İlimde zan ve yakînin misâli
38. bölüm / 70 · 725 kelime · ~4 dk okuma
1504. İlmin iki kanadı; zannın bir kanadı vardır; zan nâkıs geldi, pervazda ebterdir.
Ma'lûm olsun ki ilim iki nevi'dir: Birisi "ilm-i yakînî,” dîğeri "ilm-i istidlâlî'dir. İlm-i yakînî, hakāyık-ı eşyanın müşâhedesinden münbais olan ilimdir ki, bu ilim, ilm-i enbiyâ ve evliyâdır. Ve bu ilmin hem zâhir ve hem de bâtın kanatları vardır. İlm-i istidlâlî, havâss-i hamse-i zâhirenin delâletiyle hâ- Kahır ile lutfu herkes fark ve temyîz eder; velâkin kahırda gizlenmiş olan lutfu ve lutufta müstetir olan kahrı ancak kalbinde cânının mihekki olan bir Rabbânî bilir, herkes bilemez. Meselâ babası te'dîb için çocuğu döver. Bu zâhirde kahırdır; fakat bâtında lutuftur. Lakin bunu çocuk anlıyamaz, kahır görür. Ve kezâ tabîb hastaya perhîz verir ve acı ilâç içirir. Sûrette kahırdır ve bâtında lutuftur. Bunun gibi, Hak Teâlâ kullarına fakr u fâka ve hastalık gibi belâlar verir; sûrette kahır olduğundan kullar ceza' ve feza' ve şikâyet ederler. Ve o belâların tahtında müstetir olan lutuflardan gâfildirler. Bu gizli olan lutuf ve rahmete vâkıf olanlar, ancak Rabbânî olan kimselerdir.
1505. Bir kanatlı kuş, çabuk baş aşağı düşer; tekrar iki adım, ya ziyâde uçar.
İlm-i istidlâlî sahibinin uçuşuna misâldir.
1506. Zan kuşu, bir kanadı ile yuvası ümîdi üzerine düşe kalka uçar.
İlm-i istidlâlî kanadını takmış olan rûh-ı insânî, bu zan kanadı ile, kendi yuvası olan hakikati tarafına vusûl ümîdi üzerine düşe kalka uçar. Ya'nî bugün hakikat bildiği ilm-i istidlâlîsi, yarın diğer bir delil-i aklî ile cehl-i mahz olur. Ve bittabi' o ilimden rücû'a mecbur olur.
1507. Vaktaki zandan kurtuldu, ona ilim yüz gösterdi; o bir kanatlı kuş, iki kanatlı oldu, açtı.
İlm-i istidlâlî âlimi vaktāki tarîk-ı Hakk'a sülük edip, ona ilme'l-yakîn mertebesi yüz gösterdi ve artık zandan kurtuldu. O bir kanatlı olan kuş, zâhir va bâtın kanatlarını takındı. Bu iki kanat ile, kendi hakikatı tarafına uçtu.
1508. Ondan sonra yüzü üzerine düşücü veyahud ma'lûl değil, düz olarak doğru yürür.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mülk'de olan أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمْ مَنْ يمشى سويًا عَلَى صراط مستقيم (Mülk, 67/22) ya'nî "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yahud sırât-ı müstakîm üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi hidâyete vâsıl olur?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Ulûm-ı zâhire ve bâtıne kanatlarını takındıktan sonra, bu iki kanatlı rûh, kendi hakîkati tarafına yüz üstü sürünerek veyâhut illet-i zan ile ma'lûl olarak değil, dosdoğru yürüyerek uçup gider." sıl olan ilimdir ki, bu havâssin idrâkâtı ekseriyâ galat olduğundan, zanna istinâd eder. Meselâ göz, uzak mesafedeki büyük cismi küçük görür; ve kulak pek tîz sadâyı ve pek zayıf sesi işitemez, yoktur zanneder. Binâenaleyh bu ilmin yalnız zâhir kanadı vardır ve nâkıstır; ve âlem-i hakikate uçuşu ebterdir ve akîmdir.
1509. Cebrâîl gibi iki kanat ile gümânsız ve mekirsiz ve kıyl ü kālsiz uçar.
İlm-i yakînî mertebesine vâsıl olduktan sonra gerek ulûm-ı zâhiriyyede ve gerek ulûm-ı bâtıniyyede gümânsız ve havâss-i hamsenin mekri olmaksızın ve kıyl ü kālden ârî bir halde, Cebrâîl (a.s.) gibi, âlem-i ma'nâda iki kanat ile uçar.
1510. Eğer bütün âlem ona, "Yezdân'ın yolu ve dîn-i müstevî üzerinde olan sensin!" deseler,
1511. Onların sözünden, germ-ter olmaz; onun tek olan cânı, onların çifti olmaz.
1512. Ve eğer cümle ona "Sen dâlsin, dağ zannediyorsun, halbuki sen saman yaprağısın!" deseler,
1513. Ve onların ta'nından vehme düşmez; o onların kîninden dertli olmaz.
"Za'n" kin tutmak ma'nâsınadır. İlme'l-yakîn mertebesine vâsıl olan kimseyi, cümle âlem medh etseler, onların medihlerinden haz duymaz; ve zemm etseler, zemlerinden dahi müteessir olmaz. Ulûm-ı istidlâliyye ashâbının türlü türlü ilmî i'tirazlarından, onun ilm-i yakînine şek ârız olmaz.
1514. Belki deryâ ve dağ söze gelip, ona "Sen dalâlete çift oldun!" dese,
1515. Hiçbir zerre hayale düşmez, yahut dağların ta'nı ile rencûr-ı hâl olmaz.
Ma'lûm olsun ki, sâlik, tarîk-ı Hakk'a sülûk ettiği vakit, âlem-i kevnin aksâm ve eczâsı hasedleri hasebiyle, tevhîd-i hakîkîye vusûlden men'e sa'y ederler. ve esnâ-yı sülûkte kendisine münkeşif olan ulûmu karıştırırlar. Sâliki bu hâl içinde muhafaza için mürşid-i kâmil lâzımdır. Eğer bu gibi keşfiy- yâta mağrûren sâlik, maksada vâsıl olduğunu zannederse, kendisini mürşidden müstağnî bilir ve belki kendisini mürşid addederse, o sâlik, sâlik-i ebter olur. Mürşid-i kâmil himâyesi altında Hakk'ın inâyeti ve kendi himmeti ile vahdet-i Hak hakkında ilm-i yakînî ve zevkî hâsıl olduğu vakit, keserât-ı kevniyyenin efrâd-ı muhtelifesi cânibinden kendisine "Sen bu ilmin ile dalâlete düştün" denilmiş olsa, o kimseye, "Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Hakikaten ben bu ilmim ile dalâlete mi düştüm?" diye kendisine asla bir hayâl ve şübhe gelmez ve onun ilm-i zevkîsine ta'n ve i'tiraz edenlerin ta'nı ile, kalbi münkesir ve hasta olmaz.