Dekūkî kıssasına rücû'
56. bölüm / 70 · 1631 kelime · ~9 dk okuma
1934. Muhakkak Ali'ye bir misalde "Arslan" ta'bîr etti. Her ne kadar sürdü ise de, arslan onun misali olmaz.
Bu beyt-i şerîf, misâlin, benzetilen şeyin tamâmen aynı olmadığını îzâh buyurur. Ya'nî "Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine "Esedullâh" ya'nî “Allâh'ın arslanı" ta'bîr buyurdu. Fahr-i âlem Efendimiz her ne kadar âlem-i lafza bu taʼbîri sürdü ise de, hiç şübhe yok ki, Hz. Ali sûreti herkesce ma'lûm olan yırtıcı hayvanın misli değildir." Bu ta'bîrde matlûb olan ancak şecâattir.
1935. Misâlden ve mislden ve onun farkından, ey delikanlı, Dekūkî kıssası cânibine sür!
Ey delikanlı! misâli ve misli ve ikisinin arasındaki farkı beyândan sarf-ı nazar et de, kelâmı Dekūkî kıssası tarafına sür! Zîrâ bu misl ve misâl bahsi ilm-i zâhire taalluk eder.
Ma'lûm olsun ki, misal odur ki, iki şey hakikatte muhtelif olmakla berâber, ba'zı evsâfda birbirinin mütemâsili olurlar. Arslan ile şecî olan adam gi- bi. Ve misl odur ki, iki şey hakikatte müttehid olurlar ve ba'zı evsâfda muhtelif olurlar. Zeyd'in çocuklukta ve delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta ittihad ve ihtilafı gibi.
1936. O ki fetvâda halkın imamı idi, takva topunu melâikeden kapar idi.
Dekūkî hazretleri öyle bir kimse idi ki, halkın müşkilât-ı şer'iyyesini halletmekte onların imâmı ve muktedâsı idi. Takvâ meydanında müsabaka topunu melâikeden kapar ve hepsinden ileriye geçer idi.
1937. O ki seyirde ayı mat etti, onun dindarlığından dahi dîn reşk yerdi.
Hz. Dekükî öyle bir kimse idi ki, menâzil-i sülükü seyr ve makāmât-ı ma'neviyyeyi tayy hususunda, felekteki ayın sür'at-ı seyrine gâlib gelmiş idi; ve dindarlıktaki kemâli bir mertebede idi ki, dîn onun bu dindarlığına reşk ederdi. "Dîn reşk-hôred" lisân-ı Fürs'de, ma'nâ-yı kemâli beyân için kullanılan bir ta'bîrdir. Nitekim فلانرا چنین سخاوتست که سخاوت رشک می برد ya'nî "Falan kimsenin böyle sehâveti vardır ki, sehâvet, reşk eder" derler. Murâd o kimsenin sehâvet-i kâmilesini beyândır.
1938. Öyle takvâ ve evrâd ve kıyam ile, dâimâ Hakk'ın hâslarının talibi idi.
Dekükî hazretleri, bu kadar takvâ ve envâ'-ı ibâdât ile beraber dâimâ Hakk'ın hâs kullarının sohbetini ve huzûrunu arar idi.
1939. Seferde onun büyük muradı o idi ki, bir dem bir has bende üzerine vura idi.
Onun sefere çıkıp, memleket memleket dolaşmasındaki en büyük kasd ve murâdı, bir veliyy-i kâmile tesadüf etmek ve onunla temâs edip, sohbette bulunmak idi.
1940. Yola gittiği vakit, bunu söylerdi: "Ey İlâh! beni haslarına karîn et!"
bi. Ve misl odur ki, iki şey hakikatte müttehid olurlar ve ba'zı evsâfda muhtelif olurlar. Zeyd'in çocuklukta ve delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta ittihad ve ihtilafı gibi.
1941. "Yâ Rab, onları ki, benim gönlüm tanır, bendeyim, hizmete hazırım ve mücmilim."
Ankaravî hazretleri "mücmilem" kelimesine, “cemîl edici ve iyilik semtine gidiciyim" ma'nâsı vermişdir. Hind nüshalarında, ikinci mısra بنده و بسته میان چون محملم sûretindedir. Ma'nâsı "Bendeyim ve mahmil gibi hizmete müheyyayım" demek olur. "Mahmil" deveye binmeğe mahsûs ve iki kişilik bir nevi' oturucak mahal demektir.
1942. "Ve onu ki tanımam, sen ey canın Yezdân'ı, ben mahcûb üzerine mihribân et!"
Ey canın hâlikı ve Yezdân'ı, benim tanımadığım hâs kullarını da, ben hicâb içinde bulunan kulun üzerine muhib ve şefik et!
1943. Hazret ona buyurdu ki: "Ey azîm olan sadr! Bu ne aşktır ve bu ne susamışlıktır?"
"Sadr" burada, sîne ma'nâsına olup, kalb murâd buyrulur. “Mihîn” “mih” büyük, "în" edât-ı nisbettir. "Ey azîm olan kalb" demektir.
