Geminin halâsı hakkında Dekūkî'nin duâsı ve şefâati
68. bölüm / 70 · 7876 kelime · ~40 dk okuma
2200. Vaktaki Dekūkî o kuyâmeti gördü; onun merhameti kaynadı ve onun [2208] göz yaşı koştu.
Dekükî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti kaynadı ve gözlerinden yaşlar döküldü.
2201. Dedi: "Ya Rab! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latif olan şah, onların elini tut!"
2202. "Hoş selâmetle tekrar onları sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş!"
Eğer halk, o korktukları fakrı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinden korkup, O'nun emrine tâbi' ve nehyinden müctenib olsa idiler, onlara yerlerde medfûn olan gizli hazîneleri keşf etmek sûretiyle, kendilerini fakrdan kurtaracak sebebler yaratır idi.
2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünücü olanlardan bu fenâlığı bırak!"
Bu beyt-i şerifde وَ جَزَاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi fenâlıktır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî: “Ey Kerîm ve Rahîm, onlar senin hakkında fenâ düşündüler ve fenâlık ettiler; ve fenâlığın cezâsı da, onun gibi bir fenâlıktır; fakat sen Kerîm'sin. Bu âyet-i kerîme senin vaîdindir; ve kerîm olanlar vaîdlerinden geçerler. Sen de, bunlara müteveccih olan bu fenâlıktan vazgeç!"
2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"
"Ey ücretsiz bize görme ve işitme ni'metleri vermiş ve mukābillerinde rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ ni'metlerini ihsân etmiş olan Kerîm!"
2205. "İstihkākdan evvel atâ bağışlamış; bizden hep küfrân ve hatâ görmüş olan!"
"Bizim a'mâl-i sâlihamız vâki' olmazdan ve istihkāk kesb etmezden evvel, bize ihsanlar etmiş ve bu ni'met ve ihsanlara mukābil de, bizden şükür yerine hep küfrân ve isyân görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"
2206. “Ey Azîm! Bizden olan azîm günahları, sen harîmde afv etmeğe kādirsin."
"Ey Azîm olan Allahım! Senin ihsânlarına karşı, bizden sâdır olan günâhlan, bizi halk nazarında rezîl ve rüsvây etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhîr etmeksizin, gizlice afv etmeğe kādir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"
2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duâyı da senden öğrendik."
"Biz âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olup, nefsânî arzûlarımızı elde etmek hırsından dolayı, ma'nen kendimizi yaktık; ve bu belâdan kurtulmak için sana duâ etmek ve yalvarmak usûlünü yine senden öğrendik; zîrâ sen, Kur'ân-ı Kerîm'de bize اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, kabul edeyim" buyurdun." "Âz" hırs kelimesinin mürâdifidir.
2208. Onun hürmetine ki, duâyı öğrettin; böyle zulmet içinde çerâğ parlattın.
“İlâhî, bize duâ usûlünü öğretip, böyle zulmet-i tabiiyye ve sıfât-ı nefsâniyye içinde çerâğ-ı hidâyetini parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları sâhil-i selâmete çıkar!"
2209. O zaman, vefâlı analar gibi, onun lutfu üzerine duâ böyle giderdi.
Gemidekilerin felâket zamânında, Hakk'ın lutfuna istinaden Dekūkî hazretlerinin kalb-i şerîfinde vefâlı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle duâ cârî olurdu.
2210. Ondan göz yaşı giderdi; ve o duâ ondan bî-hod olarak semâ üzerinde zâhir olurdu.
Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar ve hem de kendisinden geçmiş olarak duâ eder; ve duâsı, âlem-i ulvîde zâhir olurdu.
2211. Bu bî-hodların duası ise başkadır; o duâ ondan değildir Dâver'in kelâmıdır.
Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'da fânî olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duâsı ise, kendinden geçmemiş olanların duâsı gibi değildir; ve o duâ onun kendiliğinden değildir; belki ondan zâhir olan Hakk'ın kelâmıdır.
Bu ma'nâ mes'elenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde göz yaşı dökmesi ve böyle duâlar etmesi, namazı bozacak göz yaşlarından ve duâlardan değildir. Zîrâ bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şer'an namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri indinde mutlakan duâ namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri indinde, eğer duâsı: “Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver” gibi kelâm-ı nâsa benzer dualardan ise, namazı bozulur; değilse zâten namazda ka'de-i ahîrede ed'iye-i me'sûre ve “Kunût duâsı” okumak mu'tâddır.
2212. O duâyı Hak eder, çünkü o fenâdır. O duâ ve o icabet Huda'dandır.
Kul, Hak'da fânî olup, kendinin, kendiliğinden kurtulduğu vakit, artık ondan zâhir olan akvâl ve efâl Hakk'ın olur. Binâenaleyh duâ ederse, o duâyı onun mazharından Hak eder; abdin aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. O duâ ve icâbet tamâmiyle Hak'dandır.
2213. Arada mahlûk vâsıtası yoktur; o tazarru'dan cisim ve cân habersizdir.
Mahlûk Hak'da fânî olduğu vakit, ondan zâhir olan efâl ve akvâlde o mahlûkun te'sîri yoktur. Bu gibi ahvâlde, arada mahlûkun vâsıtası kalmaz. Bir husûs için Hakk'a yalvardığı vakit, onun cisim ve cânının bu tazarru'dan haberi bile olmaz. Meselâ uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir irâdesi ve te'sîri yoktur.
2214. Hakk'ın bendeleri rahîmdir ve yük götürücüdür; kârın ıslahında Hakk'ın huyunu tutarlar.
“Berd-bâr” burada, mütehammil ve halîm ma'nâsından kinâyedir. Lügat ma'nâsı, yük götürücüdür ki, halkın yüklerine mütehammil olmak demektir. Hakk'ın hâs kulları olan kâmiller, Hakk'ın sıfatıyla muttasıflardır. Nitekim hadîs-i kudsîde onlara hitaben: اخرج بصفاتي الى خلقى ya'ni “ Benim halkıma, benim sıfatımla çık!” buyurulmuştur. Binâenaleyh onlarda sıfat-ı Hak'dan olan Rahîmiyyet ve Halîmiyyet zâhir olur. Ve kezâ تخلقوا باخلاق الله ya'nî “Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olun!” hadîs-i şerîfi hükmüyle, onlarda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın umûrunu bu ahlâk-ı âliye ile ıslâh ederler. yaşlarından ve duâlardan değildir. Zîrâ bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şer'an namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri indinde mutlakan duâ namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri indinde, eğer duâsı: “Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver" gibi kelâm-ı nâsa benzer dualardan ise, namazı bozulur; değilse zâten namazda ka'de-i ahîrede ed'iye-i me'sûre ve "Kunût duâsı" okumak mu'tâddır.
2215. Müşkil mevki'de ve ağır günde mihribandırlar, rüşvetsiz yardım edicilerdir.
2216. Ey mübtelâ, âgâh ol, bu kavmi ara! Agâh ol, beladan evvel, onları ganîmet tut!
Ey sıfât-ı nefsâniyye illetlerine mübtelâ olmuş olan kimse, kendine gel de, böyle müşkil mevki'de ve kara günlerde senin imdâdına yetişecek olan bu tâ-ife-i kâmilîni ara! Kendine gel, kötü fiillerine mukābil, belâ-yı dünyevî veyâ-hud gözünü kapayıp, belâ-yı berzahî gelmezden evvel, onların sohbetlerini ganîmet bil!
