İçeriğe atla

Dekūkî'nin namaz içinde batacak olan geminin efgānını işitmesi

67. bölüm / 70 · 2552 kelime · ~13 dk okuma

2168. O Dekükî imâmete düzen etti; o sâhilde namaza geldi.

O Dekūkî hazretleri abdâl-ı seb'adan mühlet isteyerek, yukarıda îzâh olunduğu üzere ahvâl-i bâtınesine çeki-düzen verip, onlara imâmete hazırlandı, o sâhilde namaza geldi.

2169. Ve o cemaat onun arkasında kıyamda... İşte zîbâ tâife ve güzîde imâm!

2170. Ansızın onun gözü deniz tarafına düştü; vaktaki deniz tarafından "[2178] Dâd, dâd!" işitti.

2171. O, dalga arasında kazâda ve belâda ve çirkinlikte bir gemi gördü.

nın harâretle terbiyesine mütevakkıftır; ve namaz yumurtasının harâretle terbiyesi ise, kalb-i sâlikin kendi mertebe ve makāmı dairesinde hâlikına teveccühü ve Hak'la muhâtabasıdır. Nitekim hadis-i şerifde لا صلوة الا بحضور القلب ya'nî "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur. İmdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu vakit, civciv çıkamıyacağı gibi, namazın zâhiri dahi Resûl-i zîşânın ta'lîm buyurduğu vecihle, ta'dîl-i erkân ile olmazsa, onda hayât-ı ma'neviyye hâsıl olmaz. Binâenaleyh, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında beyân buyurulduğu üzere kuşların yerden yem toplaması gibi ta'zîmsiz ve tertîbsiz secdeye baş koymamak ve namazın her vaz'ında huzûr-ı Hak'da olduğunu teemmül ile, edeb dâiresinde hareket etmek lâzımdır.

2172. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm dalgalar; bu üç karanlık ve batmaktan korku.

Gece karanlığına, kara bulutların inzimâmı ve büyük dalgalar çirkin bir manzara vücûda getirmiş idi. Ve bu üç karanlığın vukū'u, kazâ-yı ilâhî ve gemi ehlinin batmak korkusu içinde çırpınmaları ve feryâdları onların belâları ve ibtilâları idi. Bu vücûd-ı izâfî deryâsı içinde, beşerin cisim gemisinin hâli de böyledir. Zulmet-i tabiiyye, sıfât-ı nefsâniyyenin kara bulutları; ve bu gemiyi batırmak için hücum eden şeyâtîn-i ins ve cin, ya'nî görünen ve görünmeyen şeytanlar ve bu üç karanlık içinde helâk-i ma'nevî korkusu; ve gemi halkı, kuvâ-yı cismânî ve rûhânîdir.

2173. Bir sert rüzgâr Azrâil gibi kalktı; dalgalar sola ve sağa karıştı.

2174. Gemi halkı mehâbetden eksilmiş "Vâ veyletâ!" na'rası kalkmış.

"Kâste" eksilmiş ta'bîriyle elem ve keder ve korku gibi ahvâlin vücûd-ı unsurînin sıkletini tenkîs edeceğine işaret buyurulur; bu hâl tıbben bir hakîkattir. İnsan râhattan ve safâ-yı kalbden semîn ve kederden erir ve zayıflar. İşte gemi halkı vaziyetteki mehâbetden eksilmiş, "Eyvah batıyoruz!" na'raları yükselmiş idi.

2175. Nevha içinde ellerini başlarına vururlar idi; kâfir ve dinsiz hep muhlis oldular.

Kimi de helâk korkusundan feryâd içinde ellerini başlarına vururlar ve: "Yâ Rab, meded ve inâyet ancak sendendir!" derler idi. Bu belâ içinde kâfir ve mülhid Allah'a karşı hep ihlâs sahibi oldular. "Kâfir" kendisinin bir dîn-i bâtılı olup, dîn-i hakkı kabûl etmeyen ve "mülhid," hiçbir dîni kabûl etmeyip, bir kayd ile mukayyed olmayan kimsedir. Bu beyt-i şerîfde sûret-i Ankebût'da olan فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ (Ankebût, 29/65) ya'nî “Kâfirler gemiyé bindikleri vakit dîn sâhibi muhlisler olarak Allah'a duâ ederler. Onları karaya çıkarıp, necât verdiği vakit şirke avdet ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, karaya çıktıkları vakit, şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu belâdan kurtulduk, derler; bu halâsı Hak'dan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu sûretle şirke avdet ederler.