1944. "Benim muhabbetimi tutarsın, artık ne arıyorsun? Mâdemki Hudâ seninledir, niçin beşeri ararsın?"
1945. O derdi ki: "Yâ Rab, ey sır bilici, gönlüme niyaz yolunu sen açtın."
1946. "Eğerçi derya ortasında oturmuşum, testinin suyuna da tama' bağlamışım."
Vâkıâ deryâ-yı vahdet içinde oturmuşum; ve kendi vücûdumda esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmını zevkan müşâhede etmişim; fakat mezâhir-i sâirede olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin müşâhedesine de tama'a başlamışım. Zîrâ bir mazhara iki aynı tecellî ve iki mazharda da aynı tecellî vâki' olmaz.
1947. Ben Davud gibiyim, doksan dişi koyunum vardır; arkadaşımın bir dişi koyunu hakkında da tama'ım kalktı.
Bu beyt-i şerîfde, Sâd sûre-i şerîfinde mezkûr olan kıssaya işâret buyrulur. Tefsîr-i Zâhidî'den naklen, Hind şârihlerinden Muhammed Efdal, kıssayı şöyle beyân eder: "Dâvud (a.s.) Urya isminde birinin mahtûbesine (nişanlı) âşık oldu; ve o kadın ona hoş geldi. Ve Hz. Dâvud, bu aşkında mecbûr idi; zîrâ hubb-i kalb Hak cânibinden olduğundan, bu tahbîb dahi yine o taraftan idi. Bunda münâfî-i ismet olacak asla bir şâibe-i günâh yoktu. Başkasının mahtûbesi (nişanlısı) olmakla beraber, o kadını nikâh etmek istedi ki, bunda da bir günâh yoktur. Lâkin kendi nefsini dîğeri üzerine ıstıfâ ve ihtiyâr etmek, Dâvud (a.s.)ın şân-ı rütbesine muvâfık değil idi. Bunun için Hak cânibinden itâb erişti. Şöyle ki, insan sûretinde iki melek Dâvud (a.s.)ın huzûruna girdi; birisi dîğerini da'vâ ve şikâyet etti. Nitekim sûret-i şikâyet, şu âyet-i kerîmede mezkûrdur: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعَ وَ تِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِى نَعْجَةٌ فَقَالَ اكْفُلْنِيهَا وَ عَزْنِي في الخطاب . قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَ إِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخَلَطَاءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَ قَلِيلٌ مَا هُمْ وَ اهُمْ وَ ظَنَّ دَاوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَ خَرَّ رَاكَعًا وَ آنَابَ (Sâd, 38/23-24) Ya'nî "Muhakkak bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır; ve benim bir dişi koyunum vardır. Bana dedi ki: "O dişi koyunu bana temlîk et ve nasîb kıl." Ve muhâtabada bana galebe etti. Dâvud (a.s.) dedi: "Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına izâfeyi taleb etmekle, muhakkak sana zulm etti. Muhakkak şerîklerden, mallarını birbirine karıştıranlar çoktur; ba'zısı ba'zısı üzerine tecavüz eder. Îmân edip, amel-i sâlih işleyenler müstesnâdır. Halbuki onlar azdır." Ve Dâvud, bizim ancak onu imtihân ettiğimizi istidlâl etti; binâenaleyh Rabb'inden mağfiret istedi ve secdeye kapandı ve tövbe etti." Âyet-i kerîmede "dişi koyun" ta'bîriyle, kadına işâret buyrulmuştur. Dâvud (a.s.)ın bu kıssasını ba'zıları şân-ı nübüvvete lâyık olmayan bir tarzda nakl ettiklerinden, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin: “Dâvud (a.s.) kıssasını, kussâsın rivâyet ettiği tarzda nakl edene yüz altmış kamçı vururum" buyurduğunu rivâyet ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de doksan dokuz buyrulduğu halde, beyt-i şerîfde "doksan" adedinin zikri, ta'yîn-i aded için değil, belki kıssaya işâretle iktifâ buyrulmasındandır; binâenaleyh muhalefet mevzû'-i bahs olamaz.
Bu beyt-i şerîfde Hz. Dekūkî, mezâhir-i kesîreden her birine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye tama'da kendisini Dâvud (a.s.) a teşbih etmiştir.
1948. Senin aşkında hırs, fahrdır ve câhdır; senin gayrinde hırs ayb ve tebahdır.
"Yâ Rab! Benim, senin evliyânın dîdârına olan hırsım, ancak senin cemâlinin müşâhedesi içindir. Ve benim onlara olan hırsım ve muhabbetim, onların cihet-i beşeriyetlerine değil, cihet-i hakikatlerinedir. Binâenaleyh benim onlara olan hırsım, senin aşkına olan hırsımdır; ve senin aşkındaki hırs ise, mûcib-i iftihârdır ve bir mansıb-ı âlîdir. Senin gayrin olan vücûdât-ı izâfiyyeye ve suver-i kevniyyeye olan aşk ve hırs ise, mûcib-i âr ve hicâbdır ve boş bir şeydir."