2217. O pehlivânın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi cehdiy-le kurtuldu zannı oldu.
Hakikat-ı halde geminin gark tehlikesinden kurtuluşu, o ma'nâ pehlivânı olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ te'sîriyle vâki' oldu; fakat gemi halkı sâhile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi cehd ve gayretlerinden ve tedbîrlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.
2218. Ki ancak onların bâzûsu, korku içinde, hüner cihetinden hedefe bir ok attı.
Onlar zannettiler ki, bu boğulmak korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine imdâd vâki' olmayıp, ancak onların kuvvet-i bâzûları, hüner ve mahâret cihetinden hedef-i necâta bir selâmet okunu attı.
2219. Şikarda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise tarîkı o kuyruktan bilirler.
“Gırâr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada tarîk ma'nâsı münâsibdir. Ve bu beyt-i şerîf, gemi halkının tehlikeden kurtulduklarından sonraki zanlarına bir misâldir. Ya'nî, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; zîrâ ayakları ile koşup, kaçarlar. Halbuki tilkiler tarîk-ı necâtı o kuyruk sallamalarından ve hîlelerinden bilirler." Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "İğtirâr cihetinden veyâ mağrûr oldukları hâl" ma'nâsı vermiştir. Hindliler ise, tecrübesizlik ve nâdânlık ve gaflet ma'nâlarını vermişlerdir.
2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurtarır diye.
O tilkiler tarîk-ı necâtı kendi kuyruklarından zannettikleri için, "Bu kuyruğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhabbetlerini ancak kendi kuyruklarına tahsîs etmişlerdir.
2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyruğun ne fâidesi vardır?
Ey tilki tabîatlı olan mağrûr efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi muhafaza et ve seni belâ pususundan kurtarmak için ayak mesâbesinde olan kâmilleri incitmekten sakın. Ey bî-edeb!, ayak olmadığı vakit, kuyruk mesâbesinde olan senin tedbîrin ne fâide eder?
2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü intikāmdan kurtarırlar.
Biz hîle ve tedbirlerimize mağrûr olmak cihetinden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın hâs kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden ve belâlardan kurtarırlar.
2223. Bizim ince hîlemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.
Bizim incecik híle ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrûr olduğu kuyruğuna benzer; zîrâ aşk ve muhabbetlerimizi bu hayât-ı dünyeviyyede bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize istinâden oynar ve kullanırız.
2224. İstidlâl ve mekr cihetinden kuyruğumuzu kımıldatırız, tâ ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.
İstidlâlât-ı akliyye ve mekr-i nefsânî cihetinden, hüner kuyruğumuzu kımıldatır ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayrân olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.
2225. Halaikın hayranlığının talibi olduk, tama' elini ulûhiyete vurduk.
Zekâvette ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için, türlü türlü hîleler yaptık ve ilim ve irfân da'vâsında bulunduk ve bu sûretle halkın bize hayrân olmaları matlûbumuz oldu. Ve bu ferdiyet da'vâsı zımnında, elimizi ulûhiyet da'vâsına vurmuş olduk.
2226. Tâ ki efsûn ile gönüllerin mâliki olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.
Halka fesâhat-ı lisâniyye ile ulûm-ı resmiyye ve zâhiriyyeyi ızhâr etmek sûretiyle hîleler ve efsûnlar yapıp, kalblerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevki'lere oturtsunlar diye düşünürüz. Fakat hakîkatte bu hâlimiz ile süfliyet çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz halde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.
2227. Ey kaltabân! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini geri tut!
“Kaltabân” karısının fuhşunu görüp, râzı olan kimseye derler, “deyyûs” demektir. “Sibâl” bıyık ma'nâsına olan “seblet” kelimesinin cem'idir; “siyâb” ve libâs ma'nâsına da gelir.
Bu beyt-i şerîfde rûhu, kendi zevcesi mesâbesinde olan nefsinin fuhuş ve rezâilini görüp, râzı olan kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, “Ey nefsinin fücûruna râzı olan deyyûs rûh! Bu hâlin ile ve bu diyâsetin ile kendin tabîat çukurunda ve huzûzât-ı nefsâniyye kuyusundasın. Başkalarının sibâl veyâ siyâb-ı amellerini ve ahlâkını ıslâha kalkışma. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: اَ تَأْمُرُونَ النَّاس بالبر وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) Ya'nî “Kendi nefislerinizi unuttunuz da, nâsa takvâ ile mi emr edersiniz?” İstidlâlât-ı akliyye ve mekr-i nefsânî cihetinden, hüner kuyruğumuzu kımıldatır ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayrân olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.
2228. Vaktaki yakışıklı ve latif bir bostana erişesin, ondan sonra halaikın eteklerini tut ve çek!
Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyenden soyunup, güzel ve latîf olan sıfât-ı ilâhiy- ye bostanına giresin, ondan sonra halkın ıslah-ı a'mâl ve ahlâkına sa'y edip, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!
2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!
Ey su, toprak ve hava ve harâretten ibâret dört unsurun veyâhud kuru- luk ve yaşlık ve sıcaklık ve soğukluktan ibâret dört rükn-i tabîatın; ve gör- me, işitme, koklama, tatma ve temâs etmeden ibâret beş hâssenin ve alt, üst, ön ve arka, sağ ve soldan ibâret altı cihetin mukîmî ve âlem-i sûret ve taay- yünün mahbûbu! Mâşâallah bulunduğun ve sâkin olduğun yer, çok latîf bir yerdir, bâri başkalarını da o latîf yere çek!
Bu beyt-i şerîf, henüz nefis ve tabîatten kurtulmamış olup da halkı irşâda kıyâm edenlere karşı istihzâ makāmında îrâd buyurulmuştur. Bu istihzâdan maksad-ı âlî, îkāz ve irşâddır. "Nağz" güzel ve iyi ve manzarası latîf olan her acîb ve bedî' şeye derler.
2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bi- [2238] zi de götür!
Bu beyt-i şerîf dahi istihzâ tarîkiyle vâki'dir. "Nefis" eşeğe ve "nefsin ar- kasına tâbi' olup gidenler", eşek sürücüsüne teşbih ve "bûsegâh" ta'bîriyle eşeğin kıçı murâd buyurulmuştur.
2231. Mâdemki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?
Ey nefsinin kulu olan kimse, mâdemki sana henüz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın kulluğu teveccüh etmedi ve sende böyle bir kulluk hâli hâsıl olmadı; âlem-i hakîkatte şâh olmak meyli nereden peydâ oldu? Zîrâ "abdullah" olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "abdullah" olduğu vakit, âlem-i hakîkatte şâh olur. Maahâzâ herkes Allah'ın kulu olduğunu da'vâ ederler; imtihân-ı ilâhî vâki' olduğu vakit, hakîkatte kimin kulu olduğu meydana çıkar. Zîrâ "abdü'l-mâl" malını Allah yolunda fedâ edemez ve “abdü'n-nefs" Hak yolunda nefsi kurbân edemez ve "abdü'z-zevc" ve "abdü'l-evlâd" vesâire de bunlara makıysdir.
