Nazm edicinin özür söylemesi ve onun yardım istemesi
37. bölüm / 70 · 1943 kelime · ~10 dk okuma
1484. Ey cenîn gibi takāzā edici derûn, mâdemki bunun itmâmını takāzā ediyorsun!
Bu bahisde "nazm edici"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. Bu Mesnevî-i Şerîfin teshil-i nazmı için Cenâb-ı Hak'dan yardım niyâz ederler. "Takāza-ger" arzû gösterici demektir. Bundan evvelki kıssada, zahmetsiz rızık niyâz eden tenbelin rızkı olan öküz duâda ve niyâzda ısrârı üzerine, evinin kapısını kırıp, ayağına gelmiş idi. Hz. Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinde de bu Mesnevî-i Şerîfin âlem-i zuhûra gelmesi arzûsu bulunduğundan, onlar da nazm-ı Mesnevînin kolayca itmâmı için Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip buyururlar ki: "Ey ana karnındaki cenînin âlem-i zuhûra gelmesini istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerifin meydana gelmesini takāzā edici olan bâtın, mâdemki bu Mesnevînin itmâmını takāzā ediyorsun.”
1485. Kolay yap, yol göster, tevfik ver! Yahut takāzayı bırak, bizim üzerimize koyma!
Mesnevî-i Şerifin zuhûru, cenâb-ı Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinin takāzāsıdır. Münâcâtlarında bâtın-ı latîflerine hitâbın vechi budur ki: İnsân-ı kâmilin bâtını, mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve Hakk'ın ism-i Zât'ı, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfatdır. Binâenaleyh onların bâtınlarında hâsıl olan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten sultânu'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve cenâb-ı Pîr efendimizin kırk sene hizmet-i âlîlerinde bulunan Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu kelâmı şöyle îzâh buyurur- lar: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın irâdesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Meselâ bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcûd oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketi hilâfında çırpınır; tamâmiyle gark olup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu ma'nâda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı derya ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr
Binâenaleyh eğer bir kâmilden bu halde, bu ma'nâya dâir bir söz sâdır olursa, Hak'dan sâdır olmuş olur." Bu îzâhattan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in bâtın-ı şerîfleri Hak olup, Bu Mesnevînin zuhûru da ind-i Hak'da matlûb olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitâben "Bu Mesnevînin nazmını kolay yap, kullarının irşâdı için yol göster, muvaffakıyyet ihsân et; yâhud bu irâde-i ilâhiyyeyi ref' eyle, bizim üzerimize bu yükü yükletme رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz tâkatımız olmayan şeyi bize yükleme!" buyururlar.
1486. Mâdemki müflisten altın takāzā ediyorsun, ey Ganî olan şah, gizlide altın bağışla!
Mâdemki müflis olan bu vücûd-ı beşerden, altın gibi olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeni taleb ediyorsun, ey Ganî olan şâh-ı hakîkî, gizlide ve bâtında o müflise, o istediğin altını yine sen ihsân et!
1487. Sensiz şâm ve seher, nazım ve kafiye, ne vakit mecâl tutar ki, nazara gelsin?
lar: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Meselâ bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcûd oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketi hilâfında çırpınır; tamâmiyle gark olup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu ma'nâda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı derya ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr
Binâenaleyh eğer bir kâmilden bu halde, bu ma'nâya dâir bir söz sâdır olursa, Hak'dan sâdır olmuş olur."
Bu îzâhattan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in bâtın-ı şerîfleri Hak olup, Bu Mesnevînin zuhûru da ind-i Hak'da matlûb olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitâben "Bu Mesnevînin nazmını kolay yap, kullarının irşâdı için yol göster, muvaffakıyyet ihsân et; yâhud bu irâde-i ilâhiyyeyi ref' eyle, bizim üzerimize bu yükü yükletme. رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz tâkatımız olmayan şeyi bize yükleme!" buyururlar.
1488. Ey Alîm! Nazım ve tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler.
"Ters" ve "bîm" korku ma'nâsına olup, kelimât-ı müterâdifedendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kāfiye mu'teber olan nutuk ve ibâredir; "şiir" dahi derler. "Tecnîs" muhassenât-ı kelâmiyyeden olup, lafzan birbirine müşâbih ve mücânis ve ma'nen mugâyir olan lafızları bir fikrada zikir ve cem' etmeğe derler. Bunun da envâ'ı vardır. "Cinâs-ı tâm”, “cinâs-ı nâkıs" ve "cinâs-ı münharif" ve "cinâs-ı lâhık" ve "cinâs-ı kalbî"dir. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'de geçer. Burada her birerlerinin ta'rîfâtı uzun ve maksaddan tebâud edilmiş olur. "Kāfiye" ebyât ve eş'ârın âhirlerinde tekerrürü lâzım gelen hurûf-ı ahîrenin harekât ve sekenâtında, ittihad ve ittifakına derler. Bunun da "kāfiye-i mücerrede", "kāfiye-i mürekkebe", "kāfiye-i müreddefe" olmak üzere nevi'leri vardır.
