O ağaçların halkın gözünden mahfi olması
60. bölüm / 70 · 2593 kelime · ~13 dk okuma
2001. Bu pek acibdir ki, sahradan ve çölden yüz binlerce halk, onların üzerine geçerdi.
2002. Gölge arzusundan can oynatırlardı, bir kilimden gölgelik yapmışlar idi.
2003. Asla onların gölgesini görmediler; perdeli olan gözlere yüz tuh, olsun!
Bu beyitlerde iki vech-i ma'nâ vârid olur, biri budur ki: "Pek taaccüb olunacak şeydir ki, sahrâlardan ve çöllerden yüz binlerce halk, bu kesîf yapraklı ve meyveli ağaçlara uğrayıp, onların yanlarından geçtikleri halde, onları göremezlerdi. Halbuki harâret-i şemsin şiddetinden kaçıp, barınmak üzere bir gölge bulmak için, canları titrerdi. Bir kilim parçasından gölge yapmak mecbûriyetinde kalmışlar idi. O ağaçları görmediler; zîrâ onların cümlesi abdal-ı seb'anın bu eşkâl-i misâliyye ve melekûtiyyelerinden mahcûb idiler. Böyle cismâniyyet hicablarına dolanmış ve bürünmüş olan gözlere yüz kerre tuh! olsun."
Diğer vech-i ma'nâ budur ki: "Birçok halk, insân-ı kâmil aramak arzûsuyla sahrâlardan ve çöllerden gelip şecer-i rûhu, zümrüt gibi yeşil ve tarâvetli ahlâk-ı hamîde yaprakları ile dolu ve ulûm-ı ledünniyye meyveleriyle mahmûl olan bu gibi evliyânın yanından geçtikleri halde, onların sâye-i âtıfetle- Ya'nî "O abdâlın şecere-i rûhlarında tekevvün eden ulûm-ı ledünniyye, kazâ-yı ilâhî kuvvetinden yarılsa idi, o meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrar ve envâr-ı hakāyık fışkırır idi."
2004. Hakk'ın kahrı, gözler üzerine mühür koydu ki, ayı Süha görür.
"Sühâ" "Benâtü'n-na'ş-ı kübra"ya yakın küçük bir yıldızdır ki, gözün kuvvetini onunla imtihân ederler. Ya'nî, "Bu halkın, lezzât-ı nefsâniyyeye ve huzûzât-ı cismâniyyeye şiddet-i meyillerinden dolayı, Hakk'ın kahrı, onların kalb gözleri üzerine mühür koydu; ay gibi parlak olan ârif-billâhı Sühâ yıldızı gibi küçük ve nûrsuz ve hakîr gördüler."
2005. Bir zerreyi görür ve güneşi değil; fakat lutuf ve keremden ümidsiz değildir.
Bir zerre mesâbesinde olan insân-ı nâkısı görür ve güneş mesâbesindeki insân-ı kâmili görmez. Böyle olmakla beraber, Hakk'ın lutuf ve kereminden, bu nâkıs nazar sâhibleri me'yûs olmamak îcâb eder. Zîrâ Hakk'ın lutuf ve keremi, kemâl-i hulûs ile insân-ı kâmil arayanlara muhakkak bir gün rehber olur.
2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Hudâ, ne sihirdir!
Ulemâ-yı zâhire kāfilesi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye azıklarından bî-behredir. Halbuki bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye meyveleri, insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan olmuş ve kemâle gelmiş bir halde dökülmekte ve o azıksız bunu görememektedir. Ey Hudâ, bu hâl ne sihirdir!
2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.
"Çürük elma"dan murâd, ilm-i taklîdîdir. Halk, ilme susayıp boğazları kurumuş olduğu halde, ulemâ-yı mukallidenin saçtıkları bu çürük elmaları yağma etmek için birbirini çiğnemekte ve bunları fâideli bir şey zannedip toplamaktadırlar. rini göremeyip, bir kilim mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın sâyesine ilticâ etmişlerdir. Böyle perdeli olan gözlere yüz kerre tuh! demek lâyıktır."
2008. Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.
İnsân-ı kâmilin âlem-i sûrete dal budak salıveren kemâlât-ı latîfe ve cümel-i münîfesinde açılmış olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerinin her bir yaprağı dembedem "Ne olaydı, benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!" dedi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf el-ân kendi muhîtindeki mü'minlere her an, âlem-i ma'nâdan böyle hitâb etmektedir; fakat işiten can nerede!
2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye nidâ geldi.
Her insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan: "Ey bedbaht ve az nasîbli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden müstefid olun" diye nidâ gelir.
2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, hakkā ki bunlara melce' yoktur!" diye nidâ geldi.
Kâmillerin bedbaht halka hitâben vâki' olan nidâsına cevâben, gayret-i ilâhiyye cânibinden kâmilin o şecer-i vücuduna: "Biz onların basar-ı basîretlerini bağladık, muhakkak onlara melce' ve me'vâ yoktur!" diye nidâ geldi.
Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın tecellîsi isti'dâdâta göredir. İsti'dât-ı ezelîsi insân-ı kâmili görmeğe ve onun hakāyık ve maârifini dinlemeğe müsâid olmayanların bittabi' bu âlemde basar-ı basîretleri bağlanmıştır. Bilakis onlar, kâmillerin hakāyıka müteallık olan sözlerinden ürkerler ve hattâ inkâr dahi ederler. Zîrâ çürük elma mesâbesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyye, onların isti'dâdlarına muvâfık gelmiştir. Ve isti'dâd-ı ezelî mec'ûl olmadığından, bu gibiler hakkında hâşâ, Hak tarafından zülûm vâki' değildir; zîrâ cebir yoktur. Cebir ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine vâki' olmuştur. Bu babdaki tafsilât, I. cildin 622 numaralı beyt-i şerîfine musâdif olan این نه جبرست معنی جبارست ["Bu cebir değildir, Cebbâr'ın ma'nâsıdır"] beyt-i şerîfinde beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfdeki "Kellâ lâ vezer" Lâ Uksimu (ya'ni Kıyâme, 75/11) sûre-i şerîfesinden muktebesdir.
2011. Eğer bir kimse onlara dese idi ki: "Bu tarafa gidin, tâ ki bu ağaçlardan müstes'ad olasınız."
Eğer bir kimse bu çürük elma toplamağa meşgûl olanlara dese ki: "Bu evliyâ-yı Hak tarafına gidiniz, tâ ki onların meyve-i hakāyık ve maârif dolu olan eşcâr-ı vücûdundan tâlib-i saâdet olasınız."
2012. Hepsi derlerdi ki: "Bu miskin sarhoş, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur."
O çürük elma yağmasında olan kimselerin hepsi, evliyâ tarafına da'vet eden kimse ile istihzâ edip, derlerdi ki: "Bu kendinden geçmiş olan miskîn, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur ki, bizi asla kendisinde eser-i velâyet göremediğimiz kimseye da'vet ediyor."
2013. "Bu miskînin dimağı uzun sevdâdan ve riyazetden, soğan gibi bozuldu."
"Sevda" burada, mâl-i hulyâ ma'nâsınadır. "Bu bizi evliyâ diye falan kimseye da'vet eden miskîn kimsenin dimâğı uzun müddet, ihtiyâr etmiş olduğu riyâzetden dolayı peyda olan mâl-i hulyâdan, soğanın içi gibi çürümüş ve bozulmuşdur."
Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Ehlullâhı bilmek, Allah'ı bilmekten daha güçtür; çünkü âsâr-ı kudret-i ilâhiyye meydandadır. Akıl ve iz'ânı olan kimseler bu âsârdan, müessir olan Hakk'a intikāl edip, onu idrak ederler. Ve kezâ evliyâyı bilmek, enbiyâyı bilmekten daha güçtür; çünkü peygamberlere, halkı bulup da'vet etmek şarttır ve îcâbı hâlde, izn-i Hak'la mu'cize de ızhâr ederler; fakat evliyâya istitâr ve ihtifâ vacibdir. Ve onlara, halkı bulup da'vet etmek lâzım değildir, bilakis da'vetten içtinâb lâzımdır. Bu sebeble avâm-ı halk evliyâullâhı idrâkden âcizdir.
2014. O, "Ya Rab! hâl nedir? Halkın bu perdesi ve idlâli nedir?" diye taaccübde kaldı.
O insân-ı kâmili tanıyıp, halkı da onun tarafına da'vet eden kimse, halkın bu cehlini ve kendisine olan i'tirazlarını görüp: “Yâ Rab! Bu hâl nedir? Bu halkın basar-ı basîretlerindeki perde ve hicâb ve bunların idlâli nedir? diye taaccübde kaldı."
2015. Yüz akıl ve rey ile türlü türlü olan halk, o tarafa bir kadem-i nakl getirmezler.
Muhtelif akıl ve rey ile türlü türlü ahvâl içinde olan halk, o insân-ı kâmiller tarafına bir adım atamazlar.
2016. Onların akılleri ve zekîleri ittifaktan, böyle bâgî ve serkeşten münkir olup;
Evliyânın şecer-i vücudunu ve meyve-i maârifini idrak edip, halkı onlar tarafına da'vet eden ve evliyâya mensûb olan akıller ve zekiler, halk-ı âlemin o kâmiller hakkında müttefikan inkârından ve bâgî ve serkeş olmalarından inkâra meyl edip der ki:
"Şân" zamîrinin halka râci' olması da câiz olur; ya'nî "Halkın akıllerinin ve zekilerinin müttefikan muhalefetlerine bakıp, kâmile mensûb olan mürid der ki:"
2017. "Ya dîvâne ve sersem olmuş benim; yahud şeytan muhakkak benim başıma bir şey vurmuştur."
O kâmile mensûb olan akıl ve zekî mürîd: "Ya ben deli olmuş ve sersemleşmiş bir haldeyim ki, halkın müttefikan inkâr ettiği bir zâtı, kâmil tanıdım, yâhud şeytan muhakkak benim dimâğıma fâsid bir vesvese ilkā etmiştir," der.
2018. "Ben bu zamanda uykuda hayal mi görüyorum, diye her lahzada gözümü oğuyorum."
Bu beyt-i şerîf dahi, kâmilin mürîdi lisânındandır.
2019. “Rüyâ ne oluyor? Ağaçlar üzerine gidiyorum, onların meyvelerini yiyorum, nasıl tasdîk etmeyim?"
halkın basar-ı basîretlerindeki perde ve hicâb ve bunların idlâli nedir? diye ta-accübde kaldı."
2020. Vaktaki tekrar bostandan kenar tutan münkirlere bakarım.
2021. Kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile, yarım koruğun arzusundan can vericidir.
2022. Ağacın bir yaprağının iştiyakından ve hırsından, bu bî-nevalar şedîd âh vururlar.
2023. Bu halaik, yüz milyon bu ağaçtan ve yemişlerden hezîmet içindedir.
İnsân-ı kâmile mensûb olan zât der ki: "Vaktâki tekrâr ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bostanı olan kâmillerden, kenâra çekilen ve onları hiçe sayıp, sohbetlerini terk eden münkirlere dikkatle bakıyorum da, görüyorum ki, bunlar kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile yarım koruğun, ya'nî ednâ ve hâyîde bir ma'rifetin arzusundan bile can vericidirler. İnsân-ı kâmilin şecer-i vücûdunun ve onun evrâk-ı maârifinin iştiyakından ve hırsından, bu ulûm-ı ledünniyyeden bî-behre kalmış olan bîçâreler şedîd âh-ı tahassür çekerler. Bununla beraber bu halde olan halâikın yüzlerce milyon bu meydanda olan insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan ve meyve-i maârifinden münhezimen firâr içindedirler; zîrâ insân-ı kâmili ve onun hakāyık ve maârifini istedikleri halde, onun meslek-i irfanından ürküp kaçarlar."
2024. Tekrar derim ki: "Acaba ben bî-hod muyum? Elimi bir hayal dalına mı vurdum?"
Mürîd-i kâmilin ifadesi olmak münasibdir. Şurrâh-ı kirâm Hz. Dekukî'nin ifâdesi olduğunu beyân buyururlar. Kâmilin mürîdi, halkın inkârda ısrârını görünce, kendi mürşidi hakkında şekke düşüp, kendi hâlinden haber verir de Kâmillerin müridleri inkârlarından rücû' edip diyor ki: "Yâhu rü'yâ ne demektir, ben o kâmillerin şecer-i vücûdlarına mukārin ve sohbetlerine müdâvimim. Onların meyve-i maâriflerini yiyiyorum ve telezzüz ediyorum. Onların kemâllerini nasıl tasdîk etmem?"
2025. Âgâh ol! "Zannû ennehum kad küzibû"ya kadar "ize's-tey'ese'r-rusülü"yü söyle!
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'un nihâyetinde olan حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (Yûsuf, 12/110) ya'nî "Allah Teâlâ kâfirlere, peygamberler nusretden me'yûs oluncaya kadar, dünyâ devletiyle imhâl buyurdu. Enbiyâ nefislerinde kâfirlere karşı nusret va'dinde yalan söylediklerini zannettiler. Veyâhut enbiyânın va'dleri ve va'îdleri uzun müddet tezahür etmemekle kâfirler enbiyânın yalan söylediklerini zannettiler. Neticede onlara bizim nusretimiz geldi, dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız mücrim olan kavimden reddolunmaz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
Hind nüshalarında bu beytin ilk mısrâ'ı: هين بخوان استيأس الرسل اى عمو ya'nî "Âgâh ol ey amca! "İstey'ese'r-rusülü"yü oku!" sûretindedir.
2026. Bu kıraatı oku ki, tahfif-i kizb bu olur ki, kendini muhtecib görür.
Zikr olunan âyet-i kerîmedeki "Kad küzzibû" kelimesini bir kere böyle teşdîd ile okumak vardır. Nitekim Tefsîr-i Bahr-i Mevvâc'da zikr olunmuştur. Fakat bu kırâatı teşdîd ile değil, tahfîf ile oku ve "küzibû" teşdîdsiz tahfîf ile okunduğu vakit, onun ma'nâsı, "kendini muhtecib görmek" olur. Zâhir ma'nâ böyle olur ki, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) münkirlerin ittifakından zanna düştüler de, içlerinden dediler ki: "Gâlibâ biz mekzûbuz, ya'nî bize bâliğ olan şey, gâlibâ kizb tarîkıyle vâki' olmuştur." Nitekim İbn Abbâs hazretlerinden nakl olunan ma'nâ dahi, bunu müeyyiddir. Binâenaleyh "Küzzibû"nun tahfîf ile kırâatinden murâd bu olur ki, bir kimse kendini mekzûb zannederse, kendini hicâb içinde görür ve tekellüfsüz bir şey söyleyemez.
2027. Eşkıyânın münkirliğinin ittifakından, peygamberlerin canı zanna düştü.
der ki: "Ben kendi kendime tekrar derim ki, acabâ bî-hod muyum ve kendime mâlik mi değilim? Bir nâkısı, kâmil zanniyle mürşid ittihâz ettim ve elimi şecer-i hakikat zannıyla bir hayal ağacının dalına mı vurdum?"
2028. "Teşekkükten sonra, onlara bizim yardımımız geldi; onların terkini söyle, can ağacı üzerine çık!"
Bu beyt-i şerîf, mürid-i sâdıka Hak cânibinden hitâbdır. "Enbiyâyı ve evliyâyı inkâr edenlerin, refah ve saâdet-i sûriyye içinde bulunmasından dolayı; enbiyâ ve evliyâya ve onların tevâbiine mekzûb oldukları hakkında şek ve zan geldikten sonra, bizim yardımımız geldi. Ey mürîd-i sâdık! Sen o münkirlerin bahsini terk et de, insân-ı kâmilin şecer-i rûhuna yükselmeğe bak!"
2029. "Ye! ve rızkî kimseye ver. Her dem ve her lahza sihir öğreticilik vardır."
"O şecer-i ma'nevînin meyve-i maârifinden ye ve bu rızk-ı ma'nevîden nasîbi olanlara da ver!" O şecer-i ma'nevîde her dem ve her lahza, her bir mürid-i sâdıka sihir öğreticilik vardır ki, onlar öğrendikleri sihir ile, ehl-i gaflete sihir yaparlar ve o sihir ile insân-ı kâmil tarafına celb ederler ve bu tarafa gelin, diye nidâ ederler.
2030. Halk deyicidir ki: "Ey aceb, mâdemki sahra ağaçtan ve meyveden boştur, bu sadâ nedir?"
O mürîd-i sâdıkların nidalarını duyan gâfil halk: "Yahu, sahrâ-yı âlem insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan ve meyve-i maârifinden boş olduğu halde, bu sadâ-yı da'vet nedir?" derler.
2031. "Sevdaîlerin sözlerinden deli olduk; zîrâ sizin yakınınızda bağ ve sofra vardır!" derler.
Bize, "Sizin yakınınızda bâğ-ı füyûzât ve sofra-i ma'rifet vardır" diye nidâ eden hayâl-perestlerin sözlerinden deli olduk.