2232. Onun hevâsındasın ki sana zihî desinler; senin canının boynuna bir kiriş bağlanmıştır.
Ey nefsin arkasında giden efendi! Sen, mahâretler göstereyim de halk bana “Aferin, mâşâallah, ne münevver ve yüksek fikirli bir şahsiyyet!" deyip, beni medh ve senâ etsinler arzûsundasın. Senin canının boynuna bu mevhûmü'l-vücud olan halkın kabûlü kirişi takılmıştır ki, seni dâimâ tabîat çukuruna çeker.
2233. Ey tilki, bu hîle kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiblerine vakf et!
Ey tilki gibi olan gâfil; bu hîle ve mahâret kuyruğuna gönül bağlama; bunun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmillere bağla ve onlara muhabbet et!
2234. Arslanın penâhında kebab eksik olmaz; ey tilki, sen cîfe tarafına az acele et!
“Arslan”dan murâd, insân-ı kâmil; “kebâb”dan murâd, halkın kabûlü ve medh ü senâsı. Ya'nî, “Ey Hak'dan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi hevâ-yı nefsânîsine meclûben, halkın kabûlünü ve medhini matlûb ve ma'şûk ittihâz etmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin penâhına ve sâyesine sığınır isen, senin bu nefsinin murâdı olan şeyler, o vakit nefsinin murâdı olmaksızın hâsıl olur. O vakit halk seni medh etmiş olsalar, şimdiki hâlin gibi koltukların kabarmaz ve halkın kabûlünden mahzûz ve reddinden mahzûn olmazsın. Mâdemki insân-ı kâmilin penâhında bu gibi kebâb-ı ma'nevîler eksik değildir, o halde ey tilki meşrebli efendi, cîfeden ibaret olan nefis ve dünyâ tarafına az acele et! Ya'nî ihtiyâc-ı beşerîden fazlasına bakma. Nitekim hadis-i şerîfde الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulur. Maahâzâ herkes Allah'ın kulu olduğunu da'vâ ederler; imtihân-ı ilâhî vâki' olduğu vakit, hakîkatte kimin kulu olduğu meydana çıkar. Zîrâ "abdü'l-mâl" malını Allah yolunda fedâ edemez ve “abdü'n-nefs" Hak yolunda nefsi kurbân edemez ve "abdü'z-zevc" ve "abdü'l-evlâd" vesâire de bunlara makıysdir.
2235. Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.
Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru, ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatının mazharı olursun ki, bir cüz'ün, kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen dahi kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Ya'nî, bu vücûd-ı izâfi-i abdânîni, vücûd-ı hakîkî-i Hakkānîde fânî kılasın.
2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; âb ve kil olan sûret üzerine değildir."
Bu beyt-i şerîfde ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîf, lisân-ı nebevîden şeref-sâdır olduğu halde, beyt-i şerîfde "Hak buyurur" denilmesinde و ما ينطق عن الهوى ان هو الا وحى يوحى (Necm, 53/3) ya'nî "Peygamber-i zîşân hevâ-yı nefsânîsinden söylemez; o ancak vahy olunan vahyi söyler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Mâdemki Peygamber'in kelâmları kâmilen vahy-i ilâhîdir, o halde hepsini Hak buyurur.
2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!
Ey gönlünü âlâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzât-ı nefsâniyyeye bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, âlem-i ulvî olur, âlem-i süflî değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"
2238. Muzlim çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan abdest lâyık olmaz.
Avâmın kalbi, muzlim çamura teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ avâmın kalbi de, her ne kadar mertebe-i ilâhiyyenin sûreti ise de, bu mertebe-i ilâhiyyeden gâfildir; ve muzlim olup, gönül denmeğe lâyık değildir. Nitekim toprağa berrâk su karışınca, kara bir çamur sûreti hâsıl olur; ve bu kara çamur içindeki-ne artık su denemez. Zîrâ çamurun mağlûbudur ve çamur hükmünü hâizdir. Ve kezâ, mertebe-i ilâhiyyeden gâfil ve âlem-i süflîye mâil olan bir gönül dahi, ten hükmünü hâizdir. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve tahâret câiz olmadığı gibi, cismâniyet hükmü altında zebûn kalan latîfe-i kalb ile, salât-ı ma'nevîye ve huzûr-ı Hakk'a girilemez.
2239. O sebebden ki, gerçi sudur, çamur mağlubudur; böyle olunca kendi gönlüne deme ki, bu da gönüldür!
2240. O bir gönül ki, göklerden âlîdir, o abdalın, ya peygamberin gönlüdür. [2248]
"Abdal"dan murâd, münhasıran kıssada beyân buyurulan abdal-ı seb'a değildir; vücûd-ı abdânîsi, vücûd-ı Hakkānîye ve sıfât-ı nefsânîsi, sıfât-ı ilâhiye mübeddel olan bilcümle evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ki, bunlar bu husûsta umûmen vâris-i peygamberîdirler. Ya'nî "Arşın üstünde ve gönüllerden yüksek olan gönül, ya peygamberân-ı izâm ve yâhud onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının gönülleridir. Onların kalbleri nazargâh-ı Hak'dır. Ve hadîs-i kudsîde ما وسعنی ارضى و لا سمائى ولكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım, ve lâkin takî ve nakî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalblere mahsûs olan bir beyân-ı ilâhîdir.
2241. O çamurdan pak olup, sâfî olmuştur; ziyâdeliğe gelmiş ve vâfî olmuştur.
O göklerden yüksek olan kalb, cismâniyet hükmünden pâk olup, sıfât-ı rûhâniyye ile sâfî olmuştur. Ve rûhâniyet ve melekiyet mertebesinden de te- rakkî edip, maksad-ı hilkatine vâfi olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu terakkîye şu beyt-i şerîfinde işaret buyururlar: "Diğer def'ada felekten kurbân olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Zîrâ her bir ferd-i beşer, ilm-i Hak mertebesinden, esfel-i sâfilîne nüzûl ettikten sonra da, yine o mertebeye urûc ile mükelleftir. Urûc-ı seri' bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâki' olur. "Urûc-ı batî" ise, ba'de'l-kıyâme pek uzun etvârdan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak elzemdir.
2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.
O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur mesâbesinde olan vücûd-ı izâfî kuyûdâtını terk edip, deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî tarafına gelmiş, anâsır ve cihât cinsinden kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalmakla bir deryâ olmuştur.
2243. Bizim suyumuz çamurun mahbûsu kalmıştır; âgâh ol, ey bahr-i rahmet bizi çamurdan cezb et!
Yukarıdaki beyânı dinleyip ve kendilerini kâmil gören ulemâ-yı zâhir derler ki: "Mâdemki, bizim suyumuz olan rûhumuz, cismâniyetin mahbûsu olup kalmıştır. Agâh ol, ey vücûd-ı izâfi kuyûdâtından kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalarak bir deryâ olmuş olan insân-ı kâmil; mâdemki sen bir bahr-i rahmet-sin, ey bahr-i rahmet, bizi de çamurdan çek de görelim!"
2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat ben latîf suyum diye öğünürsün."
Bir deryâ olan insân-ı kâmil, onların bu tekliflerine karşı cevâben buyurur ki: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne çâre ki sen: "Ben ulûm-ı şer'iyye ile mücehhez ve idrâk-i mümtâz ile müzeyyen bir kâmilim, diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağnî bilirsin." rakkî edip, maksad-ı hilkatine vâfi olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu terakkîye şu beyt-i şerîfinde işaret buyururlar: "Diğer def'ada felekten kurbân olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Zîrâ her bir ferd-i beşer, ilm-i Hak mertebesinden, esfel-i sâfilîne nüzûl ettikten sonra da, yine o mertebeye urûc ile mükelleftir. Urûc-ı seri' bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâki' olur. "Urûc-ı batî" ise, ba'de'l-kıyâme pek uzun etvârdan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak elzemdir.
2245. Senin lafın seni mahrum tutar; o zannı terk et, bana gel!
İrfân ve zekâ sâhibiyim diye, senin öğünmen, seni insân-ı kâmilin naza-rından mahrûm tutar. Sen o zannu vehmini terk et ve o mevhûm olan varlı-ğından boşal; ondan sonra bana gel. Zîrâ sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.
2246. Çamurun suyu deryâya gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çe-kiyor.
Bu topraktan masnû' olan cismin, su mesâbesinde olan rûhu, deryâ-yı hakikate gitmek ister; fakat o cisim, o rûhun ayağını tutmuş ve çeker.
2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o müstakil olur.
Eğer rûh, ayağını kesîf olan cismin elinden kurtarırsa, cism-i kesîf, kup-kuru ve hareketsiz kalır ve rûh dahi kendi âleminde müstakil olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlífleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كئيبا نازح الوطن “Rûh, Allah Teâlâ'nın arşının nûrundandır, onun mebdei budur. Cisim ve be-denin aslı ise, arzın toprağıdır. Melik-i Cebbâr olan Hak Teâlâ hazretleri ikisi-nin arasını te'lif buyurdu. Ahdin ve mihenin kabûlü için sulh oldular. Imdi rûh gurbette ve cisim vatanındadır; binâenaleyh vatanından uzak düşen bir mah-zûn garîbe merhamet et!”
2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin mezeyi ve şarâb-ı halisi çekmendir.
Bu cism-i kesîfden, rûh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bilir misin? Senin ihtiyâc-ı bedenden fazla mahzâ lezzet ve tena'um için türlü türlü gıdalar ile haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer huzûzât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigâlindir.
2249. İster mal ve ister câh ve ister ekmek olsun, her bir şehvet cihanda böyledir.
Rûhun, hakikat deryâsına incizâbı için, bu şehevâtdan vazgeçmek lâzımdır.
2250. Bunlardan her birisi seni bir sarhoş eder, vaktāki onu bulmayasın, sana [2258] humar vurur.
Mal ve câh ve ekl ve şürb lezzetlerinden her birisi, sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip, nereye gittiğini ve niçin gelip, niçin gittiğini düşünemiyecek bir hâle gelirsin, akıl ve fikrin o huzûzât ve lezzâta münhasır olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana humâr, ya'nî baş ağrısı ve elem ve gam hâsıl olur.
"Humâr" sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı ve sersemlik ma'nâsınadır.
2251. Bu gam humârı, onun delili olmuştur ki, o mefkūda senin sarhoşluğun olmuştur.
O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana ârız olan gam humârı, senin o fevt ve gâib ettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş olmanın delîlidir.
2252. Zarûret endâzesinin gayriyle bundan tutma, tâ ki senin üzerine gâlib ve emîr olmasın!
Ya'nî, şer'in sana gösterdiği zarûret ölçüsünü düşün de, huzûzât-ı dünyeviyyeden ancak bu ölçü dâiresinde müntefi' ol. Gerçi helâl olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mubâhtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mubâh olan lezzât ve huzûzât sonra sana gâlib ve hâkim olur; ve onların galebesi ve hâkimiyyeti seni taraf-ı helâke götürür. Bu hakikate binâen, Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: ليس لابن آدم حق في سوى هذه ,Yani Ibn-i Âdem için الاشياء من الدنيا بيت ليسكنه و ثوب يوارى عورته و جلف الخبز والماء dünyâdan bu şeylerin gayrisinde bir hak yoktur: Sâkin olacağı bir ev ve setr-i avret edecek bir libâs ve bir parça ekmek ve su."
2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hâcetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.
"Ser-keşîden" baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma'nâsından kinâyedir.
Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfî görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyaçtan müstağnî addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işaret buyurulur. Onlar derler ki: "Biz Kur'ân ve hadîs-i şerîfin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, diğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk'a vâsılız; ayrıca bir de tarîkat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamânında böyle tarîkat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne'n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me'yûs mu olacaklardır?"
Cevâb: Bu da'vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû' geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifâ ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz'âna kâfidir. Ma'lûm olsun ki "tarikat," "şerîat"in sırrı ve "hakikat," "tarîkat"ın sırrıdır; ve "ma'rifet" bunların netâyicidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma'rifettir. İmdi zâhir-i şerîat ta'limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şerîat olan tarîkat ve bâtın-ı tarikat olan hakikat dahi ta'lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu ta'lîmler neticesinde hâsıl olacak olan ma'rifet, herkesin kendi isti'dâdının dâiresi kadardır. Tarîkat şerîatsız ve hakikat dahi tarîkatsız ve ma'rifet dahi, bunlar cem' olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti'dâdlarına göre şerîat ve tarikat ve hakikatı ta'lîm buyururlar idi. Ve bu ta'lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba'zılarına, vüs'at-ı isti'dâdları hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men' buyururlar idi. Nitekim I. cildde geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dâir olan tafsilât beyân olundu. Resûl-i zîşân Efendimiz'in âlem-i sûretden, âlem-i ma'nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikāl etmiştir ki, onlar hakkında علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir"] ve العلماء ورثة الأنبياء ["Âlimler nebilerin vârisidir"] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şerîatın zâhirine vukūf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir. Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü'minlerin ahvâline gelince: Onların hâlisan li-vechillâh amel edenleri الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'nî "Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulundukları halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena'im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ârız olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedavîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakikate açacak bir tabib-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyac-ı kat'î vardır. مَنْ كَانَ فِي هَذه أَعْمَى وَ هُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'nî "O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena'um etmek başka, göre göre tena'um etmek yine başkadır. Bu beyânât hakkında ehl-i insâfa kanâat husûlü ümidiyle Sipehsâlâr hazretlerinin Menâkıb'ında münderic olan vak'ayı aynen yazıyorum: "Zamân-ı Hz. Mevlânâ'da, ilmiyle âmil bulunan ulemâ-i zâhireden, cenâb-ı Mevlânâ efendimize mu'teriz Şemseddîn Mardînî ismindeki bir zât nakletti ki, bir gece âlem-i ma'nâda Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlar idi. Huzûr-ı Risâlet-penâhîlerine gidip selâm verir idim, mübarek yüzlerini çevirirler idi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirirler idi. Akıbet söze başlayıp dedim ki: "Yâ Resûlallâh! Bu kadar sene ümîd-i âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkikine cehd ve gayret edip, bilcümle ehl-i İslâm'ın hall-i müşkillerini, mesâî-i sâireme takdîm eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyetime hiçbir sebeb göremiyorum?" Hz. Risâlet-penâh (salavâtullâhi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun; bu ise, cümle günahların fevkindedir." Bunun üzerine ahvâl-i mâziyenin istiğfâriyle meşgül oldum." hakkında علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir"] ve العلماء ورثة الأنبياء ["Âlimler nebilerin vârisidir"] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakikatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şerîatın zâhirine vukūf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir.
Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü'minlerin ahvâline gelince: Onların hâlisan li-vechillâh amel edenleri الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'nî "Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulundukları halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena'im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ârız olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedavîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakikate açacak bir tabib-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyac-ı kat'î vardır. مَنْ كَانَ فِي هَذه أَعْمَى وَ هُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'nî "O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena'um etmek başka, göre göre tena'um etmek yine başkadır. Bu beyânât hakkında ehl-i insâfa kanâat husûlü ümidiyle Sipehsâlâr hazretlerinin Menâkıb'ında münderic olan vak'ayı aynen yazıyorum:
"Zamân-ı Hz. Mevlânâ'da, ilmiyle âmil bulunan ulemâ-i zâhireden, cenâb-ı Mevlânâ efendimize mu'teriz Şemseddîn Mardînî ismindeki bir zât nakletti ki, bir gece âlem-i ma'nâda Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlar idi. Huzûr-ı Risâlet-penâhîlerine gidip selâm verir idim, mübarek yüzlerini çevirirler idi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirirler idi. Akıbet söze başlayıp dedim ki: "Yâ Resûlallâh! Bu kadar sene ümîd-i âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkikine cehd ve gayret edip, bilcümle ehl-i İslâm'ın hall-i müşkillerini, mesâî-i sâireme takdîm eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyetime hiçbir sebeb göremiyorum?" Hz. Risâlet-penâh (salavâtullâhi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun; bu ise, cümle günahların fevkindedir." Bunun üzerine ahvâl-i mâziyenin istiğfâriyle meşgül oldum." Şemseddîn-i Mardînî ba'dehû Hz. Pîr'e intisâb edip, mazhar-ı lutufları olmuştur.
2254. Nitekim çamurdaki su: "Ben suyum, niçin meded istiyeyim!" diye imtina' eder.
Nefsâniyet ve cismâniyet çamurundaki "Rûh, ben de rûhum, niçin başka-larından yardım istiyeyim!" diye kâmillerin sohbetinden ibâ eder.
2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şübhesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.
Ey âlim efendi, sen hırs-ı dünyevî ve hevâ-yı nefsânî levsiyyâtına bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu zann-ı bâtılın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil olan kâmillerden kaldırdın ve kendini onlardan müstağnî bildin.
2256. Revâ tutar mısın ki, o gönül bu olsun ki, o sütün ve balın aşkında olur.
Ey dirâyet ve zekâvetine i'timâd eden efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşk ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen câiz ve revâ görür müsün? Gönül, böyle âlem-i süflînin lezzetlerine mübtelâ olan gönül müdür?
2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hasıldır.
Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe iki mertebe üzerine ma'nâ vermiştir: Birisi fehm-i avâma ve diğeri fehm-i havâssa göredir. Fehm-i avâma göre verdiği ma'nâ şudur: İnsan sütü ve balı vesâir latîf gıdaları yediği vakit lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nitekim bir kimsenin evlâdı veyâ pederi vefât edip, kalbi onun âteş-i firâkıyla yanıp tutuştuğu esnâda lezâiz ve huzûzât âleminden hiçbirine iltifat etmez; binâenaleyh sütün ve balın letâfeti, kalb letâfetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Binâenaleyh her bir hoş olan gıdâya, o hoşluk ve letâfet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur. Fehm-i havâssa göre verdiği ma'nâya, Hind şârihleri de iştirak etmişlerdir; o ma'nâ da hulâsaten budur: Mevcûdât-ı dünyeviyyenin hepsi, "hakikat-ı câmia" olan gönül feyzinin pertevindendir. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Binâenaleyh gönül cevher ve bâkîsi hep bu hakikatin pertevi olan arazdır. Nitekim âtîde de beyân buyurulur.
2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe nasıl garaz olur?
Her bir hoşa ve latîfe, o hoşluk ve letâfet gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher ve havâss-i hamseden her birine hoşluk veren âlem fer' ve araz olur; ve fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. İmdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı ve garazı olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu gölgeye âşık olur mu?
2259. O gönül ki, malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur ve suyun zebunudur.
O gönül ki, kalb-i kâmilin gölgeleri olan malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur olan cismin ve kara su mesâbesinde olan rûh-ı hayvânînin mağlûbudur; binâenaleyh sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıftır.
2260. Yâhud hayaller ki, onun zulmetlerindedir, onlara güft ü gû için taparlar.
Yâhud o gönül ki, o gönlün zulmetleri içinde birtakım hayaller peyda olur; ve bu âlem-i sûretde güft ü gû için bu hayâllere taparlar ve o hayaller birtakım ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyyedir ki, ancak dedikodudan ibarettir.
2261. O nûr deryasının gayri, gönül olmaz. Gönül nazargâh-ı Hudâ olsun, sonra da kör olsun hâ!
Nûr deryâsı olan kâmilin gönlünden gayri ve âşık-ı mâl ve câh olan bir gönül, gönül değildir. Ve nazargâh-ı Hudâ olan bir kâmilin kalbi, aslâ kör olmaz. Binâenaleyh öyle bir kâmilin kalbinin gördüğü ulûm, ulûm-ı ledünniy- yedir; kör olan kalblerden sudûr eden ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyye değil-dir. Onların ulûmunu, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyâs edip, hatâ is-nâd edenlerin vay hâline!