2176. O zaman yüz tazarru' ile Hudâ'ya can ile ahidler ve nezirler etmişler.

2177. Baş açık sücûdda; o kimseler ki, onların yüzleri pîç-i pîçten hiç kıble görmedi.

“Pîç pîç” ve “Pîçâ-pîç" pek dolaşıklık demektir. Bu ta'bîr ile, onların kalblerindeki eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi sıfât-ı zemîmeye işaret buyurulur. Ya'nî, “Kâfir ve mülhidler, gemide batmak ve boğulmak korkusundan Hakk'a birçok yalvararak, candan ve gönülden ahidler ve nezirler etmişler ve baş açık secdeye kapanmışlardır. Bu secdeye kapananlar öyle kimselerdir ki, onların yüzleri, kalblerinin pek ziyâde dolaşıklığından, ya'nî Allah'a karşı eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi kötü sıfatların galebesinden, hiç kıble görmemiş ve hiçbirisi Rahmân'a secde etmemiş idi."

2178. Demişler ki, "Bu kulluk faidesizdir;" o zaman onda yüz dirilik görmüşler.

"O, bu belâdan evvel yüzleri hiç kıble görmemiş olan kimseler, selâmet vaktinde: "Bu kulluk ve ibâdet fâidesiz ve beyhûdedir" demişlerdir. Halbuki o belâ zamânında, o kullukta ve ibâdette yüz dirilik ve necât ve selâmet görmüşlerdir." Bu ebyât-ı şerîfede "kerde" ve "güfte" ve "dîde" kelimeleri her ne kadar müfred olarak vâki' olmuş ise de, "kerde-end" ve "güfte-end" ve "dîde-end" takdîrindedir.

2179. Dostlar ve dayı ve amca ve baba ve ananın hepsinden tamamen ümîdi kesmişler.

Bu beyt-i şerîfde sûret-i Ankebut'da olan فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكَ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا تَحِيهُمْ إِلَى الْبَرِّ اذْأَهُمْ يُشْرِكُونَ (Ankebut, 29/65) ya'nî “Kâfirler gemiye bindikleri vakit dîn sâhibi muhlisler olarak Allah'a duâ ederler. Onları karaya çıkarıp, necât verdiği vakit şirke avdet ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, karaya çıktıkları vakit, şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu belâdan kurtulduk, derler; bu halâsı Hak'dan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu sûretle şirke avdet ederler.

2180. Şakî, can çekişmek vaktinde olduğu gibi, o dem zahid ve fâsık müttakî oldu.

Ya'nî "O kazâ-yı ilâhî ve belâ-yı nâgehânî vaktinde, hem zâhid ve hem fâsık, Allah Teâlâ'ya teveccüh etmekle hepsi müttakî oldu. Zîrâ tasarrufu Hakk'ın yed-i kudretine tefvîz edip, kendilerinin kendiliklerinden soyundular; ve hakikat-ı takvâ ise mâsivallahdan yüz çevirmektir. Bunların halleri, şakînin can çekişmek zamânında müttakî olmasına benzer."