"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve sanâyi'-i şi'riyyeden olan tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler. Zuhûrlarına emrin taalluk edince, hepsi korkudan lerzân olup âlem-i sûrete koşarlar."
1489. Vaktaki her şeyi temyîzli ve temyîzsiz olan zâtı tesbih edici ettin,
Vaktāki temyîz sahibi olan melâike ve cin ve insân gibi mahlûkātını ve temeyyüz sahibi olmayan cemâdât ve nebâtât ve hayvanatı وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ', 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun vecihle, tesbih edici yaptın,
1490. Her biri başka bir nevi' üzere tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.
[1496] Bu mahlûkātın her birisi başka türlü tesbih ederler. Kimi lisân-ı kāl ile ve kimi lisân-ı hâl ve isti'dâd ile Hakk'ı tenzih eder. Bununla beraber, lisân-ı kāl ile tenzîh eden insanların, lisân-ı hâl ile tenzîh eden mahlûkātın tesbihinden habersizdir.
1491. Ademî, cemâdın tesbihini münkirdir, halbuki o cemâd ibârelerde üstaddır.
Cemâdâtın tesbihi hakkındaki îzâhât [1006-1022] numaralı beyt-i şerîf-lerin îzâhında geçti.
1492. Belki yetmiş iki milletin her biri, şek içinde birbirinden habersizdir.
İnsan, cemâdâtın ve nebâtâtın ve hayvânâtın hemcinsi olmadığından, on-ların tesbihlerinden ve Hakk'ı tenzihlerinden bî-haberdirler; belki yekdiğeri-nin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensûb insanlar bile, şek içinde birbirin-den habersizlerdir; ve her bir milletin kendisine mahsûs olan bir tarzda Hakk'ı tenzîh ve tesbih ettiğinde şek ve şübhe ederler.
1493. Mâdemki iki nâtık birbirinin halinden âgâh değildir, duvar ve kapı nasıl olur?
Mâdemki nutukları vâsıtasıyla birbirine hallerini anlatmağa muktedir olan insanlar bile, birbirinin hallerine vakıf değildirler; şu halde insanlar, duvarın ve kapının; veyâhud duvar, kapının tesbih ve tenzîhine nasıl muttali' olur?
1494. Mâdemki ben nâtıkın tesbihinden gâfilim, sâmit olan tesbîhi kalbim nasıl bilir?
Mâdemki ben, benim i'tikādıma muhâlif ve benim gibi nâtık olan bir insanın tesbihinden gâfilim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez zannederim ve bu zannım üzerine onu inkâr ederim; şu halde sâmit olan ve zâhirde nâtık olmayan bir mahlûkun tesbihini kalbim nasıl idrâk eder?
1495. Sünnî için husûsî bir tesbih vardır; Cebrî için de gürîzgâhda onun zıddı vardır.
"Menâs" gürizgâh ve kaçıp kurtulacak mahal demektir. Ya'nî "Sünnî der ki: "Abd fiilinde hem mecbûr ve hem de muhtârdır." Nitekim tavla oyununda oyun-cu zarın hükmü altındadır ve mecbûrdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vech
1496. Sünnî, Cebrî'nin tesbihinden bî-haberdir, Cebrî, Sünnî'nin tesbihinden bî-eserdir.
Her bir tâife Hakk'ı kendi i'tikādlarıyla takyîd edip, bu i'tikādlarında müstağrak olduklarından Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve ilm-i zevkîsi yoktur; ve Cebrî'nin i'tikādında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden eser bulunmaz. Zîrâ bunların i'tikādları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde cem' olması mümkin değildir.
1497. Bu diyor ki: "O dâldir ve gümrahdır!" Onun halinden ve "Kum" [Kalk!] emrinden bî-haber olarak.
Bu Cebrî, Sünnî'nin i'tikādını beğenmez ve o Sünnî'nin hâlinden ve Hakk'ın "Kum!" emrinden bî-haber olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve dalâlete düşmüştür." Zîrâ erbâb-ı i'tikādın şânı, birbirini tel'în ve tekfir etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede يكفر بعضهم بعضاً و يلعن بعضهم بعضاً و ما لهم من ناصرين (Ankebût, 29/25) ya'nî "O erbâb-ı i'tikādın ba'zısı, ba'zısını tekfir; ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder; halbuki onlar için yardımcı yoktur” buyurulur. Ehl-i i'tikād hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de mezkûrdur. İmdi Cebrî'de, Sünnî'nin i'tikādı olmadığından, onu ıdlâl eder ve onu ıdlâl ederken, Sünnî'nin zevkınden ve ilminden bî-haberdir. Zîrâ Sünnî "Eğer insanda irâde olmasa idi, قوموا لله قانتين (Bakara, 2/238) ["Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!"] ve قم فانذر (Müddessir, 74/2) ya'nî "Ey Resûlüm, kalk inzâr et!" ve قم الليل الا قليلاً (Müzemmil, 73/2)) ["Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!"] âyet-i kerîmelerindeki "Kalk!" emrine lüzûm olmazdı; zîrâ kıyâm, abdin irâdesiyle vâki' olan bir fiildir" i'tikādındadır.