2262. Değil midir ki gönül yüz binlerce hâs ve âmm içinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?
Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Nî" kelimesinden "der yekî bậşed"e kadar bir cümle-i istifhâ-miyyedir; bu sûretde ma'nâ: "Değil midir ki, gönül havâs ve avâmın yüz bin-lercesinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?" demek olup, kalb-i kâmi-lin kudretini beyândan ibaret olur. Fakîr, bu ma'nâyı münasib gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hind şurrâhından Muhammed Hâşim, şöy-le ma'nâ veriyor: "Her gönül nazargâh-ı Hudâ değildir; belki gönül, dünyâ halkının yüz binlerce havâs ve avâmının ancak birinde zuhûra gelir; eğer sen bilirsen, onun nişanını ver!" Bu da, yukarıki ma'nâyı te'yîd eder. Anka-ravî hazretleri ise: "Dil-i kâmil, yüz binlerce havâs ve avâmda olmaz; ancak bir kimsede olur. İki kimsede olmaz; ve hangi kimsedir, o hangi kimsedir?" ma'nâsını veriyor ve sonra şu suâli îrâd buyuruyor: "Bir asırda, birkaç sâ-hib-i dil olmaz mı? Eğer olursa "der yekî bâşed" ya'nî "bir kimsede olur" buyurulması nasıl tevfik olunur?" Bu suâle verdikleri cevabın hulâsası şudur: "Zât-ı mutlakanın vahdetine mukābil olan kalb-i kâmil, ezelen ve ebeden bir-dir; iki olmak ihtimali yoktur ve ta'dâd ve keserât-ı kulûb eşhâs-ı kesîreye izâfet olunduğu i'tibariyledir. İmdi bu vahdet-i mutlaka mazharı olan kalb-i vâhide, birçok kimseler vâsıl olsalar, hakikat cihetinden bir olurlar." Hazre-tin, beyt-i şerîfe verdiği ma'nâ bu sual ve cevabı iktizâ etmiştir. Hind şârih-lerinin verdikleri ma'nâda bu sual ve cevâb külfeti olmadığı için, daha mü-reccah görünür.
2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi ol-sun.
Ey müddeî, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. binâenaleyh o gönül kırıntısını bırak da, bir kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeğe çalış, tâ ki o sendeki gönül kırıntısı o kâmilin gönlünden bir dağ gibi metîn olsun. yedir; kör olan kalblerden sudûr eden ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyye değildir. Onların ulûmunu, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyâs edip, hatâ isnâd edenlerin vay hâline!
2264. Gönül bu vücud hittasında olanı muhîttir; ihsan ve cûddan altın saçar.
"Hıtta" başka kimse müdahale etmemek üzere bir kimsenin çizgi çekerek, ta'yîn ettiği mahaldir; cem'i "hitât" gelir. Ülke ve diyâr ve memleket ma'nâsında da müsta'meldir. Gönül, varlık dairesinde ve diyârında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. İn'âm ve sehâdan dolayı, âlem-i vücûdda, efrâd-ı eşyânın isti'dâdlarına göre, feyiz ve atâ altınlarını saçar.
Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside لا يسعنى ارضى و لا سمائی و لكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurur. Ve kâmil olan nekāvet ve takvâ ise, ancak îmân-ı kâmil sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin derece-i vüs'atini beyâna hâcet yoktur. Böyle bir kalb, bittâbi' vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olduğu gibi, bu âleme vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine de vâsıtadır. Binâenaleyh ihsân, ve cûd cihetinden feyiz ve atâ altınları, âlem-i halka elbette böyle bir kalbden tevzi' olunur.
2265. Ehl-i âlem üzerine ihtiyar cihetinden, selâm-ı Hak'dan selametler nisar eder.
"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve atâ etmek ma'nâsınadır. "Selâm" noksanlardan ve ayıplardan emîn olan ve büyük ağaç ma'nâsına gelir. "Selâmet" emînlik ve ayıplardan berî olmak demektir. Ve "Selâm" esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'nî "O kalb-i kâmil, ehl-i âlem üzerine cebr-i ilâhî cihetinden değil, ihtiyâr cihetinden Hakk'ın Selâm ism-i şerîfinin ahkâm ve âsârını ızhâr için, ehl-i âlem üzerine selâmetler saçar ve atâ eder."
2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.
Her kim o insân-ı kâmilin kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.
2267. Senin eteğin o niyaz ve huzûrdur; sakın eteğe o fücûr taşını koyma!
"Fücûr" Hak'dan rücû' etmek ve yalan söylemek ma'nâsınadır ve dâire-i şer'den çıkmak ma'nâsında müsta'meldir ki, fisk u fücûr denir. “İnsân-ı kâmilin atâ-yı kalbine karşı, senin açacağın etek, senin niyâzın ve huzûrundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fisk u fücûr taşları bulunmasın."
2268. Tâ ki o taşlardan eteğin yırtılmasın, tâ ki nakdi, renklerden bilesin.
"Nakd" seçmek ve saymak ma'nâsınadır, cem'i "nukūd" gelir; ve kalpı hâlisten çıkarıp seçmek ma'nâsında kullanılır. "Renkler"den murâd, boyanıp yaldızlanarak zâhirde nakd-i hâlis zannolunan kalplardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile ve renkler ile müddeî-i kâzib olan nâkıslara işâret buyurulur.
2269. Sen eteğini cihandan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.
Sen kalbinin eteğini bu âlem-i sûretden fücûr taşlarıyla doldurdun. Bundan başka çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile iftihâr ettikleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile emsâline karşı iftihâr etmektesin.
2270. O gümüş ve altın hayali, mâdemki altın olmadı, senin sıdk eteğini yırttı [2278] ve gam artırdı.
Çocukların renkli cam parçalarını para tahayyül ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, hakikaten altın ve gümüş hayâl ettin; ve hadd-i zâtında onların hakikatlerine muttali' olmadın. Binâenaleyh o toprağın renkli taşları senin sadâkat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedâriki elemiyle yanıp tutuştun.
2271. Çocuklara taş, ne vakit taş görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.
Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye muhabbet ettikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi
"Fücûr" Hak'dan rücû' etmek ve yalan söylemek ma'nâsınadır ve dâire-i şer'den çıkmak ma'nâsında müsta'meldir ki, fisk u fücûr denir. “İnsân-ı kâmilin atâ-yı kalbine karşı, senin açacağın etek, senin niyâzın ve huzûrundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fisk u fücûr taşları bulunmasın."
2272. Akıl, pîr geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümîde sığmaz.
Hak yolunda akıl, pîr-i irşad olarak zahir oldu.. Binâenaleyh aklı kâmil olan kimse pîr olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fakat hakikat-ı eşyâdan bî-haber olana pîr denemez. O akl-ı kâmile vusûl baht ve ümîdinde, kılın, ya'nî saçı ve sakalı ağarmanın aslâ dahli yoktur.
Dekūkî'nin duâsı ve şefâati üzerine, o cemâatin inkâr etmeleri ve onların perde-i gayba uçmaları ve nâ-peyda olmaları ve Dekūkînin havaya mı, yahud zemîne mi gitti diye hayrân olması beyânındadır
2273. Vaktaki o gemi kurtuldu ve murâda geldi, o cemaatin namazı da tamam oldu.
Dekūkî hazretleri tarafından garktan kurtulmaları için duâ edilen gemi kurtuldu ve murâdları olan selâmet, gemi halkına hâsıl oldu. Abdal-ı seb'anın Dekūkî hazretlerine iktidâ ederek kıldıkları namaz dahi tamâm oldu.
2274. Onlara birbirleriyle fısıltı vâki' oldu ki: "Ey peder, bizden bu fuzûlî olan kimdir?" diye.
O abdal-ı seb'a geminin sâhil-i selâmate çıktığını görünce Dekükî hazretlerinin arkasında: "Ey baba! Bizim içimizden fuzûlî olarak duâ ederek, akl-ı maâd mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya kadar, o toprağın renkli ma'denlerine karşı muhabbetten vazgeçmezler.