Beyt-i şerîfde zâhid ve fâsıkın müttakî olduğu beyan buyurulur. Fâsıkın müttakî olması zâhirdir. Zâhidin müttakî olmasının ma'nâsı budur ki, müttakînin mertebesi zâhidden yüksektir; zîrâ şirkten ve maâsîden perhîz eder. Ve şirk iki kısımdır: Birisi ma'bûdiyet hakkında ve diğeri mevcûdiyet hakkındadır. Ve zâhid, ikinci şirkten henüz halâs olmamıştır. Zîrâ vücûd-ı Hak ile, vücûd-ı eşyayı ayrı görür; vücûd-ı eşyâdaki tasarrufâtı, o eşyânın irâdesi ve tasarrufâtı bilir. Şakînin can çekişmek zamânında müttakî olması ile de, her muhtazıra, vakt-i ihtizârda ahvâl-i berzahın mekşûf olduğuna işâret buyurulur. Nitekim bu hakikati cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-1 Mûsevî'nin nihâyetinde beyân buyurmuşlardır. Suver-i îmânın hulâsası ber-vech-i âtîdir:

1. Kâfir, hicâb-ı cisim içinde bulunduğu ve ölümüne mütteyakkın olmadığı halde, mahzâ herhangi bir sebeble kendisine kanâat gelip tebliğ-i ilâhînin sıdkına hükm ederek îmân eder. Bu îmânın makbûliyeti inde'n-nâs vâzıh olduğundan, mahall-i i'tirâz değildir.

2. Kâfir vakt-i yeisde, ya'nî azâb-ı ilâhîyi gördüğü vakit, îmân eder. Bu da iki nevi'dir: a. Bu îmân sebebiyle, kavm-i Yûnus gibi dünyâda muazzeb olmaz ve âhirette fâide görür. b. Îmânıyla beraber dünyâda muazzeb olursa da, âhirette bu îmânından fâide görür.

3. Kâfir, hâl-i ihtizârda ahvâl-i berzahı müşâhede edip, henüz rûh, cesedden alâkasını kesmemiş olduğu halde, kelime-i Hakk'ı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilaf vardır; bir tâife indinde onun îmânı makbûldür. Zîrâ onun hâli و يحشر على ما عليه مات كما انه يقبض على ما عليه كان ["Üzerinde olduğu şey üzerine kabz olunduğu gibi, öldüğü şey üzerine haşr olunur."] hadis-i şerîfine mutâbıktır; ve âlem-i âhirete bulunduğu hâl-i îmân üzere intikāl etmiştir. Ve bir tâife indinde makbûl değildir; zîrâ bunun hâli, Allah Teâlâ'nın ya'nî “O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse, îmânın nef'i olmaz” kavl-i şerîfine mutâbıktır. Fakat bu âyet, vaîddir; ve Kerîm olan Allah Teâlâ hazretleri وَ اللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/218) ["Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir"] âyet-i kerîmesiyle vaîdinden tecavüz buyuracağını va'd etmiştir. Binâenaleyh son nefesde kelime-i Hakk'ı telaffuz eden ve sıdkına cezm eden kimsenin îmânı nâfi' olmayacağına delîl-i kat'î değildir.

2181. Onlara ne soldan çare oldu ve ne sağdan; vaktaki hileler öldü, duâ vaktidir.

Belâya düşenler, sağdan soldan istimdâd ederler. Bu istimdâdların ve tedbîr-lerin fâidesi olmadığını gördükleri vakit, artık Hakk'a duâ ve niyâza başlarlar. İkinci mısrâ'ın ibâresi ve tercümesi, Hind nüshalarına göredir. Ankaravî nüshasında حیلها چون مرد هنگام وغاست manası: "Tedbirler öldüğü vakit, cenk vaktidir." Ya'nî "Bir işin sulhan tesviyesi için tedbirler yapılır; vaktāki o ted-bîrler ölür ve müessir olmaz, artık cenk ve mücadele zamânıdır" demek olur.

2182. Onlar duâda ve zârîde ve âhda olup, felek üzerine onlardan kara duman gitmiş idi.

2183. Şeytan adâvetten dolayı aralarında bağırdı ki: “Ey köpeğe tapıcılar! İki illet vardır.”

Her iki “beyn” kelimesinin muzâfun-ileyhi mahzûfdur. “Beyne hâzâ” ve “beyne zâlik” demektir. “Bunun önünde” ve “şunun önünde” demek olur. Ya'nî şeytan, يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (Yâsîn, 27/60) ya'nî “Ey benî-Âdem, şeytana itâat etmeyin; muhakkak o sizin açık düşmanınızdır” âyet-i kerîmesinde haber verildiği üzere, o gemide Allâh'a yalvaranlara karşı, düşmanlığından dolayı aralarında bağırıp, derdi ki: “Ey köpek meşrebinde olan nefislerine tapan tâife! Sizin için iki illet vardır ki, birisi Hakk'a karşı tövbeyi bozmak ve diğeri maâsî irtikâb etmektir. Hakk'a karşı, ahdinizi bozmak illetine düşmemek için, nâfile tövbe etmeyin!”

2184. “Ey inkâr ve nifâk ehli, ölüm ve renc, âkıbet bu müttefikan olacaktır.”

يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ (En'am, 6/158) ya'nî “O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse, îmâ-nın nef'i olmaz” kavl-i şerîfine mutâbıktır. Fakat bu âyet, vaîddir; ve Ke-rîm olan Allah Teâlâ hazretleri وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/218) ["Allah Ga-für'dur, Rahîm'dir"] âyet-i kerîmesiyle vaîdinden tecavüz buyuracağını va'd etmiştir. Binâenaleyh son nefesde kelime-i Hakk'ı telaffuz eden ve sıdkına cezm eden kimsenin îmânı nâfi' olmayacağına delîl-i kat'î değildir.

2185. "Halasdan sonra, gözünüz yaş olur mu? Zîrâ şehvet için husûsî şeytan olursunuz!"

"Ey nefislerine tapan efendiler, şimdi bir belâ ve korku içinde ağlıyarak yalvarıyorsunuz. Kurtulup, karaya çıktıktan sonra da gözünüz yaş olur mu? Böyle Hakk'a karşı yalvarıp ağlar mısınız? Hayır ağlıyamazsınız; zîrâ şehvet-i nefsâniyyenizin hükmünü icrâ etmek için, her biriniz o şehvete hâs olan birer şeytan olursunuz."

2186. "Yezdân'ın bir gün tehlikede, kader cihetinden elinizden tuttuğu hatırınıza gelmez."

"Şehevât-ı nefsâniyyeniz ile meşgül olup tövbenizi ve ahdinizi Hakk'a karşı nakz ederken, Hz. Yezdân'ın sizi, bir gün tehlikeden ve helâkten, kaderinizin îcâbı olarak elinizden tutup kurtardığı, hatırınıza bile gelmez."

2187. Şeytandan bu nidâ gelir; fakat bu sözü, iyi kulaktan başkası işitmez.

"Şeytandan nidâ gelmesi", kalblere gelen hâtıradır; veyâhud insan sûretinde olan ve akıl geçinen birtakım humakādır. Sûret-i zâhirede mantıkî ve ma'kül görünen birtakım havâtır ve beyânât ile fâideli bir amelden alıkoymak isterler. Ve halkın pek çoğu da bu dışı yaldızlı olan zehirli hapı yutarlar. Fakat ârif olanların iyi ve sâf olan can kulakları, bu vesveselerin ve ilkāâtın doğrusunu alıp, eğrisini atarlar.

2188. Kutub ve deryâ-yı safânın şehenşâhı olan Mustafa bize doğru buyurmuştur.

Şeytanın hitâbının mâba'didir: "Ey inkâr ve nifâk ehli, eğer siz ölüm ve rencden kurtulmak için bu tövbeye ve münâcâta başladınız ise, hiç fâidesi yoktur; çünkü ölüm ve renc ve belâ, bu hayât-ı dünyeviyyenin îcâbâtından olup, âkıbet müttefikan ölüm herkesin başına gelecektir. Bu gibi hayâtın renc ve elemleri kezâ müttefikan çekilecektir. Binâenaleyh bu yaptığınız tövbe ve münâcât, sizin için zararlı bir şeydir; çünkü siz nefsinize tapan kimselersiniz, karaya çıktıktan sonra bu tövbelerinizi bozacaksınız; ve tövbeyi bozmak ise daha büyük felâketin vukū'una sebeb olacaktır."

2189. Ki câhilin akıbette göreceği şeyi, akıller evvel mertebede görürler.

Aynen bu beyt-i şerîfin meâlinde olan bir hadîs-i şerîfe fakîr müsâdif olmadım. Hind şârihleri dahi, böyle bir hadîs-i şerîf derc etmemişlerdir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin, şu hadîs-i şerîfe işaret olduğunu beyân buyurur: Ya'ni الكيس من دان نفسه و عمل لما بعد الموت والعاجز من اتبع نفسه هواها و يتمنى على الله "Hâzim ve ihtiyâtkâr o kimsedir ki nefsine hükmeder ve ölümden sonra olan şey için amel kılar; ve âciz o kimsedir ki, nefsine ve onun hevâsına tabi' olur ve Allah üzerine mütemennî olur." Bu hadis-i şerîf rûh-ı ma'nâsı i'tibariyle yukarıdaki beyte muvâfık olur.

2190. Gerçi işler başlangıçta gaybdır ve sırdır; akıl ol! Ve o musırr olan sonunda gördü.

Her bir işin âkıbeti, gerçi başlangıçta meçhûl ve mestûrdur; fakat akıl o âkıbeti o işin başlangıcındaki revişine nazaran evvelen görür ve o işin netîcesini elde etmek için ısrar eden câhil ise, o işin âkıbetini fiilen zâhir olduğu vakit görür.

Bu beyt-i şerîfde, başlangıç ile, mefâtīhu'l-gayb olan eşyanın hakāyıkına işâret buyurulur. Bu sûretde "âkıl”den murâd, kendisine a'yân-ı sâbite münkeşif olan kâmil; ve "câhil-i musır'dan murâd, ehl-i gaflet olur.

2191. Onun evveli örtülmüş olur ve âhirde, onu akıl ve câhil âşikâre görür.

O işlerin evveli, örtülü ve kapalı olur, onları ancak akıl görür; fakat âhiri, o fiillerin netâyici zâhirde belirdiği vakit, hem âkıl ve hem de câhil apaçık bir sûrette görürler. Ve kezâ, ilm-i ilâhîde saâdetine ve şekāvetine hükm olunan kimselerin ahvâli, yeni doğdukları vakit meçhûl ve mestûrdur; onları ancak keşf-i ilâhî ile kâmiller görebilirler. Vaktâki o kimseler büyüyüp, onların ahvâl-i musırrâneleri herkesin his gözleri önünde zahir olur; o vakit o mestûr olan sırr-ı kadere hem âkıl ve hem de câhil muttali' olurlar. Nitekim Ebû Ce- hil ve emsâlinin şekāvette ısrârları, onların mestûr olan sırr-ı kaderlerini hem kâmil ve hem de câhil önünde meydana koydu.

2192. Ey anûd, eğer gayb olan vâkıayı görmezsen, hazmı ne vakit sel kapar?

Ey Hakk'a muhâlefette musır olan kimse, eğer mestûr ve meçhûl olan ayn-ı sâbiteni ve kabiliyyet-i asliyyeni göremez isen, hazm ve ihtiyâtı da sel kapmadı ya! Hak Teâlâ Peygamber'i vâsıtasıyla evâmirini ve nevâhîsini teblîğ buyurdu; mâdemki senin nazarında ezelî olan isti'dâdın meçhûldür, o halde ihtiyât et de, doğru yolda yürü! Ve kezâ umûr-ı dünyeviyyede de hazm ve ihtiyâtı tatbîk et!

2193. Hazm ne olur? Cihân üzerine bed-gümânlıktır; dembedem belâ-yı nâ-gehânı görür.

Ey gâfil, hazm ne demektir bilir misin? Binâsı zulmet-i tabîyye üzerine kurulmuş olan bu cihân-ı kesîf üzerine sû'-i zan ediciliktir. Binâenaleyh temeli zulmânî olan bu cihân üzerine sû'-i zan edenler ve onun revîşinden emîn olmayanlar, dembedem, ansızın gelecek olan belâları görürler; belânın en büyüğü ise ölümdür.

Hâzim olan adamın tasavvurları

2194. Onun gibi ki, ansızın bir arslan erişti; adamı kaptı ve ormana çekti.

2195. O götürmek içinde, o ne düşünür? Ey üstâd-ı dîn, sen de ancak onu düşün!

Hâzim ve ihtiyâtkâr olan bir adamın bulunduğu hâl ve âlem îcâbına göre tasavvurâtının misâli budur ki: Bir arslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o arslanın götürmesi hâli içinde, ölüm ve helâkten başka ne düşünür? Ve işini ve san'atını düşünebilir mi? Ey üstâd-ı dîn, mâdemki bu âlemin, âlem-i mevt ve helâk olduğunu görüyorsun, eğer sende âkıbet-i ahvâl için hazm ve ihtiyât varsa, sen de ancak onu düşün!

2196. Kazâ arslanı ormanlara çekiyor; bizim canımız işlerin ve san'atların meşgülüdür.

Efrâd-ı benî Adem ve sâir zî-rûh olan hayvânât hakkındaki kazâ-yı ilâhî arslanı, onları mevt ve adem ormanlarına çekiyor; ve cemâd ve nebât ve hayvân ve insanın bilâhire fenâsı, bu kazâ-yı ilâhî îcâbındandır. Böyle iken bizim canımız, yine umûr-ı dünyâ ile ve san'atlar ile meşgüldür.

2197. Öyle ki halk fakrdan korkarlar; boğazına kadar tuzlu suyun altına gitmişlerdir.

Halkın, bu kazâ arslanının pençesinde, helâk ve mevt tasavvurâtıyla meşgûl olamaması, fakirlik korkusundan nâşîdir. Halbuki halk birtakım esbaba teşebbüs edip, Hak'dan gâfil olarak, fakirlikten necâtı bu esbâbdan bilirler. Netîcede tuzlu su deryâsı mesâbesinde olan gam ve tefrika içinde gark olurlar. Zîrâ refâh ve saâdet-i sûrî, mutlakā esbâbdan değildir; eğer esbabdan olmak lâzım gelse idi, gece ve gündüz musırrâne esbâba tevessül sûretiyle canlarını kemirmiş olan kimselerin hepsi, refâh içinde bulunmak îcâb ederdi. Maahâzâ böyle olmadığı dâimâ meydandadır. Ve ehl-i gaflet buna "tâli” ve "şans" deyip geçerler.

Bu beyânattan esbaba teşebbüsü terk edip, tenbelce oturmak ma'nâsı anlaşılmasın. Fakirlikten halâsı esbabdan bilmek mezmûmdur. Yoksa esbâb-ı mevzûa-i dünyeviyyeye tevessül edip maîşeti Hak'dan istemek tevekküle mâni' değildir; zîrâ müsebbib-i esbab Hak'dır. Bunun için enbiyâ ve rusül-i kirâm hazerâtı esbâbı terk etmemişlerdir.

2198. Eğer o fakrı yaratandan korksa idiler, onlara yerde olan hazîneler keşf olurdu.

Hâzim ve ihtiyâtkâr olan bir adamın bulunduğu hâl ve âlem îcâbına göre tasavvurâtının misâli budur ki: Bir arslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o arslanın götürmesi hâli içinde, ölüm ve helâkten başka ne düşünür? Ve işini ve san'atını düşünebilir mi? Ey üstâd-ı dîn, mâdemki bu âlemin, âlem-i mevt ve helâk olduğunu görüyorsun, eğer sende âkıbet-i ahvâl için hazm ve ihtiyât varsa, sen de ancak onu düşün!

2199. Onların hepsi, gam korkusundan, ayn-ı gamdadır; varlıktan dolayı, ademe düşmüşlerdir.

Bu ehl-i gafletin hepsi fakirlik gamı korkusundan, ayn-ı gamdadır; ya'nî fevt-i esbâb gamı içindedirler. Garîbdir ki, gamdan kurtulmak istedikleri halde, yine gam içindedirler ve bu hâlin farkında bile değildirler. Onların hepsi mevhûm ve fânî olan mecâzî varlıkları için yokluğa, ya'nî ma'dûm ve fânî olan esbâbın kesbine düşmüşlerdir ve hakîkî varlığı bulmaktan mahrûm kalmışlardır.