İçeriğe atla

O yedi şem'in misâlde bir şem' olması

59. bölüm / 70 · 1068 kelime · ~6 dk okuma

1983. "Yine gördüm ki yedi, bir oldu; onun nûru feleğin yakasını yırtar."

Dekūkî hazretleri buyururlar ki: "Yine gördüm ki, o yedi şem' birleşti ve bir şem' oldu ve nûru dahi o kadar şedîd idi ki feleğin ceybini yırtardı." Ya'nî nûru, feleğin tabakāt-ı havâiyyesi ve esîriyyesini yırtıp, ileriye nüfüz etti.

1984. "Yine o bir, diğer def'a yedi oldu; benim mestliğim ve hayranlığım azîm oldu."

"Yine o bir şem' hâline gelen yedi şem', diğer def'a da yedi şem' oldu ve onların böyle birleşmesinde ve ayrılmasında benim sarhoşluğum ve hayranlığım dahi azîm oldu."

Ma'lûm olsun ki bu abdâlın arasında zât cihetinden mugâyeret-i-hakîkî yoktur, birbirleriyle müttehiddirler; fakat taayyün cihetinden mugâyeret-i i'tibârî vardır, akılda birbirlerinin gayridirler. Vaktâki Dekūkî hazretlerine onların ittihâd-ı zâtîlerinin müşâhedesi mestlik ve hayret verdi; fakat o müşâhede hâli içinde tegâyür-i i'tibârînin idrâki o mestliği ve hayreti ziyâdeleştirdi.

1985. Şem'ler arasındaki ittisalat ki, dil üzerinde kelâmımıza gelmez.

Şem'ler arasındaki ittisâller, öyle bir ittisâllerdir ki, lisân-ı zâhir üzerinde kelâm ile ta'rîf olunamaz; zevkî ve hâlî bir şeydir.

1986. O kimse ki, bir görüşte onu idrak eder, senelerce dilden göstermeğe kādir olmaz.

Meselâ gözün, bir görüşünde idrâk ve ihâta ettiği sâhadaki eşyânın evsâfını ve esmâsını ve havâssını elfâz-ı lisâniyye ile birer birer beyâna kıyâm etse, tamâmiyle kādir olamaz. Halbuki bu sâha-i idrâkin âlem-i kevnde ihâta ettiği sâhanın mahdûdiyyeti ve cüz'iyyeti meydandadır. Ya âlem-i mülk ile, âlem-i melekûtun ahvâlini müşâhede eden kimsenin görüşündeki ihâtanın ve idrâkin beyânı kābil olur mu?

1987. O kimsenin ki, idraki ve aklı bir demde onu görür, onu senelerce kulakla dinlemek mümkin olmaz.

Ve kezâ o kimse ki, idrâkinin ve aklının âlem-i ma'nâda bir demde verdiği şeyleri, senelerce elfâz ile söylese, kulakla dinleyip zabtetmek mümkin olmaz. Binâenaleyh âlem-i kevnin ve idrâk ve akıl âleminin meşhûdâtını böyle elfâza ve istimâ'a sığdırmak kābil olmazsa, rûh âleminin şuûnâtını ta'rîf etmek imkânı olur mu?

1988. Mâdemki bir nihayet yoktur, sana git! Zîrâ ki ben, senâlardan bir senâyı senin üzerine ihsâ edemem.

Mâdemki âlem-i tafsilin bir nihâyeti yoktur ve o âlemi ihâta etmek kābil değildir; sen ise ey insan, bir âlem-i icmâlsin; o halde sen, sana git ve âlem-i tafsilde olanların hepsini mücmelen kendinde gör ve dâimâ kendi kitabını oku! Nitekim âyet-i kerîmede اقرأ كتابك كَفَى بنفسك (İsrâ, 17/14) ya'nî “Sen kendi kitâbını oku, senin nefsine kifayet eder" buyrulur. Bu sebeble ben, senâlardan ve medihlerden bir senâyı, senin üzerine ihsâ edemem.

1989. "O şem'ler acaba nişan-ı Kibriyâ'dan ne şeydir diye, koşarak daha ileriye gittim."

Bu beyt-i şerîf, Dekūkî hazretlerinin lisânındandır.

1990. "Baygın ve medhûş ve harab oldum, nihayet ta'cîl ve şitabdan düştüm." [1998]

"O şem'ler tarafına doğru koşarken, kendimden geçtim ve medhûş ve harâb oldum, koşacak kuvvetim kalmadı. Ta'cîl ve şitâbdan geri kaldım." Meselâ gözün, bir görüşünde idrâk ve ihâta ettiği sâhadaki eşyânın evsâfını ve esmâsını ve havâssını elfâz-ı lisâniyye ile birer birer beyâna kıyâm etse, tamâmiyle kādir olamaz. Halbuki bu sâha-i idrâkin âlem-i kevnde ihâta ettiği sâhanın mahdûdiyyeti ve cüz'iyyeti meydandadır. Ya âlem-i mülk ile, âlem-i melekûtun ahvâlini müşâhede eden kimsenin görüşündeki ihâtanın ve idrâkin beyânı kābil olur mu?

1991. Bunda bir müddet baygın ve akılsız olarak, hâk-i zemîn üzerine düştüm.

Bu hâl içinde bir müddet kendimden geçmiş ve akıl ve idrakten tecerrüd etmiş olarak topraklar üzerine düştüm.