2275. Dekūkî'nin arkasında müstetir oldukları halde, her birisi, o dîğerine sırran söylediler.
O abdal-ı seb'a Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice söyleştikleri vakit, basar-ı hissîden müstetir idiler. Ya'nî zâhiren bakılınca görünmez bir halde idiler.
2276. Her birisi: "Bu duâyı el-ân, ne içimden, ne dışımdan etmemişimdir!" dedi.
2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imamımız derd cihetinden, bü'l-fuzûlce bir münâcât etti."
O abdal-i seb'adan birisi dîğerlerine dedi ki: "Bizim imâmımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felâkette görüp, içinin daralması cihetinden, bü'l-fuzûlce ve vazîfesi hâricinde olarak Hakk'a bir münâcât etti.
2278. O diğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana yakînen böyle görünüyor."
2279. "O inkıbazdan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Muhtar-ı mutlaka itiraz etti!"
O Hz. Dekūkî gemidekilerin feryâdından havsalası daraldığı için, vazîfe-i abdiyyeti hâricine çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şânı, efendisinin her bir hükmüne râzı olmak iken, Muhtâr-ı mutlak olan Hakk'ın hükmüne ve ef'âline i'tirâz etti.
2280. Vaktaki bundan sonra, o ehl-i kerem: "Nihayet bakayım ne söylüyorlar? diye nazar ettim." Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler Dekūkî hazretleri lisânındandır.
2281. Onlardan birini makāmında gördüm, tamamen kendi makāmlarından gitmiş idiler.
Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler Dekūkî hazretleri lisânındandır.
2282. "Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm taife üzerine galib olmadı."
"Benim maddî ve ma'nevî keskin olan gözüm, o abdal-ı seb'adan hiçbirisini, hiçbir cihette göremedi."
2283. İnciler idiler, gûyâ su oldular; ne ayaklarının izi, ne de sahrâda toz var.
2284. O dem hepsi kıbâb-ı Hak'da oldular; o tâife hangi bahçeye gittiler?
O anda o tâife incinin suya inkılâb etmesi gibi, kesîf olan taayyünlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde mestûr oldular. Acabâ o tâife bu kesâfet bahçesinden, hangi letâfet bahçesine gittiler?
2285. Tahayyürde kaldım ki, Hak bu kavmi, bizim gözümüze nasıl mestûr kıldı?
2286. Balıkların ırmak suyuna dalması gibi, onun gözünden öylece pinhân oldular.
Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: O abdal-i seb'a, balıkların suya dalmaları gibi, Hz. Dekūkî'nin gözünden gâib oldular ve ism-i Zâhir'in ahkâmının altından, ism-i Bâtın'ın ahkâmı altına intikāl ettiler; zîrâ evliyâullâh cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardırlar.
2287. Senelerce onların hasretinde kaldı; ömürlerce onların şevkinde yaş akıttı.
Dekūkî hazretleri, senelerce onlara mülâkî olmak için hasret çekti; ömürlerce onların şevk-i sohbetlerini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Ma'lûm olsun ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahs olunan Dekūkî hazretlerinin mertebesini tenzil etmez. Nitekim bir pâdişâh, kendi mâdûnu olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arz-ı iştiyâk eder ve gaybûbetinden müteessir olur.
2288. Sen dersin ki, merd-i Hak Hudâ ile zikr-i beşeri ne vakit nazara getirir?
Ey nazarı kesîf sûretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim beyânâtımıza karşı bir i'tirâz dermeyân edip dersin ki: "Dekūkî hazretleri mâdemki ehlullahdan bir zât idi, zikr-i Hak ile zikr-i beşeri nasıl kalbinde cem' etti; ve niçin beşerden ibaret olan bu abdâl-ı seb'anın iftirâk-ı sohbetlerinden müteessir olup ağladı?"
Bu i'tirâz, cenâb-ı Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gaybûbetinden sonra vâki' olan teessürlerinden dolayı muhâlifler tarafından dermeyân edilen i'tirâz olmak da muhtemeldir. Çünkü cenâb-ı Pîr efendimiz, onların Konya'dan Şam'a avdetleri üzerine, pek ziyâde müteessir olup bir gazel inşâd buyurmuşlar ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin ba'zı ebyâtı şöyledir:
"Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrûmuz. Şem' gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin refikiyiz ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkında cismimiz vîrâne ve canımız baykuş gibi oldu."
2289. Ey filân! Eşek burada o sebebden yatar ki, sen onları can değil, beşer gördün.
"Husbîden-i har" Eşeğin yatması, hayretten ve hakikatı bulamamaktan kinâyedir. Ya'nî: Ey sûret-perest olan filân! Sen bu sebebden dolayı ahvâl-i Dekūkî hazretleri, senelerce onlara mülâkî olmak için hasret çekti; ömür-lerce onların şevk-i sohbetlerini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Ma'lum olsun ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahs olunan Dekūkî hazretlerinin mertebesini tenzil etmez. Nitekim bir pâdişâh, kendi mâdûnu olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arz-ı iştiyâk eder ve gaybûbetinden müteessir olur.
2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı vîrân olmuştur ki, sen onları avâm gibi beşer gördün.
Ey maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyeden hâm olan adam! Senin i'tikādının emri, bundan dolayı harâb olmuştur ve ondan dolayı evliyâyı inkâr etmişsindir ki, sen onları, sâir avâm-ı beşer gibi, beşer gördün.
2291. Sen de onu gördün ki, İblîs-i laîn: “Ben ateştenim, Adem çamurdandır!” dedi.
Ey sûret-perest olan gâfil, sen evliyâ-yı Hakk'a nazar ettiğin vakit, onda hakikatı görmekten matrûd olan İblîs'in gördüğünü gördün. O İblîs onun unsur-ı kesîfine bakıp: “O çamurdandır!” ve kendi unsur-ı latîfine bakıp: “Ben ateştenim!” dedi. Binâenaleyh onun nazarı ancak unsur âlemindeki mukāyeseye düştü; ve rûhdan ve ma'nâdan gâfil oldu. Zîrâ Adem esmâ-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye için hakikat-ı câmiadır; ve İblîs bu câmiiyyetden uzaktır.
2292. İblîsce olan gözü bir dem bağla, ne kadar süret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!
İblîs'e münasib olan gözü ve nazarı bir an için olsun bağla; ne zamâna kadar sûret göreceksin, nihâyet ne zamâna kadar, ne zamâna kadar! Bu evliyâ-yı Hak, senin gördüğün gibi sûret-i kesîfeden ibaret değildir. Onlar inâyet-i Hak'la, rûh-ı musavver hâline gelmişlerdir.
2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümîdi kesme, onları ara!
Ankaravî hazretleri “Ey Dekūkî” hitâbını “Ey Dekūkî meşreb olan nîk-hû” sûretinde şerh buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâ- bâdî buyurur ki: "Ey Dekūkî!" makūle-i Hak Sübhânehû hazretleridir. Ya'nî onları bulmaktan nâ-ümîd olma ki, onlar her halde seninle beraberdirler; ve mümkindir ki Hz. Mevlânâ Dekükî'ye hitâb buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütâlaası âmmeye râci' olduğu için, müreccahdır. Ya'nî Dekūkî hazretleri gibi evliyâ-yı Hakk'ın kadir ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine tâlib olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan nâ-ümîd olma; mâdemki sende taleb ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.
2294. Agah ol, iste ki, rükn-i devlet istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.
Ey tâlib, iste! Zîrâ devletin direği istemektir. Bir şey hakkında taleb lâzımdır ki, ona himmet ve kalbin teveccüh-i tâmmı hâsıl olsun. Çünkü matlûb olmayan şeye himmet masrûf olmaz. Gerçi ey tâlib, sen, onların sohbetini fevt ettim veyâ onların sohbetlerine nâil olamadım, diye mahzûn ve mükeddersin; fakat ümîdi kesme! Gönülde her bir açılma ve inbisât, bağlanma ve kabz içindedir. Zîrâ açılma ve bağlanma, bast ve kabz, iki hâlden ibârettir. Hâlin devâmı muhâl olduğundan, biri dîğerini ta'kîb eder ve kabz hâli basta mübeddel olur. Beyit:
Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir
2295. Kâr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, fâhte gibi cân ile “kû ve kû" de!
"Fâhte" üveyik kuşu, yabânî güvercin ma'nâsınadır. “kû ve kû” edât-ı istifhâm olup "nerede ve nerede?" ma'nâlarına olduğu gibi, fâhtenin “kû kû” diye ötmesine de işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey tâlib-i hakikat, umûr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, fâhte gibi can ile öt!"
2296. Ey muhtecib, bu hususda iyi bak ki, Hak duâyı “estecib" üzerine bağlamıştır.
Ey evliyâyı görmek ve bulmak emrinde perde ve hicâb arkasında kalmış olan kimse; bu taleb hususunda iyi bak ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Ke- bâdî buyurur ki: "Ey Dekūkî!" makūle-i Hak Sübhânehû hazretleridir. Ya'nî onları bulmaktan nâ-ümîd olma ki, onlar her halde seninle beraberdirler; ve mümkindir ki Hz. Mevlânâ Dekūkî'ye hitâb buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütâlaası âmmeye râci' olduğu için, müreccahdır. Ya'nî Dekūkî hazretleri gibi evliyâ-yı Hakk'ın kadir ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine tâlib olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan nâ-ümîd olma; mâdemki sende taleb ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.
2297. Her kimin gönlü i'tilâlden pak oldu ise, onun duâsı Zü'l-celâle kadar gider.
"İ'tilâl" illetli olmak ma'nâsınadır. "İllet"ten murâd, şübhe ve nefsin hazzı-na müteallık duygulardır. Meselâ bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun cem'iyyeti şerefiyle müşerref olmak için Hakk'a duâ ve niyâz eder; fakat duâsı-nın kabûlünde şübhesi olursa, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsı-na muhâlif olduğu için, bu şübhe kalbde bir illet olur. Veyâhud insân-ı kâmili taleb ve niyâz eder; fakat bu taleb, hemcinsine ve akrânına tefevvuk gibi nef-sânî bir duygunun tatmîni için olursa, bu duygu, kalbde bir illet olur. Bunlar misâldir; bu gibi illetlerin envâ'ı pek çoktur. Eğer duâ ve taleb hususunda bir kimsenin kalbi bu gibi i'tilâlden pâk oldu ise, duâsı huzûr-ı Zü'l-celâle kadar gi-der; ve eğer kalb, illetlerden bir illet ile ma'lûl ise, o duâ yarı yolda kalır.
Dâvûd nebî (a.s.) ahdinde kazançsız ve zahmetsiz o helâl rızık tâlibi ve onun duâsı müstecâb olması hikâyesinin şerhine bir rücû'
2298. O hikâye hatırıma geldi ki, o fakîr, gece ve gündüz efgān ve nâle ederdi.
Yukarıda, Hak'dan zahmetsiz helâl rızık taleb eden bir fakîrin evine ansı-zın bir öküz gelmiş ve "Duâm makbûl oldu!" diye hemen o öküzü kesmiş idi diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakāyıkın beyânı girmekle, hikâye nâ-tamâm kalmış idi. O hikâye hâtıra hutûr etti, onu ikmâl edelim. rimde أدعونى استجب لكم (Gafir, 40/60) "Bana duâ ediniz ki, size isticâbe edeyim" buyurmuş ve duâyı isticâbeye ve kabûl üzerine bağlamıştır. Binâenaleyh sen kemâl-i hulûs ile taleb et, Hak kabûl buyurur.
2299. Ve Huda'dan şikârsız ve zahmetsiz ve kazançsız ve intikālsiz helâl rızık isterdi.
Ma'lumdur ki, helâl rızık istihsâli ya av vâsıtasıyla veyâhud birinin hizmetini îfâ zahmetine katlanmakla veyâhud ticaret ederek kâr etmekle veyâ bi-hasebi'l-verâse, kendisine intikal eden mal ile olur. O fakîr ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Hak Teâlâ hazretlerinden helâl rızık ister idi.
2300. Bundan evvel onun ba'zı hâlini dedik; lakin ta'vîk geldi ve beş kat oldu. [2308]
"Ta'vík" işten geri kalmak ma'nâsınadır. O hikâyedeki fakîrin ba'zı ahvâlini bundan evvel söylemiş idik; fakat araya ba'zı hikem ve esrârın beyânı girdiğinden, bu hikâyenin mâba'di ta'vika uğradı ve kelâm uzayarak, bu ta'vik beş kat oldu.
2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?
Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; vaktāki Hakk'ın fazl u kerem bulutları, hikemiyât-ı ilâhiyye yağmurunu yağdırıyor, o hikmet yağmurları arasında elbet bu hikâyenin mâba'di de âlem-i elfâz ve kelâma yağacaktır; o yağacak olan rahmet-i ilâhiyye arasından, bu hikâyenin mâba'di nereye kaçabilecektir?
2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Agâh ol ey kimse, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehîn oldu."
"Rehîn" burada karîn ve mahbûs ma'nâsınadır. Hak'dan bâd-ı havâ [=bedâva] helâl rızık isteyip, öküzü kesen o fakîri o öküz sahibi gördü: “Ey kimse, kendine gel! Senin zulmün ve bi-gayri hakkın benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin karîni ve mahbûsu oldu."
2303. "Agah ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey tarrar olan ahmak, insafa gel!"
"Tarrâr" yankesici ve hırsız ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey ahmak hırsız! İnsâ-fa gel de i'tirâf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"
2304. Dedi: "Ben Hak'dan rızık isterdim; kıblemi niyazdan müzeyyen kıldım."
O fakîr, öküz sahibine cevâben dedi: "Ben Hak'dan, zahmetsiz rızık ister idim ve bu husûsta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyâz ve tazarru' ile süsledim."
2305. "Benim eski olan duâm müstecâb oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevab!"
"Eski olan duâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesinde, a'yân-ı sâbitenin, li-sân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleridir. Ya'nî "Senin öküzün, benim ezelde mukadder olan rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevâb!"
2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.
Öküz sahibi, fakîrin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemiyerek, o fakîrin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.