1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden cenge düşürdü.
Ve o Sünnî dahi, “Abdin irâdesinden bu Cebrî'nin ne haberi vardır; kendisini ef'âlinde mecbûr bilmek ile, nefsinden sâdır olan ef'âl-i tesbihiyyeyi de Hakk'a izâfe etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'nî “Sana bir fenâlık isabet ederse, nefsindendir" âyet-i kerîmesine ve gerek abdin irâdesine delâlet eden dîğer âyât-ı kur'âniyyeye muhâlif bir i'tikād olmakla dalâlettir" diyor. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, onların kavgalarını ve nizâ'larını, kaderden beri düşürdü. Ya'nî bu tavâifin aralarındaki muhalefet, sırr-ı kadere ve ezelde mazhar oldukları a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdâtına taalluk eder. Ve a'yân-ı sâbite ise, Hakk'ın esmâ-i mütekābilesinin zılleridir ve onların suver-i ilmiyyesidir. Nitekim âyet-i kerimede وَلَوْ شَاءَ لَهديكم أجمعين (En'âm, 6/149) ya'nî "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi" [buyurulur]. Halbuki murâd etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir ve ma'lûm ise, a'yân-ı sabitedir. Binâenaleyh a'yân-ı sabitenin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri şey ne ise, Hak Teâlâ onu verdi. Böyle olunca, cebr-i sırf yoktur. Bu husûsta daha fazla îzâhât I. cildde 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.
1499. Her birinin gevherini aşikâr eder; cinsi, nâ-cinsten zahir eder.
Hak Teâlâ hazretleri her tâifenin, ilm-i ilâhîsinde sâbit olan gevherini ve hakîkatini, bu âlem-i şehadetde âşikâr eder. Bu âlem-i ef'âlde, birbirinin cinsinden olmayan tâifeyi meydana çıkarır ve bu sûretle Hâdî ve Mudil ve Dârr ve Nâfi' gibi ahkâmı yekdîğerine muhâlif olan isimlerin mezâhiri zâhir olur; ve bu âlem-i ef'âlde bu yüzden dâimâ kavgalar ve nizâ'lar eksik olmaz.
1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.
Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden fark ve temyîz edebilir; zî-râ Kahhâr ve Latîf isimlerinin âsârı anlaşılmak için tedebbüre ve teemmüle hâcet yoktur. Elbette latîf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynı değildir.
1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lutfu, yâhud ki lutfun bâtınında gel-miş olan bir kahrı,
1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde câna mensub bir mihek ola.
Ve o Sünnî dahi, “Abdin irâdesinden bu Cebrî'nin ne haberi vardır; kendisini ef'âlinde mecbûr bilmek ile, nefsinden sâdır olan ef'âl-i tesbîhiyyeyi de Hakk'a izâfe etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'nî “Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir” âyet-i kerîmesine ve gerek abdin irâdesine delâlet eden dîğer âyât-ı kur'âniyyeye muhâlif bir i'tikād olmakla dalâlettir” diyor. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, onların kavgalarını ve nizâ'larını, kaderden beri düşürdü. Ya'nî bu tavâifin aralarındaki muhâlefet, sırr-ı kadere ve ezelde mazhar oldukları a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdâtına taalluk eder. Ve a'yân-ı sâbite ise, Hakk'ın esmâ-i mütekābilesinin zılleridir ve onların suver-i ilmiyyesidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْنَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî “Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi” [buyurulur]. Halbuki murâd etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri şey ne ise, Hak Teâlâ onu verdi. Böyle olunca, cebr-i sırf yoktur. Bu husûsta daha fazla îzâhât I. cildde 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.
1503. Bâkîleri bu ikiden bir zan götürürler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.
Rabbânîlerin gayri olan kimseler, bu kahır ve lutuftan bir zan peydâ ederler; ve kahırdaki lutfu ve lutufdaki kahrı görmezler; ve kahırda lutuf ve lutufta kahır bulunduğu zannı taşımazlar; binâenaleyh kendi yuvaları olan hakîkatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki müşkilât âtîde îzâh buyurulur: