Dekūkî kıssasına rücû'
58. bölüm / 70 · 1366 kelime · ~7 dk okuma
1965. O Dekūkî (rahmetullahi aleyh) dedi ki: "Uzun müddet Allah'ın mağribi ve maşrıkı arasında sefer ettim."
"Hâfikayn" mağrib ve maşrık ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde, zamîre izâfet-ten dolayı "nûn" sâkıt olmuştur ve zamîr Allah Teâlâ'ya râci'dir. Ya'nî Allâh'ın maşrıkı ve mağribi demek olur.
1966. Yoldan habersiz ve ilâh hakkında hayran olarak, mâh aşkından ay ve yıl sefere gittim.
"Tarik-i Hakk'ın meşakkatlerinden habersiz ve Allah Teâlâ hazretlerinin tecelliyât-ı gûnâ-gûnu hakkında hayrân olarak, mâh-ı münîr-i ilâhî olan in-sân-ı kâmilin aşkından aylarca ve yıllarca sefere gittim."
1967. "Toprak ve taş üzerinde yalın ayak gidiyorsun?" Dedi: "Ben hayranım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum."
Ya'nî birisi Hz. Dekūkî'ye dedi ki: "Sen topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürürsün; bu ağır bir iştir, buna nasıl tahammül ediyorsun?" Hz. Dekūkî cevâben buyurdu: "Ben hayrânım ve kendimden ve hissimden geçmişim ve bî-hûşum. Ve böyle bir kimsenin meşakkatten haberi olur mu?" Hind nüshalarında beyit şu vech ile yazılmıştır : پا برهنه رفته ام در خاک و سنگ زانكه من حیرانم و بی خویش و دنگ Ya'nî "Ben toprak ve taş üzerinde yalın ayak git-mişim; zîrâ ki ben hayrânım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum.” Bu sû-retde, birinci mısrâ', birisi tarafından suâl olmayıp, Hz. Dekūkî tarafından hâl-i evvelinin beyânına devamdan ibaret olur. "Deng" kelimesinin birçok ma'nâları vardır; burada bî-hûş demektir.
1968. Sen bu ayakları zemîn üzerinde görme; zîra ki âşık yakînen gönül üze-rinde gider.
Ankaravî nüshasına göre bu beyt, sâile hitâben Dekūkî hazretleri tarafın-dandır. Ve Hind nüshalarına nazaran cenâb-ı Pîr-i destgîr tarafındandır. Bu beyt-i şerîfin zevki anlaşılmak için bir mukaddimecik lâzımdır.
Ma'lum olsun ki, zâhir âlemin bâtını ve melekûtu vardır. Cismânílerin ha-yât-ı sûriyyeleri, ancak suver-i kesîfe ve zâhire üzerinde vâki' olur. Binâena-leyh onların seyr ü seferleri ve cism-i kesîflerinin bir mahalden bir mahalle intikāli hem meşakkatli ve hem de medîd zamanlar dahilinde olur. Cismâniy- yetin hükmü, rûhâniyyetin hükmüne mağlûb olduğu vakit, seyr ü sefer, bu âlem-i zâhirin melekûtu ve bâtını üzerinde vâki' olduğundan, böyle bir zâtın seyr ü seferi, her ne kadar cismânîler tarafından âlem-i kesâfet üzerinde görülürse de, onlar ahvâl-i melekûttan mahcûb olduklarından, onun seyrindeki hakîkate muttali' olmayıp, kendi cismâniyetlerine kıyâs ederler. Bu sebebden onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân ve bast-ı zamân ve tebeddül-i eşkâl ve sûret bu sebeble onlara müşkil gelmez; zîrâ bu gibi haller, ahvâl-i melekût îcâbatındandır. İmdi, ma'nâ-yı beyt-i şerîf şöyle olur: "Ey zâhir-bîn, sen bu gibi zevâtın ayaklarını zemîn-i zâhir üzerinde görme; zîrâ ki, ahvâl-i rûhâniyyesi gâlib olan âşık yakînen bu âlem-i zâhirin dili [: görmü] ve melekûtu üzerinde yürür."
