İçeriğe atla

Dâvud (a.s.)ın zamânında, gece ve gündüz "Bana meşakkatsiz helâl rızık ver!" diye duâ eden bir şahsın hikâyesidir

36. bölüm / 70 · 1632 kelime · ~9 dk okuma

1444. O bir kimse Dâvûd-ı nebî ahdinde, her âlim nezdinde ve her gabînin önünde,

1445. Dâim bu duâyı ederdi ki: "Ey Hudâ, bana zahmetsiz bir servet bahş et!"

1446. "Mâdemki beni bir tenbel, bir zahm yiyici, bir gevşek hareketli bir tenbel yarattın!"

"Kâhil" tenbel, "münbil" kezâ tenbel ma'nâlarınadır. Ya'nî, “Yâ Rab, mâdem beni tab'an bir tenbel, hem de her cihetden darb yiyici ve gevşek hareketli bir tenbel yarattın."

1447. "Muradsız olan arkası yamalı eşekler üzerine, atların ve katırların yükünü koymak kābil değildir."

Ya'nî "Çalışmak gibi ağır bir yükü, benim gibi bir tenbel üzerine koymak, muvâfik olmaz." girse bile pek nâdir ve istisnâ olur; istisnâ ise kāide değildir. Binâenaleyh taleb-i Hak dahi bu kāideye tabi'dir.

1448. "Ey Ganî! Mâdemki beni tenbel yarattın, rızkımı da tenbellik yolundan ver!"

"Mülî” zengîn ve ganî ma'nâsınadır ve murâd Hak'dır.

1449. "Ben tenbelim, vücudda gölgede uyurum; bu fazl ve cûdun sayesinde uyurum."

"Ben tab'an tenbel yaratılmış olduğum için, bu vücûd-ı izâfî âleminde, senin vücûd-ı hakîkînin gölgesinde uyurum. Senin o vücûd-ı hakîkînin bu fazl ve cûdu sâyesinde uyurum. Ve sa'y ve içtihâd hareketinden fâriğ bulunurum."

1450. "Ancak tenbeller ve gölgede uyuyanlar için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın."

"Tab'an kendilerine çalışmak ve esbâba teşebbüs etmek zor gelen ve senin lutfunun sâyesinde uyuyan tenbeller için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın; zîrâ her bir kulun ömrünü ve yaşamasına lâzım olan rızkını takdîr buyurdun. Çalışanlara bu rızık esbâb yolundan gelir; çalışmayanlara da mukadder olan bu rızık başka bir nevi'dir ve başka bir yollardan gelir."

1451. "Her kimin ayağı varsa, bir rızık arar; her kimin ayağı yoksa, merhamet et!"

1452. "Rızkı, o gamlının tarafına sür; her zemînin tarafına bulutu yağdır!"

"Rızkı, tenbellik gamı ile mahzûn olan o kimsenin tarafına sevk et ve arz gibi müncemid ve bî-hareket olan her bir tenbelin tarafına kerem bulutunu yağdır."

1453. "Zemînin ayağı olmadığı için, senin cûdun onun tarafına bulutu iki kat sürer."

Nitekim müncemid olan arzın hareketi olmadığı için, susuzluktan kupkuru bir hâle gelmiş olan o arz tarafına senin cûd ve keremin yağmur bulutlarını iki kat olarak sevk eder.

1454. Çocuğun ayağı olmadığı için, onun anası gelir ve onun başına vazife döker.

Nitekim yürümekten âciz olan bir çocuğun anası, onun ayağına gelip sütünü verir.

1455. Ben ansızın, zahmetsiz bir rızık isterim; zîrâ benim talebden başka sa'yim yoktur.

1456. Birçok müddet, gündüzden geceye, gece, bütün gece kuşluk vaktine kadar bu duâyı ederdi.

O tenbel adam, gece ve gündüz lâ-yenkati' bu duâyı ederdi; ve bu duâdan başka hiçbir işi ve sa'yi yok idi.

1457. Halk onun sözüne, onun ham tama'lığına ve mücâhedesine gülerler idi.

O kimse, bu duâlarını herkesin önünde de ızhâr ettiğinden, halk onun bu kâhilâne sözlerine ve onun tama'ının çiğliğine ve bu duâdaki mücâhedesine ve ısrârına gülerler idi de derlerdi:

1458. Ki, "Acâib! Bu gevşek sakallı ne söylüyor; yahud ona birisi bî-huşluk esrarını vermiştir?"

Ki "Acîb şey! Bu gevşek sakallı, ya'nî ahmak ne söylüyor; yâhut ona birisi aklına sû'-i te'sîr edecek esrâr mı içirmiştir?"

1459. "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkattir; her bir kimseye bir san'at ve bir taleb verdi."

Halk derlerdi ki: "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkat yoludur; zî-râ tahsil-i rızk hususunda Hak Teâlâ hazretleri her bir kimseye bir san'at ve bir taleb vermiştir."

1460. Erzakı, sebeblerde taleb ediniz; vatanlara kapılarından giriniz.

[1466] “Erzâk-ı ilâhiyyeyi, esbâba teşebbüs sûretiyle isteyiniz. وَأَتُوا الْبَيُوتَ من أبوابها (Bakara, 2/189) Ya'nî "Evlere kapılarından giriniz" âyet-i kerîmesi mûcibince, sâkin olacağınız mahallere kapılarından giriniz."

1461. Şah ve sultan ve Hakk'ın resûlü, şimdi zû-fünûn olan Dâvud nebîdir.

O tenbelin duâsını duyan muhîtindeki kimseler dediler ki: "Bu zamanda zâhirde bâtında hüküm sâhibi zû-fünûn olan Dâvud (a.s.)dır."

1462. Onda olan böyle bir izzet ve bir nâz ile ki, dostun inayetleri onu intihab etmiştir.

“Hakk'ın inâyetleri o Dâvud (a.s.)ı intihâb ve ihtiyâr ederek. ona bir izzet ve bir nâz bahş etmiştir."

1463. "Onun mu'cizeleri sayısız ve adedsizdir; onun bahşayişinin dalgası, meded içinde mededdir."

"Ve o Dâvud (a.s.)ın mu'cizeleri pek çoktur ve onun atâ-yı sûrî ve ma'ne-vîsinin mütevâlî dalgaları kullara yardım içinde yardımdır."

1464. Adem'den şimdiye kadar muhakkak hiçbir kimseye erganûn gibi sadâ ne vakit olmuştur?

“Erganûn" ve "Ergan" bir çalgının ismidir. Eflâtûn tarafından ihtira' olunduğu rivâyet olunur. Ya'nî "Hz. Dâvud'un mu'cizâtından olmak üzere sesi pek ziyâde latîf ve müessir idi; ve onun zamânına kadar güzel sesli insanlar gelmiş ise de, güzel sesin kemâli o hazrette mütecellî olmuş idi. Ve o kemâl ondan evvel devr-i Adem'den beri kimseden zâhir olmamış idi."

1465. Ki her bir va'zında, onun güzel sesi, iki yüz adamı öldürürdü, yok ederdi."

1466. O zaman arslan ve âhû, bu ondan muğfel olarak onun va'zına toplanırlar idi.

"Dâvud (a.s.) va'za başladığı zaman birbirine muhâlif olan hayvânât, birbirinin vücûdundan gâfil bir halde toplanırlar. Ve tab'an arslan âhûyu parçalamak lâzım gelirken, güzel sadânın te'sîriyle mest olduğu için, âhûnun vücûdundan aslâ haberdar olamaz idi." Sadâ-yı latîfin zî-rûh üzerindeki te'sîrâtı zâhirdir.

1467. Dağlar ve kuşlar onun nefesine hem-âvâz olup, her ikisi da'vet vaktinde onun mahremi idiler.

"Resâil" "resîl"in cem'idir. "Resil" burada, hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de vaki' وَ لَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أوبى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَآلَنَا لَهُ الحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'nî "Muhakkak biz Dâvûd'a indimizden bir fazl verdik; dedik ki, ey dağlar ve kuşlar onunla hem-âvâz olunuz. Ve biz onun için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Dâvûd (a.s.)ın güzel sesi ile vâki' olan münâcâtında, dağlar sadâsını tekrâr eder; ve kuşlar cıvıldar ve cemâdât ve hayvânât kendi isti'dâdları dâiresinde muvâfakat ederler idi; ve onun tesbih ve ezkârının mahremi olurlar idi."

1468. Bu ve yüz bu kadar onun mu'cizeleri var; onun yüzünün nûru cihetler içinde bî-cihâttır.

Onun bu zikr ettiğimiz mu'cizâtı ve bu zikr ettiğimizin yüz misli hârikaları vardır. O hazretin vech-i zâhirinin nûru her ne kadar âlem-i taayyünde meşhûd olmakta ise de, hadd-i zâtında cihetlerden münezzeh olan Hakk'ın nûrudur; zîrâ Dâvud (a.s.)da hilâfet-i Hak zâhir idi. Nitekim âyet-i kerîmede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) ya'nî “Yâ Dâvud biz seni yeryüzün-de halîfe yaptık” buyurulur.

1469. Bütün bu temkîn ile beraber Hudâ onun rızkını cüst ü cûya bağlı etmiş oldu.

“Temkîn” mekân vermek ve mertebe tahsîs etmek ma'nâsınadır. Ya'nî “Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.)a böyle bir mertebe-i kemâl ihsân buyur-muş iken, onun rızkını cüst ü cûya ya'nî esbâba teşebbüse bağlı etmiş oldu.”

1470. Onun bütün bu zaferi ile beraber, zırh dokumaksızın ve bir zahmetsiz onun rızkı gelmez idi. [1476]

Onun bu derece inâyet-i Hakk'a nâiliyetteki zaferiyle beraber, demiri elin-de yumuşatıp, halka yapar ve o halkaları birbirine geçirip muhârebede arka-ya giyilmek üzere, zırh örer ve bu zırhlı demir gömleği satıp, onunla taayyüş buyurur idi. Binâenaleyh onun rızkı da böyle bir zahmetle eline girer idi.