1949. "Erkeklerin şehveti ve hırsı, öne mensub olur; ve mef'ûllerinki, âr ve fenâ mezheblilik olur."
"Hîz" lügatte mef'ûl ve muhannes ve kendisine livata ettiren kimseye derler. Burada murâd, huzûzât-ı nefsâniyyeye ve âlem-i tabîata meyl eden kimsedir. Ve "erkek"den murâd dahi, Hak tarafına mâil ve râğıb olan ricâl-i ma'neviyyedir. Ya'nî, "Ricâl-i ma'neviyyenin hırsı ve şehveti ve arzûları ön tarafa, ya'nî âlem-i ma'nâya ve bâlâya olur; ve kadın meşrebinde olan kimselerin hırs ve arzûları ise, âlem-i sûret ve süflîye olur."
1950. O bir hırs, merdliğin kemâlindendir; ve o diğer hırs, rüsvaylık ve soğukluktur.
Hırsın ön tarafa sarfı, erkekliğin kemâlindendir; ve o arka tarafa sarf olunan hırs ise hadd-i zâtında rezillik ve soğukluktur.
1951. Ah burada çok gizli bir sır vardır ki, Mûsa bir Hızır tarafına revân olur.
Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân buyurdukları sır hakkında fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Her bir mazharın bir Rabb-i hâssı vardır ki, o mazhardan gâliben zahir olan ahkâm, o Rabb-i hâs olan ismin hazînesinden vâki' olur; ve bu esmâ arasında tefâzul vardır ki, mazharlarının gayriyyetlerini îcâb eder. binâenaleyh her bir Rabb-i hâssın hazînesinden vârid olan ilm-i zevkî, birbirine benzemez. İşte yekdîğerinin bu ilm-i zevkîsinden istifade için, kâmiller birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine tâlib olurlar. Nitekim cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri, işâret-i ma'neviyye ile, Hz. Pîr'in sohbetine şitâb etmiş idi. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu ma'nâyı şu beyt-i âlîlerinde şöyle tasvîr buyururlar: Beyt: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]
Ve Hz. Şems-i Tebrîzî, cenâb-ı Pîr'in pîri olmak için, Hz. Pîr'in ondan istifâde buyurmaları; ve müridi olmak için de, Hz. Şems'in cenâb-ı Mevlânâ efendimizden istifâde buyurması îcâb eder. Ve kezâ ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, emr-i ilâhî ile Hz. Hızr'ın sohbetine şitâb etmesi de bu ma'nâdandır.
1952. Müsteskî gibi ki, sudan tok değildir; her ne şey ki bulasın billâh durma!
“Müsteskî” aslâ suya doymayan kimseye derler ki, bu hâl, bir illet netîcesidir. Meselâ, şeker illetine mübtelâ olanlar suya doymazlar.
Bu beytin ilk mısrâ'ı, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ına merbûttur. Ya'nî “Mûsâ-yı rûh, Hızır gibi ilm-i ledün sahibi bulunan bir insân-ı kâmil tarafına revân olur; susuzluk illetine mübtelâ olan kimse gibi ki, aslâ suya doymaz,” demek olur. İkinci mısra', sâliklere tavsiyedir. Ya'nî "Ey tâlib-i tecellî olan sâlik, Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan, Allah hakkı için o tecellînin zevkine meclûb olup, orada durma. Zîrâ Hakk'ın tecellîyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi bî-nihâyedir. Ve bu hâl, muhakkıklara göre "seyr-fillâh"dır ve "cennet-i 'âcil"dir.
1953. Bu bârigah bî-nihaye hazretdir; sadrı bırak, yol senin sadrındır.
“Bârgâh” lügatte, pâdişâhın tahtını kurup vüzerâsını topladığı dîvân-hânedir. Burada esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan âlem-i kevndir. Ya'nî "Bu âlem-i kevn nihâyetsiz hazarât-ı esmâiyyenin mahall-i tecellîsidir. Her bir mazhardan Hak bir sûretle mütecellîdir. Binâenaleyh sadr-ı velâyete geç- binâenaleyh her bir Rabb-i hâssın hazînesinden vârid olan ilm-i zevkî, birbirine benzemez. İşte yekdîğerinin bu ilm-i zevkîsinden istifade için, kâmiller birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine tâlib olurlar. Nitekim cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri, işâret-i ma'neviyye ile, Hz. Pîr'in sohbetine şitâb etmiş idi. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu ma'nâyı şu beyt-i âlîlerinde şöyle tasvîr buyururlar: Beyt: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]
Ve Hz. Şems-i Tebrîzî, cenâb-ı Pîr'in pîri olmak için, Hz. Pîr'in ondan istifâde buyurmaları; ve müridi olmak için de, Hz. Şems'in cenâb-ı Mevlânâ efendimizden istifâde buyurması îcâb eder. Ve kezâ ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, emr-i ilâhî ile Hz. Hızr'ın sohbetine şitâb etmesi de bu ma'nâdandır.