarak girmiştir. Bu tereddüdü ve kalbinin şekler ile inkılâbı sebebiyle, bir zaman Hakk'ın niam ve eltâfına şükür ederse, bir yıl da tab'ına muhâlif gelen tecelliyât-ı ilâhiyyeden şikâyet eder. Kızgın deve, dişi deveye olan iştiyakının kuvvetinden, erkek arslan gibi ve ağır yük altında, az gıda yiyici olmuştur.

2346. Dîn yolunda yüz tereddüd ile yakînsiz olarak, bir ayağı öne, bir ayağı da arkaya koyar.

Bir kişinin bir ayağını öne ve bir ayağını arkaya koymuş bir hâlde durması, yürümekte tereddüd etmesi vaziyetidir. Ve bu tereddüd teveccüh ettiği şeyin sıhhat ve selâmetinde şübhe etmesinden ve yakîn sahibi olmamasından ileri gelir. Bu hâl alâmet-i nifakdır. Nitekim âyet-i kerîmede مذبذبين بَينَ ذَلكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara"] buyurulur. Ya'nî münafıklar, sıhhat ve selâmet "Bunda mıdır, onda mıdır?" diye iki şey arasında tezebzüb içindedirler.

2347. Bunun şerhine borçluyum; işte rehin ve eğer acele varsa, "Elem neşrah"dan dinle!

Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin şerhinde: "Bu kelâm ve esrârı şerh etmeğe borçluyum ve işte rehin ki, bu mikdârı şerh ettim. Eğer senin şitâbın var ise [الم نشرح لك صدرك (Inşirah, 94/1) ["Biz senin sadrını genişletmedik mi?"] den işit ve hissedâr olup bir iş et!" buyurmuş ve ba'dehû bu sûre-i şerîfenin انقض ظهرك (Inşirah, 94/2) ["Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?"] ibâresine kadar olan ma'nâsını beyândan sonra, netîceyi şöyle bağlamıştır: “ الم نشرح لك "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] den işitilecek ma'nâ budur ki: O hazrete evâilde sa'b ve asîr olan ağır tâatı cenâb-ı Hak hafif ve yesîr etti; ve tohm-ı irşâd ve hidâyeti zemîn-i kulub-ı mü'minîne ekdi. Bu hususun ba'zı mahalde şerh olunmasını beklemeyip isti'câl edersen "Elem neşrah leke" sûresi'nden bu ma'nâyı işit ve bu kadar ile bir iş et! demek olur."

Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde iki ihtimâl vardır: Biri budur ki, ba'zılarının kavlince Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadırları rûz-ı mîsâkda vâki' olduğuna göre, kıssa-i mîsâka işâret buyurulmuş olur. Ya'nî bu matlabın tafsilini rûz-ı mîsâkın beyânından al! Ve diğeri odur ki, الم نشرح (Inşirah, 94/1) şerh-i sadrdan kinâye olur. Ya'nî bu ma'nâlar şerh-i sadr saâdetiyle müşerref olan bir kimseye, kendinden ma'lûm olur. Mâdemki ilkā-yı nûru müstelzim olan şerh-i sadr Mübdî'-i Feyyâz'dan müyesser olur, âdemin idrâkinde âciz olup ta'lîm ve tefhîm ile de idrâk olunamıyan cemî'-i mahfiyyatı hod-be-hod vâzıh olur." Fakîre lâyıh olan ma'nâ dahi budur ki: "Sırr-ı kader mestûrdur. Binâenaleyh bu zulmet-i tabiiyye içinde, elest gününden bir rü'ya gören ile, görmeyenin halleri; ya'nî görene teklîf-i ilâhî bâr-ı sakîlînin kolay gelmesi ve görmeyenin kat'iyyen inkârı veyâhud tereddüdü hep bu sırr-ı kadere mübtenîdir. Bu sırr-ı kadere müteallik ahvâlin bu âlemdeki tecelliyâtının şerhine borçluyum; ve rızk-ı helâl taleb edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca mukābil rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamâmı o sırr-ı kader ahvâlini gösterir. Ey sâmi', acele edersen "Elem neşrah leke" sûresinden dinle ki, Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadrı ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde vâki' olan hükm-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî îcâbıdır.