1969. Yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan, dil ne bilir ki, o dil-nü- vâzın sarhoşudur?
Ya'nî, “Bâtın ve rûh yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan ne anlar ki, o dil-nüvâz olan Hakk'ın sarhoşudur. Binâenaleyh onun, âlem-i cis- mâniyyete mahsûs olan evsâf ile alakası yoktur.”
1970. O, uzunluk ve kısalık tenin vasıflarıdır; ervâhın gitmesi, başka git- [1978] mektir.
Yukarıda îzah olunduğu üzere ervâhın seyr ü seferi, melekût-i âlem üze- rinde vâki' olur ve âlemin içinin hükmü başka ve dışının hükmü başkadır.
1971. Sen nutfeden akla kadar sefer ettin; ne bir adım ile ve ne menzil ile, ne nakil ile idi.
Akla takrib için rûhun seyir ve seferinin misâli budur ki, sen sulb-i pederden, ana rahmine dökülen bir nutfe idin. Bu nutfe mertebesinden türlü türlü istihâleler geçirerek ve seferler yaparak, akıl mertebesine kadar geldin. Bu seferlerde ne zâhirî bir adımın, ne de her bir mertebede bu ikāmetgâh-ı zâhirin ve ne de zâhirde meşhûd olan bir naklin yok idi. yetin hükmü, rûhâniyyetin hükmüne mağlûb olduğu vakit, seyr ü sefer, bu âlem-i zâhirin melekûtu ve bâtını üzerinde vâki' olduğundan, böyle bir zâtın seyr ü seferi, her ne kadar cismânîler tarafından âlem-i kesâfet üzerinde gö- rülürse de, onlar ahvâl-i melekûttan mahcûb olduklarından, onun seyrindeki hakîkate muttali' olmayıp, kendi cismâniyetlerine kıyâs ederler. Bu sebebden onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân ve bast-ı zamân ve tebeddül-i eşkâl ve sûret bu sebeble onlara müşkil gelmez; zîrâ bu gibi hal- ler, ahvâl-i melekût îcâbatındandır. İmdi, ma'nâ-yı beyt-i şerîf şöyle olur: "Ey zâhir-bîn, sen bu gibi zevâtın ayaklarını zemîn-i zâhir üzerinde görme; zîrâ ki, ahvâl-i rûhâniyyesi gâlib olan âşık yakînen bu âlem-i zâhirin dili [: görmü] ve melekûtu üzerinde yürür."
1972. Cânın seyri, devirde ve deyrde keyfiyyetsiz idi; bizim cismimiz seyri candan öğrendi.
"Devr" dönmek ve dolaşmak ve "deyr" kilise ma'nâsına ise de, burada mutlak mekân ve cismâniyet murâd olunur. Ya'nî "Cânın seyri dönüp dolaşmakta ve mekân-ı cisme taallukta keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmaz bir halde idi. Böyle olmakla beraber, bizim cismimiz, ta'rîfe sığan seyrini, candan öğrendi; zîrâ cismin muharriki candır."
1973. Cismânî olan seyri terk etti; o şimdi çûn şeklinde, gizli bî-çûn olarak gider.
O Dekūkî hazretleri cismâniyet ve kesâfet âlemine mahsûs olan seyri bıraktı; şimdi ta'rîfe sığan ve keyfiyyete taalluk eden cismâniyet şeklinde ve halkın nazarından gizli olarak ta'rîfe sığmayan ve keyfiyete taalluk etmeyen tarz-ı melekûtîde seyr eder. Ve bu seyir hakkında yukarıda bir mukaddimecik yazılmış idi. Bu gibi zevât âlem-i mülk ile, âlem-i melekûttan ve âlem-i melekût ile, âlem-i mülk ahvâlinden hicaba düşmezler ve iki âlemin ahvâl ve ahkâmını cem' ettikleri için, ehl-i hicâb onların ahvâlini, kendi hallerine kıyâs ederler.
1974. Dedi: "Ben bir gün müştâkça gittim, tâ ki beşerde yârin nûrlarını göreyim."
Dekūkî hazretleri buyurdu ki: "Ben yine bir gün âdetim üzerine, insân-ı kâmili bulmak ve beşerde yâr-i hakîkî olan Hakk'ın nûrlarını, ya'nî tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesini görmek üzere, âlem-i mülk ve melekûtun ahkâmını cem' etmek üzere müştâkāne bir sûretde gittim."