1992. Tekrar akla geldim ve kalktım; gûyâ ki gidişte ne başım, ne ayağım vardır.

Tekrâr aklım başıma geldi ve düştüğüm yerden kalktım ve şem'ler tarafına gitmeğe başladım; ve bu gidişte gûyâ ki ne başım ve ne de ayağım vardır. Ya'nî top gibi yuvarlanarak sür'atle gittim.

O şem'lerin nazarda yedi adam görünmesi

1993. Yedi şem', nazarda yedi adam oldu, onların nûru lâciverd tavana gitti.

Yedi şem', görünüşte yedi adam oluverdi ve o şem'lerin nûru lâciverd renkte olan semâya gitti. Ya'nî bu evliyâ, kendi sûret-i asliyye-i beşeriyyelerine rücû' ettiler.

1994. O nûrların önünde, günün nûru bulanık idi; şiddetten nurları tıraş ederdi.

O semâya uzanan nûrların muvâcehesinde, gündüzün nûru bulanık ve loş idi. O nûrlar şiddetlerinden diğer nûrları izâle eder ve mağlûb kılardı.

Yine o şem'lerin yedi ağaç olması

1995. Yine her bir adam, ağaç şekli oldu; göz onların yeşilliğinden nîk-baht oldu.

"Şem' sûretinde iken, adam sûretine tebeddül eden o abdal-ı seb'adan her biri, bu def'a da ağaç şekline tebeddül etti ve yedi ağaç göründü; ve yeşilliklerinin letâfetinden dolayı, gözün kuvveti artar ve emr-i rü'yetde nîk-baht olurdu."

1996. Yaprağın çokluğundan, dal zahir değildir; yaprak da, meyvenin bolluğundan kaybolmuş.

"Meyve, abdal-ı seb'anın ilîmlerinin sûretidir ve "yaprak", halâik üzerine şefkatleridir; ve ulûmun şefkat muvâcehesinde yüksek kemâl olduğu zâhir-dir; zîrâ şefkat ulûmdan hâsıldır. Şübhesiz o ağaçların meyveleri, yapraklarına gâlib olmuştur." (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme.)

1997. Her bir ağaç, dalını sidre üzerine vurmuş; sidre ne olur, haladan hariç olmuş.

"Ağaç" ve "dal", abdal-ı seb'anın taayyün-i misâlîleridir. "Sidre" lügatte bağ kenârındaki son ağaç demektir ki, burada âlem-i taayyünâtın nihâyetinden kinâyedir. Ya'nî, "Abdal-i seb'adan her birinin taayyün-i misâlîleri, âlem-i taayyünâtın nihâyetine kadar uzamış idi. Sidre ne demek? Âlem-i taayyünâtın hâricine bile çıkmış idi; ve fezâ-yı lâ-taayyüne taşmış idi."

1998. Her birinin kökü, yerin dibine gitmiş; yakînen öküzden ve balıktan daha aşağı idi.

"Kök"ten murâd, abdâlın sûret-i cismâniyyeleri ve rûh-i hayvânîleridir ki, yerin dibine gitmesi ile, onların âlem-i cismâniyetteki zillet-i sûrîlerine ve kemâl-i tevâzu'larına işâret buyurulur. "Öküz" ve "balık" ta'bîri eski hey'et ulemâsının mesleğine işâreten, makām-ı mübalağada vâki' olan bir beyandır. Zîrâ eski hey'et ulemâsı, dünyayı öküzün boynuzu üstünde ve öküzün dahi bir deryâ-yı bî-nihâyede sâkin duran bir büyük balığın üstünde durduğunu tahayyül ederlerdi. Nitekim şairin biri, bu ma'nâyı bir mevzû' yapıp şöyle latîfe-gû olmuştur: Beyit: Dünya öküzün boynuzu üstünde dururmuş Dünyâ yükünü yüklenen elbette öküzdür.

Şuarânın bu mazmûndan bahs etmeleri, onların da bu sahîf i'tikādda olduklarına delâlet etmez. Husûsiyle cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen: آفتا با ترک این گلشن کنی تا که تحت الارض را روشن کنی "Ey güneş, sen arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin." Beyt-i şerîfinde, arzın güneş etrafında devrine işâret buyurmuşlar idi.

1999. Onların kökleri, dallarından daha gülünç yüzlü idi; akıl onların o şekillerinden altüst oldu.

"Onların sûret-i cismâniyyeleri, halk-ı âlem için, sûret-i misâliyyelerinden daha gülünç yüzlü, ya'nî daha feyz-bahş idi. Zîrâ halk onların suver-i misâliyyelerini göremezler idi. Akıl, onların bu sûret-i muhtelifedeki şekillerinden altüst idi. Ya'nî onların bu halleri, tavr-ı aklın hâricinde idi."

2000. Bir meyve ki kuvvetten yarılı idi, meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrardı. [2008]

Meyve, abdâl-ı seb'anın ilimlerinin sûreti olduğu, yukarıda zikr edilmiş idi; ve onların ilimleri, ulûm-ı ledünniyye olduğu, muhtâc-ı îzâh değildir. Ya'nî "O abdâlın şecere-i rûhlarında tekevvün eden ulûm-ı ledünniyye, kazâ-yı ilâhî kuvvetinden yarılsa idi, o meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrar ve envâr-ı hakāyık fışkırır idi."