2348. Mâdemki bu ma'nânın şerhi pâyân tutmaz, eşeği öküzün müddeîsi tarafına sür!

Bu âlemde sırr-ı kaderin ahvâline müteallik olan ma'nânın şerhinin nihâyeti yoktur; binâenaleyh üzerine ma'nâ binmiş olan elfâz eşeğini, öküzün da'vâcısı tarafına sür!

2349. Dedi: "Bu cürümden dolayı, o hîlekâr bana kör ta'bîr etti; ey Huda! Çok İblisce kıyasdır!"

Öküzü kesen fakîr, cenâb-ı Hakk'a münâcâta başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, o hílekâr bu öküzü kesmek cürmünden dolayı bana kör dedi ve duâma da körlerin duâsı dedi. O bu cürmün zâhirini gördü, ma'nâsını bilemedi ve göremedi. Binâenaleyh, görüşü, İblîs'in Adem'in zâhirini görüşü gibi ve kıyâsı da, Iblîs'in bu görüş üzerine vâki' olan kıyâsı gibi oldu."

2350. [2359] "Ben duâyı ne vakit körler gibi ettim, ihtiyacı ne vakit Halık'ın gayrine getirdim?"

2351. "Kör cehilden nâşî halklardan tama' tutar, ben senden; zîrâ her gücün kolay olması sendendir."

Fakîre lâyıh olan ma'nâ dahi budur ki: "Sırr-ı kader mestûrdur. Binâenaleyh bu zulmet-i tabiiyye içinde, elest gününden bir rü'ya gören ile, görmeyenin halleri; ya'nî görene teklîf-i ilâhî bâr-ı sakîlînin kolay gelmesi ve görmeyenin kat'iyyen inkârı veyâhud tereddüdü hep bu sırr-ı kadere mübtenîdir. Bu sırr-ı kadere müteallik ahvâlin bu âlemdeki tecelliyâtının şerhine borçluyum; ve rızk-ı helâl taleb edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca mukābil rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamamı o sırr-ı kader ahvâlini gösterir. Ey sâmi', acele edersen "Elem neşrah leke" sûresinden dinle ki, Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadrı ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde vâki' olan hükm-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî îcâbıdır.

2352. "O bir kör, beni körlerden saydı; o benim canımın niyazını ve ihlasını görmedi."

"O bâtın gözü kör olan öküz sahibi, beni körlerden saydı; kendi körlüğünden, benim cânımın niyâzını ve ihlâsını göremedi."

2353. "Bu benim körlüğüm, aşk körlüğüdür, ey güzel “hub, yu'mî ve yu-sim"dir."

"Benim körlüğüm, sana olan aşk ve muhabbetim sebebiyle, senin mâsivâna karşıdır; zîra حبك الشى يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeye muhabbetin kör ve sağır yapar" hadis-i şerîfi mûcibince, ey güzel, beni senin muhabbetin kör ve sağır etmiştir."

2354. "Ben Huda'nın gayrinden körüm, O'nunla görücüyüm, aşkın muktezâsı bu olur, söyle!"

2355. "Sen ki görücüsün, beni körlerden tutma; ey medâr, senin lutfunun etrafında dönücüyüm."

"Yâ Rab sen ki Basîr'sin, zâhir ve bâtını görürsün. Beni körlerden tutma! Ey medâr-ı muhtâcîn! Ben senin lutfunun etrafında dönücüyüm; kullarını medâr addetmem ve onların etrafında dolaşmam."