2032. Biz gözümüzü siliyoruz, burada bağ yoktur; ya bir sahra vardır, ya müşkil bir yol vardır. "Biz dikkatle bakıyoruz ve tecessüs ediyoruz, görüyoruz ki, burada bize vücûdundan bahs olunan bâğ-ı füyûzât-ı ilâhiyye yoktur; belki ya ulûm-ı bâtıne yeşilliklerinden ârî bir sahrâ veyâhud müşkilâtı zâhir olan bir yol vardır. Ya'nî senin bize haber verdiğin falan kimsede, bizim zihnimizde tahayyül ettiğimiz evliyâ hâli yoktur; bu garib bir haldir." Çok kimseler zihinlerinde bir velî sûretini ve onun kendi hayallerinde birtakım ahvâlini tasavvur ederler. Bir veliyy-i kâmile tesadüf ettikleri vakit, onun ahvâli, zihinlerindeki sûret ve ahvâle tevâfuk etmediğinden, inkâr ederler.
2033. "Ey aceb, bu kadar uzun bu güft ü gû, nasıl beyhûde olur; ve eğer muhakkak varsa hani?"
"Taaccüb olunacak şeydir ki, evliyânın vücûdu hakkında tevâtüren vâki' olan bu kadar uzun dedikodu ve menâkıb ve hikâyât, nasıl beyhûde olur? Elbette bunların aslı vardır ve Hakk'ın evliyâsı mevcûddur; fakat var ise hani nerede?"
Ma'lûmdur ki, geçmiş olan evliyâyı tasdîk etmek halka kolay gelir; fakat muâsırları olan evliyâyı sûretde kendilerine müsâvî ve yer içer bir halde gördükleri için, kabûl ve tasdîk etmek, nefislerine gâyet güç gelir. Ashâb-ı edyân da böyledir. Mûseviler Îsâ (a.s.)ın sûretini gördüklerinde, inkâr ettiler ve Îsevîler de geçmiş peygamberleri tasdîk ettikleri halde, sûret-i muhammediyyeyi gördüklerinde inkâr ettiler.
2034. "Ben de onlar gibi diyorum: Ey aceb, böyle bir mührü Rabb'in sun'u niçin vurdu?"
Bu beyt-i şerîf Hz. Dekūkî veyâ mürîd-i sâdık lisânından olabilir. "Ben de münkirler gibi taaccüb edip diyorum ki: Meydanda olan evliyâsını, bu halka göstermemek için, Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı niçin onların basar-ı basîretlerine böyle bir mühür vaz' etti. Binâenaleyh, onlar da taaccübde, ben de taaccübdeyim."
2035. Bu tenâzu'lardan Muhammed acebdedir. Ebû Leheb dahi taaccübde kalmıştır.
Muhammed (a.s.v.) da'vet buyurduğu münkirlerin nizâ' ve muhalefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz'in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da'vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâvetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da'vette gâyet ma'kül ve mantıkî idi. Böyle olmakla beraber bu ma'kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirâyetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil'akis inkâr ve nizâ'ları arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür. Ebû Leheb ve emsâlinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabîle arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble أَجَعَلَ الاَلهَةَ الَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sad, 38/5) ya'nî "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf'da بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) ya'nî "Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.
2036. Bu taaccübden, o taaccübe kadar derin fark vardır; sultan-ı azîm acaba ne yapacaktır?
Resûl-i zîşânın taaccübünden, münkirlerin taaccübüne kadar derin fark vardır; çünkü bu iki taaccübden birisi ilme ve dîğeri cehle ve hamâkata müsteniddir. Acabâ sultân-ı azîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu iki taaccübü, birbirinin muvâcehesine koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak murâd eder?
"Tâ", taaccüb içindir. Binâenaleyh bu da cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından meydân-ı fikre sürülen üçüncü bir taaccübdür. Ve bu taaccübün istinad ettiği sebeb, sırr-ı kaderdir. Nitekim âyet-i kerîmede فَلِلَّهِ الْحَجَّةِ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî "Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir; imdi dilese idi, hepsine hidâyet ederdi" buyurulur. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh Hakk'ın tecellîsi a'yân-ı sabitenin isti'dâd ve kabiliyyetine göre olur.
2037. Ey Dekūkî pek çabuk sür! Agah ol, sus! Ne kadar söylersin, ne kadar? Çünkü kulak kahtı vardır.
Muhammed (a.s.v.) da'vet buyurduğu münkirlerin nizâ' ve muhalefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz'in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da'vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâvetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da'vette gâyet ma'kül ve mantıkî idi. Böyle olmakla beraber bu ma'kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirâyetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil'akis inkâr ve nizâ'ları arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür. Ebû Leheb ve emsâlinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabîle arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble أَجَعَلَ الاَلهَةَ الَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sâd, 38/5) ya'nî "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf'da بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) ya'nî "Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.