Kemâl-i nübüvvet ve kurbet ile Mûsâ (a.s.)ın, Hızır'ı taleb etmesinin sırrı
57. bölüm / 70 · 556 kelime · ~3 dk okuma
1954. Hakk'ın Kelîm'inden öğren ey kerîm! Kelîm, müştāklıktan dolayı, gör ne söylüyor?
Ey kerîmü'n-nefs olan sâlik! Hakk'ın Kelîm'i olan Hz. Mûsâ'dan, susamışlığın mertebesini öğren! Bak o Hz. Kelîm ne buyuruyor, dinle!
1955. "Böyle mansıb ve böyle peygamberlik ile, Hızr'ın talibiyim, hodbînlikten berîyim."
"Böyle âlî bir mansıb-ı risâlet ile ve böyle bir ülü'l-azm bir peygamberlik ile, nefsimde ehl-i kemâle mülākātdan istiğnâ hâsıl olmadı. Binâenaleyh ulûm-i ledünniyye sahibi olan Hz. Hızır'ın talibiyim ve nefsimdeki kemâlâtı görmekten berîyim."
1956. "Ey Musa! sen kendi kavmini bıraktın; bir izi iyi olanın arkasında hayransın."
Cenâb-ı Mûsâ'nın sözüne cevâben kavmi dedi ki: "Ey Mûsâ! Sen kendi kavminin irşâd ve terbiyesine me'mur olduğun halde, onu hâliyle bıraktın; bir izi ve mesleği iyi ve latîf olan zâtın arkasında koşup, aramakta hayran kaldın." tim deyip kanâat etme ve talebden fâriğ olma! Ilm-i ledün yolu, senin sadrın ve sînendir. Kâmillerin sohbeti sâyesinde bu yolu açmağa gayret et!"
1957. "Havf ve recadan kurtulmuş bir büyük padişahsın. Ne kadar dolaşır- sın, ne kadar nereye kadar ararsın?"
1958. "Senin anın, seninledir ve sen buna vakıfsın. Ey gök! nice bir yeri ölçersin?"
"Senin mahbûbun, seninle beraber ve sen dahi mahbûbunun bu beraber- liğine vakıfsın. Ey ma'nâ âleminin göğü! Nice bir mezâhir-i sûriyye arkasın- da koşar ve sefer edersin?"
1959. Mûsâ dedi: "Bu melâmeti az ediniz. Güneşin ve ayın yolunu az vu- runuz!"
Mûsâ (a.s.) kavmine cevâben dedi ki: "Bana karşı bu melâmeti az yapı- nız; ve benim harekâtıma i'tirâz etmeyiniz. Felek-i velâyetin güneşinin ve fe- lek-i risâletin ayının yolunu az vurunuz." "Felek-i velâyetin güneşi"nden murâd, Hz. Hızır; ve "felek-i risâletin ayı"ndan murâd, zât-ı Hz. Mûsâ (a.s.) dır. Zîrâ velâyet Hakk'a ve nübüvvet halka taalluk eder.
1960. "Mecmau'l-bahreyne kadar giderim, tâ ki zamâne sultanının mashubu [1968] olayım."
Bu ve âtideki beyitlerde وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'nî “Vaktâki Mûsâ arkadaşına dedi: Ben iki denizin mec- ma'ına yetişinceye kadar, ya seksen yıl geçinceye kadar seyirden zâil ol- mam" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ayette "seksen yıl" ta'bîri, uzun za- mandan kinâyedir. "Mecma'u'l-bahreyn"den murâd, sûret ve ma'nâ deryâ- larının mahall-i ictimâı olan insân-ı kâmildir ki, burada sûret ve ma'nâ-yı Hı- zır murâd olunur. Ya'ni "Ben sûret ve ma'nâ deryalarının mahall-i ictimâ'ı olan Hızır'a kadar giderim; tâ ki zamânın sultân-ı ma'nâsı olan o Hızır ile hem-sohbet olayım.
1961. “Ben Hızr'ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yahud ben geçerim ve uzun zaman seyr ederim.”
ذلك او امضى ... الخ ibaresinde zarûret-i şi'riyye hasebiyle ihtisâr vardır. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) refiki olan Yûşa' İbn Nûn'a dedi ki: "Ben Hızr'ı, ilm-i le-dün tahsilindeki emrime sebeb kılarım; binâenaleyh ya o Hızır'a vâsıl olurum veyâhud onu buluncaya kadar, uzun müddet seferler ederim" demek olur.
1962. "Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler!"
"Senelerce aşk ve himmet kanatlarıyla uçarım ve o kâmili bulmaya gayret ederim. Senelerce ne demek? Binlerce seneler."
İkinci mısra'daki cümle âtîdeki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.
1963. Giderim, ya'nî buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından aşa-ğı bilme!
"O Hızr'ı bulmak için binlerce seneler giderim; bu uzun seferler, bu mak-sadın husûlüne değmez mi? Ey hakikat talibi, cânânın aşkını, ekmek aşkın-dan aşağı bilme; zîrâ ilm-i ledün rûhun gıdâsı olup, rûh bu ilim ile matlûb-1 hakîkî olan Hakk'a vâsıl olur; ve ekmek ise, fânî olan cismin gıdâsıdır."
1964. Ey amca! Bu sözün nihayeti yoktur; o Dekūkî kıssasını söyle..