2356. Nitekim Yûsuf-ı sıddîka rü'yâ gösterdin; ve ona müttekâ oldu.

Yûsuf-ı sıddîk (a.s.)a sen, sırr-ı kaderine âid ahvâl-i âtiyeyi müş'ir rü'yâ gösterdin ve o rü'yâya dayandı, âtîsinden emîn oldu. "Kör senin rezzâkiyetine cehlinden nâşî, halkın kapılarını dolaşarak du-âlar okur ve rızkını halk kapısından bekler; ben ise hiç kimsenin kapısını çal-madım ve rızkımı ancak senden istedim; zîrâ her güç olan şeyi kolaylaştıran sensin."

2357. "Muhakkak bana da senin lutfun bir rü'ya gösterdi; o benim hadsiz du-âm oyun olmadı."

"Rızkımın duâya mevküf olduğuna dair lutfun, bana da rü'yâ gösterdi. Boşuna duâ etmedim."

2358. "Halk benim esrârımı bilmez, sözümü herze bilirler."

"Halk benim rü'yâma vakıf olmadığı cihetle, ben duâdan bahs ettikçe, sözümü herze ve hezeyân görürler."

2359. "Onların hakkı vardır ve gaybin sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybi çok örtenin gayri, kim bilir?"

"Hakikatten bî-haber olan halkın beni inkâr hususunda hakkı vardır ve esrâr-ı gaybiyyeyi ancak sırrı bilen ve gaybi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir.Ve eğer Hakk'ın gayri bilenler olursa, onlar da Hakk'ın bildirmesi ile bilirler. Nitekim sûre-i Cin'de buyurulur: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولِ (Cin, 72/26-27) Ya'nî "Hak Teâlâ gaybı bilicidir, resûlden irtizâ ettiği ve seçtiği kimsenin gayrini gaybına muttali' kılmaz."

2360. Hasım ona dedi: "Bana teveccüh et, hakkı söyle. Ey amca, niçin gök tarafına teveccüh ettin?"

Fakîrin hasmı olan öküz sâhibi ona dedi: "Yüzünü bana dön de, benim hakkıma dâir söz söyle. Niçin gök tarafına dönüyorsun?"

2361. "Hile getiriyorsun, galat bırakıyorsun; aşk lafını ve kurbet lafını örüyorsun!"

"Şeyd" mekr ve hîle ve zerk ma'nâsınadır. "Galat mî efkenî" "Der galat mî efkenî" takdîrinde olup, galata düşüyorsun, ma'nâsına gelir. "Lâf zeden" övünerek söz söylemek demekdir. Ya'nî "Aşk-ı ilâhîden bahisle öğünerek hî- le ve riyâ yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahisle öğünerek, herkesi galata düşürmek ve şaşırtmak istiyorsun."

2362. "Mâdemki dil-mürdesin, hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmiş- sin?"

"Mâdemki zulmetmek ve haram yemek sebebiyle kalbi ölmüş bir kimse- sin, Hakk'a karşı hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmişsin ve aşk ve kurbet da'vâsı edersin?"

2363. Bundan şehir içine bir gulgule düşmüş; o müslüman yüzünü zemîne ko- yardı.

Fakîr ile öküz sahibinin arasındaki münâzaadan dolayı, şehir içine bir gul- gule ve gürültü düşmüş idi ve o fakîr müslüman dahi, Hakk'a niyâz için te- zellülen yüzünü yere koyar idi de derdi:

2364. Ki, "Ey Hudâ bu kulunu rüsvay etme! Gerçi fenâ isem dahi, sırrımı âşikâr etme!"

2365. "Sen ve uzun geceler bilir ki, yüz niyaz ile seni çağırır idim."

"Yâ Rab, beni muhît olan sen ve uzun geceler şâhiddir ki, birçok niyâz ve tazarru'lar ile seni çağırdım ve seni zikr ettim."

2366. "Eğerçi halkın önünde muhakkak bunun kadri yoktur, senin önünde bir parlak mum gibidir."