1975. “Tâ ki bir deryayı bir katre içinde, bir güneşi bir zerre içinde derc göreyim."
Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyte merbûttur. "Bir bahr-i muhîti bir katre içinde görmek"ten murâd, bir bahr-i bî-pâyân olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetini, bir katre mesâbesinde olan insân-ı kâmilin taayyününde müşâhede etmektir. Ve keza "güneş"den murâd, hakikat-ı vücûddur; ve "zer- re"den murâd, kezâ insân-ı kâmilin taayyünüdür. Ya'nî, ben bunları görmek için müştākāne sefer ettim.
1976. "Vaktaki adım ile bir sahil tarafına eriştim, gün geç ve vakit akşam olmuş idi."
Sâhil tarafında yedi şem' misâli görünmesi
1977. "O deniz kenârında ansızın uzaktan yedi şem' gördüm, ona acele ettim."
1978. "Ondan her bir şem'in şu'lesinin nûru, etraf-ı âsumâna kadar latîf gitmiş idi."
"O yedi şem'den her bir şem'in şu'lesinin nûru, zamânımızda bir kuvvetli projektörün ziyâsı nasıl semânın etrafına latîf bir sûretde intişâr etmekte ise, öylece latîf bir sûretde intişâr etmiş idi." "Anân" ağacın etrafı ve kökün kenarları ma'nâsınadır.
1979. "Hayran oldum, hayranlık dahi, hayran oldu; hayret dalgası, aklın başından geçti."
Şem'lerin bu hâline şaştım kaldım ve hayrân oldum. Ve hayret dediğimiz hâl dahi, bu hâle hayrân oldu. Hayret dalgası, aklın başını aştı, binâenaleyh muhakeme ve düşünce muattal oldu. re"den murâd, kezâ insân-ı kâmilin taayyünüdür. Ya'nî, ben bunları görmek için müştākāne sefer ettim.
1980. Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, halkın iki gözü bunlardan dikilmiştir.
Dekūkî hazretleri hayretten ayıldıktan sonra der ki: "Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, nûrları semâya suûd ettiği halde, âlem-i kesâfetde müstağrak olan halkın gözleri, bunları görmekten dikilmiş ve kapatılmıştır." 1968 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere bu müşâhede Dekūkî hazretleri tarafından âlem-i misâlde vâki' olmuş idi ve halk-ı âlem ise, bittabi' bu âlemden hicâbdadır.
1981. Halk bir çerağın aracısı olmuş idi. O bir şem'in huzûrundaki ay üzerine ziyâde idi.
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: Halk, hâri-kulâde ahvâl gösteren ve ekvânda tasarruf eden bir kâmilin şem'-i vücûdunu ararlar ve isterler. Halbuki o havârıktan ve tasarruftan el çekmiş olan ve kutb-ı zamândan nûr alanlara tafazzul eden bir kâmilin şem'-i vücûdu önlerinde durur, bunu görmezler ve anlamazlar.
Bu beyt-i şerîfde Dekūkî hazretlerinin "abdâl-ı seb'a" üzerine tafazzuluna işâret vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar ki: "Ekvânda tasarruf eden abdâldan ba'zı kimseler Ebû Medyen Mağribî hazretlerine dediler ki:" "Yâ Ebâ Medyen! Umûrda tasarruf bize güç gelmez ve sana güç gelir; halbuki bizim senin mertebene rağbetimiz vardır; senin bizim mertebemize rağbetin yoktur." Ve bu ma'nâ zımnında Hz. Pîr-i destgîr nefs-i nefislerine de işâret buyururlar.
1982. Acaba gözler üzerinde bir göz bağı mı mevcud oldu, onları "Yehdî men yeşâ'" bend etti?
Acaba kalb ve idrak gözleri üzerinde bir bağ mı vardır ki, o gözleri Allah Teâlâ'nın "Dilediğine hidâyet eder ve doğru yolu gösterir" kaydı bağladı; ve onların hidâyetine, meşiyyet-i ilâhî taalluk etmediğinden ay üzerine tafazzul eden o bir şem'-i vücûdu göremediler.
Bu beyt-i şerîf dahi cenâb-ı Pîr tarafındandır.