Ankaravî hazretleri Tefsîr-i Medârik'den naklen şu menkabeyi beyân bu-yururlar: “Dâvud (a.s.) her gün tebdîl-i şekl edip, mütenekkiren halk arasın-da dolaşır ve “Dâvud'un emr-i idaresini nasıl bilirsiniz?” diye sorar; ve onlar da beyân-ı memnûniyyet ederler imiş. Cenâb-ı Hak âdem sûretinde iki melek göndermiş. Dâvud (a.s.) âdet-i seniyyeleri vechi ile bunlara da öyle bir sual sormuş. Onlar cevâben demişler ki: “Eğer Dâvud gerek kendisi ve gerek ıyâ-li rızıklarını beytü'l-mâlden yememiş olsalar idi, ne güzel adam olurdu!” de-mişler. Bunun üzerine Hz. Dâvud Cenâb-ı Hak'dan, kendisini beytü'l-mâlden müstağnî edecek bir sebeb taleb etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi, demiri yumuşatıp, zırh yapmayı ihsân eylemiştir.

1471. Böyle mahzûl ve arkada kalmış âciz, evi kokmuş bir feleğin kovulmuşu olan sefîl!

1472. Böyle bedbaht, ticaretsiz acele eteğini kârdan doldurmak istiyor.

nûrudur; zîrâ Dâvud (a.s.) da hilâfet-i Hak zâhir idi. Nitekim âyet-i kerîmede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) ya'nî “Yâ Dâvud biz seni yeryüzünde halîfe yaptık" buyurulur.

1473. Böyle bir ahmak, feleğin üzerine merdivensiz çıkayım diye ortaya geldi.

1474. Bu ona istihzâ ile derdi ki: "Haydi tut ki, sana bir rızık erişti ve müjdeci geldi!"

Onun bu duâsını dinleyenlerden birisi, istihzâ tarîkıyla: "Haydi git, durma yakalasana! Bir rızık erişti ve bu rızkın müjdecisi geldi!" derdi.

1475. Ve o gülüp: “Ey köyün reîsi, bulduğun hediyeden bize de ver!" derdi.

Yukarıki beyitte olan "küfteş" kelimesinin bu beyite de merbûtiyyeti vardır. Ya'nî bu iki beytin hulâsası budur ki: "O tenbel şahsın duâsını işitenlerden birisi, "Haydi koş, sana rızık ve müjdeci geldi!" ve diğer birisi de, "Ey mahallenin ve köyün reîsi, şu aldığın hediyeden bize de ver!" derdi; ve onunla böylece alay ederlerdi."

1476. O, adamların bu teşnî'inden ve istihzasından, duâdan ve yaltaklanmadan eksik etmezdi.

O tenbel şahıs, herkes böyle kendisiyle istihzâ ettiği halde, bâd-ı havâ [=bedâva] rızık duâsından ve Hakk'a niyâzdan ve yaltaklanmaktan aslâ vazgeçmez idi.

1477. Tâ ki o boş zenbilden peynir arar diye, şehir içinde ma'ruf ve meşhur oldu.

O tenbel adam bu duâsından hiç vazgeçmedi; nihâyet "Boş zenbilin içinde peynir arayan bir adamdır" diye halk arasında ve şehirde ma'rûf ve meşhûr oldu.

1478. O dilenci ham tama'lıkta mesel oldu; o, bu arzûdan cüdâ gelmedi.

O tenbel adam darb-ı mesel hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebinə müteallık olan münâcâtından ayrılmadı.

O ilhâh ile duâ edicinin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Allah Teâlâ duâda ilhâh edenleri sever" buyurdu; zîrâ Hak Teâlâ'dan ilhâh içinde istemenin aynı, isteyiciye, ondan istediği şeyden iyidir

1479. Tâ ki bir gün ansızın kuşluk vaktinde, âh u zâr ile bu duâyı ediyordu:

1480. Ansızın onun evine bir öküz koştu; boynuz vurdu, bağı ve kilidi kırdı.

[1486] O tenbelin duâsı esnâsında onun evine doğru bir öküz koştu ve kapısına boynuz vurdu; kapının bağını ve kilidini kırdı.

1481. Küstah öküz o eve sıçradı; adam fırladı ve onun ayaklarını bağladı.

"Kavâim" insanın ve hayvanın eline ve ayağına derler.

1482. İmdi o zaman tevakkufsuz, teemmülsüz, amansız öküzün boğazını kesti.

1483. Vaktaki onun başını kesti, kasap tarafına gitti, tâ ki o demde acele onun derisini yüze.

O tenbel adam darb-ı mesel hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebine müteallık olan münâcâtından ayrılmadı.

O ilhâh ile duâ edicinin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Allah Teâlâ duâda ilhâh edenleri sever" buyurdu; zîrâ Hak Teâlâ'dan ilhâh içinde istemenin aynı, isteyiciye, ondan istediği şeyden iyidir