"Yâ Rab, bu halk benim uzun gecelerde sana ettiğim duâ ve niyâzlardan bî-haber oldukları için, ben onlara duâmdan bahs ettikçe, saçma ve hezeyân görüp aslâ kıymet vermezler; fakat senin önünde benim bâtınımdaki hulûsum ve ettiğim niyâzlar bir parlak mum gibi zâhirdir." le ve riyâ yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahisle öğünerek, herkesi ga- lata düşürmek ve şaşırtmak istiyorsun."

Dâvud nebî (a.s.)ın her iki hasmın sözünü dinlemesi ve müddeîden suâl etmesi

2367. Vaktaki Dâvud nebî dışarıya geldi, dedi: "Agah ol, bu ahval nasıldır, nasıl?"

Halkın bu gürültüsü üzerine Dâvud (a.s.) hâne-i saâdetlerinden dışarıya çıktı ve öfkelenip bağıran ve çağıran öküz sahibine hitâben: "Telâşı bırak da kendine gel, aranızdaki bu ahvâl nasıl oldu; ve nasıl cereyan etti? İşin doğrusunu anlat!" buyurdu.

2368. Müddeî dedi: "Ey Allâhın peygamberi, dâd! Benim öküzüm, onun evine düştü."

"Dâd" adâlet isterim! ma'nâsına nidâdır.

2369. "Öküzümü öldürdü; niçin o, öküzümü öldürdü? Mâcerâyı beyan et, diye ona sor!"

2370. Dâvud ona dedi: "Ey kerem sahibi söyle! Niçin muhteremin mülkünü [2379] telef ettin?"

Ankaravî hazretleri “mülk-i muhterem" terkibini, izâfet-i lâmiyye addedip "muhterem olan zâtın mülkü" ma'nâsını vermiştir. Bu sûretde mevki'-i hâkimiyyette bulunan Hz. Dâvud (a.s.) müddeâ-aleyhe "bü'l-kerem" ve müdde- îye de "muhterem" ta'birlerini isti'mâl ederek bîtaraflığını ve kalb-i şerîfinin hiçbir tarafa meyil buyurmadığını göstermiştir. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri "muhterem"e, harâm edilmiş olan ma'nâsını verip, ikinci bir vecih göstermişlerdir ki, bu sûretde ma'nâ: "Niçin sana harâm olmuş olan mülkü telef ettin?" demek olur. Ve terkîb de, terkib-i tavsîfi olur.

2371. Sakın perakende söyleme, hüccet getir; tâ ki bu da'vâ ve iş bertaraf olsun!

Ya'nî, "Delilsiz ve hüccetsiz saçma sapan söz söyleme ki, bu da'vâyı uzatmaksızın bertaraf edelim!"

2372. Dedi: "Ey Dâvud, yedi sene gece ve gündüz duâda ve talebde idim."

2373. "Ey Huda! Helâl ve zahmetsiz bir rızık isterim, diyerek, Yezdân'dan bunu isterdim."

2374. Erkek ve kadın benim nâleme vakıftırlar; çocuklar mâcerâ vasf edicilerdir."

2375. "Bu haberi sen, her kimden istersen sor! Ta ki işkencesiz ve zararsız söylesin."

"Bu haberi sen, işkence ve icbâr etmeksizin ve zarar îkā' eylemeksizin her kimden istersen şehir halkına sor. Onlar bu gördüklerini ve bildiklerini kendi rızâlarıyla söylerler."

2376. "Halktan hem âşikâre ve hem gizli sor ki, bu parçalanmış eski libaslı fakîr ne der idi?"

"Şehir halkından hem alenen ve hem sırren, "Bu eski püskü elbiseli fakîr ne söyler idi?" diye sor!" îye de "muhterem" ta'birlerini isti'mâl ederek bîtaraflığını ve kalb-i şerîfinin hiçbir tarafa meyil buyurmadığını göstermiştir. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri "muhterem"e, harâm edilmiş olan ma'nâsını verip, ikinci bir vecih göstermişlerdir ki, bu sûretde ma'nâ: "Niçin sana harâm olmuş olan mülkü telef ettin?" demek olur. Ve terkîb de, terkib-i tavsîfi olur.

