İçeriğe atla

Kıyâmetde muhasebe-i Hakk'ın heybetinden, sağ el tarafına selâm işaretinin ve enbiyâdan istiânenin ve şefâat istemenin beyânı

66. bölüm / 70 · 800 kelime · ~4 dk okuma

2159. Enbiyâ derler ki: "Çâre günü gitti. Çâre, büyük el âleti orada idi."

"Efzâr" dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el âleti ma'nâsınadır. Burada "el âleti"nden murâd, cisim ve a'zâ-yı dünyevîdir. Zîrâ yevm-i kıyâmetteki cisim ve a'zâ, çalışmak için olan âlet nev'inden değildir. Ya'nî, muhâsebe-i Hakk'ın heybetinden korkup, âciz kalan kimsenin, yevm-i kıyâmette enbiyâdan yardım ve şefâat istemesini teemmül ederek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selâmda da, enbiyâdan istimdâd ve istişfa' etmesi ve bunun neticesinde de onlardan vâki' olacak hitâbı tahattur etmesi lâzım gelir. Ahirete eli boş gidip, şefâat isteyenlere, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buyururlar ki: "Bugün için çâre tedâriki günü olan dünyâ günleri gitti; çâre bu günün azığını tedârike mahsûs olan el âleti, o hayât-ı dünyeviyyede idi." "Sağ el"den murâd, ashâb-ı yemîn olan enbiyâ ve evliyâ ve sâlihîndir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı beyt-i şerîfde در تحیات و سلام الصالحين مدح جمله انبيا آمد عجين ["Sâlihlerin tahiyyâtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlût geldi"] buyurulmuş idi. Zâten ikinci mısrâ' "dest-i râst"ı müfessirdir.

2160. "Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımız- [2168] da olma!"

"Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Zîrâ sen dünyâda iken bizim ahvâl ve ahlâkımızı numûne ittihâz etmek sûretiyle bizden şefâat isteyecek idin; ve hayât-ı dünyeviyyede nefsinin arzûları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mâdemki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefâat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi teşvişe çalışma; zîrâ Hakk'ın izni olmadıkça, şefâat imkânı yoktur." Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ الاّ باذنه (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun indinde kim şefâat edebilir"] buyurulur.

2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavim ve kabîlesi ona derler ki: "Sus!"

"Sol el"den murâd, anası ve babası ve bilcümle akrabâsıdır. "Hap" Fârisîde sâkit ol, sus, ma'nâsınadır. Bu muhasebe-i ilâhiyye esnasında şefâat istediği enbiyâdan bu cevabı alınca, o kimse akrabâsı ve taallukātı tarafına teveccüh edip, onlardan imdad umar.

Bu beyt-i şerîfde يوم يفر المرء من أخيه و امه و أبيه (Abese, 80/34-35) ya'nî “O` yevm-i kıyâmette kişi kardeşinden ve anasından ve babasından kaçar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2162. "Agah ol, fâil-i mutlaka kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!"

Bu beyt-i şerîf, o kimseye, akrabâ ve taallukātının cevabıdır. Ya'nî, "Sus! Oraya, buraya baş vurma, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin suallerine karşı cevâb ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"

2163. Ne bu taraftan, ne o taraftan çare oldu; o bîçare gönüllünün canı yüz parça oldu.

Bu beyt-i şerîfde, hadîs-i şefâate işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfe nazaran, bu ümmet-i Muhammed, ehvâl-i kıyâmeti görünce evvelâ Âdem ve sonra Nûh ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dan şefâat isteyecekler ve onlardan böyle cevâb alacaklardır.

2164. O miskîn kişi, cümleden ümidsiz oldu; böyle olunca her iki elini duâya kaldırır.

2165. Der ki: "Ey Huda! Cümleden ümidsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Ahir sensin!"

"Müntehâsız olan Evvel ve Ahir" ta'bîriyle Hak Teâlâ hazretlerinin ezelen ve ebeden hâlikıyyetine ve keyfiyyet-i halkın dahi ezelî ve ebedî olduğuna ve ancak efrâd-ı mahlûkātın evveli ve âhiri olup, ecele tâbi' olduklarına işâret buyurulur. Zîrâ evveliyyet ve âhiriyyet sıfatlarının Hakk'a izâfesi, ancak mahlûkun vücûduyla mümkin olur. Hak Teâlâ efrâd-ı mahlûkattan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de, o mahlûkun âhiri olarak mevcuttur. İmdi Hak, "müntehâsız Evvel ve Ahir" olunca, Hakk'ın sıfat-ı hâlikıyyet ile tecellî etmediği bir ân olmamış olur; ve böyle olunca da, keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında bu hususu beyân buyururlar.

2166. Namazda bu latîf işareti gör, tâ bilesin ki bu yakînen olacaktır.

Ey sâlik! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ba'de'l-mevt yakînen ve muhakkak sûretde herkesin başına gelecektir.

Ma'lûm olsun ki, bu namazdaki muhasebe keyfiyetini cenâb-ı Pîr efendimiz, ahvâl-i avâma göre tasvîr buyurmuşlardır. Hitâbât-ı ilâhiyye sâliklerin merâtib ve makāmâtına göre değişir. Ahvâl-i avâm başka, ahvâl-i havâs başka ve ahvâl-i ehassu'l-havâs ise kezâ başkadır. Ve bu başkalıklar bu Mesnevî-i Şerîf'de sırası düştükçe, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından beyân buyurulur.

2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarıya çıkar; kuş gibi ta'zîmsiz ve tertibsiz baş vurma!

Beyt-i şerîfde namazın zâhiri yumurtaya ve bâtınındaki hayât-ı ma'nevî dahi civcive teşbîh buyurulmuştur. Yumurtadan civciv çıkması, o yumurta- nın harâretle terbiyesine mütevakkıftır; ve namaz yumurtasının harâretle terbiyesi ise, kalb-i sâlikin kendi mertebe ve makāmı dairesinde hâlikına teveccühü ve Hak'la muhâtabasıdır. Nitekim hadis-i şerifde لا صلوة الا بحضور القلب ya'nî "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur. İmdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu vakit, civciv çıkamayacağı gibi, namazın zâhiri dahi Resûl-i zîşânın ta'lîm buyurduğu vecihle, ta'dîl-i erkân ile olmazsa, onda hayât-ı ma'neviyye hâsıl olmaz. Binâenaleyh, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında beyân buyurulduğu üzere kuşların yerden yem toplaması gibi ta'zîmsiz ve tertîbsiz secdeye baş koymamak ve namazın her vaz'ında huzûr-ı Hak'da olduğunu teemmül ile, edeb dâiresinde hareket etmek lâzımdır.