2377. Bu cümle duâdan ve figāndan sonra, ansızın bir öküzü hanede gördüm.

2378. Benim gözüm karardı; lût için değil, onun meserreti ile ki, dua makbûl geldi.

“Lût” gıdâ, kunût, duâ ma'nâsınadır. "Kabûl" ism-i mefûl ma'nâsında masdardır, makbûl demek olur. Ya'nî, "Öküz-evime gelince, gözüm karardı; fakat bu gözümün kararması öküzün mücerred gıdâ ve rızk olmasından nâşî değil, duâmın ind-i ilâhîde makbûl olması sevincinden idi."

2379. O gayb bilici benim duamı işitti, diye O'nun şükrüne vermek için bunu öldürdüm.

“O gayb bilici olan Allah Teâlâ hazretleri benim duâmı işitti ve kabûl etti diyerek, o kabûlün şükrüne vermek, ya'nî fukarâya öküzün etini tasadduk etmek için bunu zebh ve kurbân ettim.”

Dâvud (a.s.)ın öküzü öldüren aleyhine hükmetmesi

2380. Dâvud dedi: "Bu sözleri yıka, bu da'vada hüccet-i şer'îyi söyle!"

Dâvud (a.s.) fakîre dedi ki: "Bu zâhirde, gayr-i ma'kül olan sözleri terket ve kalbinden sil! Bu öküz da'vâsında hüccet-i şer'î varsa, onu söyle!"

2381. Sen revâ tutar mısın ki, ben hüccetsiz şehir içine bâtıl bir adet koyayım?

Senin hüccetsiz da'vânı dinleyip, lehine hükmetmek, şehir halkı arasına bâtıl bir âdet koymaktır. Ben bir nebiyy-i zîşân olduğum halde, sen böyle bir hâli bana câiz görür müsün?

2382. "Bunu sana kim bahş etti? Satın mı aldın, vâris misin? Niçin mahsul alıyorsun, ekinci misin?"

"Bu öküzün şer'an esbâb-ı mülkiyyetini göster; sana kim bağışladı? Satın mı aldın, sana verâset sûretiyle mi intikāl etti, isbât et! Zîrâ bir kimse, bir yerden mahsûl kaldırmağa teşebbüs ettiği vakit, ekinci misin diye sorarlar."

2383. "Ey amca! Kesbi ziraat gibi bil; sen ekmedikçe, îrâd senin lâyıkın olmaz!"

2384. "O şeyi ki, ekersin, onu biçersin, o senin lâyıkındır; ve yoksa bu zulüm senin üzerine dürüst oldu."

"Kişi ektiğini biçmek umûmî kāidedir; eğer ekmemiş olduğunu biçmek istersen, öküz sahibinin ve halkın sana isnâd ettikleri bîdâd ve zâlim sıfatı senin hakkında doğru olur."

2385. "Git, müslümanın malını ver! Eğri söyleme, git borç iste ve ver, bâtılı isteme!"

Ya'nî, “Öküze mâlik olmak için bâtıl sebebler arama!"

2386. Dedi: "Ey şâh! Sen de bana bunu söylüyorsun ki, zulüm ashabı söylüyorlar."

Fakîr bu hüküm üzerine dedi: "Ey zâhir ve bâtının şâhı olan nebiyy-i zî-şân! Sen de bana, ashâb-ı zulmün söylediğini söylüyorsun!" Senin hüccetsiz da'vânı dinleyip, lehine hükmetmek, şehir halkı arasına bâtıl bir âdet koymaktır. Ben bir nebiyy-i zîşân olduğum halde, sen böyle bir hâli bana câiz görür müsün?"