O yedi ağacın bir ağaç olması
61. bölüm / 70 · 505 kelime · ~3 dk okuma
2038. “Ben talii yâver, daha ileriye sürdüm; o yedi, cümleten yine bir ağaç oldu,” dedi.
Dekūkî hazretleri kıssaya devam edip buyurdu ki: "Halkın gözünden mahfi olan ve tâli'imin yâverliği hasebiyle bana meşhûd olan o yedi ağacı yakından görmek üzere, adımımı daha ileriye sürdüm; gördüm ki o yedi ağaç, kâmilen yine bir ağaç oluverdi."
2039. "Her bir demde yedi oluyordu, ferd oluyordu. Bilir misin ben hayretten nasıl oluyordum?"
“Hemî” “hemî dânî” ya'nî “bilir misin" takdîrindedir. Bu beyt-i şerîfde evliyânın, hakîkat cihetinden ittihâdına işâret vardır ve onların i'tibârî olan tegâyürleri, taayyün cihetindendir. Ve her dem yedi olması ve bir olması, her ân içinde, hem vahdetin müşâhedesinde ve hem de kesretin mülâhazasında olan muhakkıkın hâline işarettir; ve birinin müşâhedesiyle, dîğerinden mahcûb değildir. Muvahhid bunun hilafınadır; zîrâ onun nazarına, vahdet-i zâtdan başka bir müşâhede gelemez. Ve mahcûb dahi, bunun hilafınadır; zîrâ ona da kesretden başkası görünmez. Velhâsıl mahcûba Zât-ı Hak suver-i halkın âyînesi olmuştur ve muvahhide de a'yân-ı halk, Zât-ı Hakk'ın âyînesi olmuştur. Ve nazar-ı muhakkıkda halk, Hakk'ın âyînesi ve Hak, halkın âyînesidir. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin beyânâtından tercümedir.) Vahdet-i zâtın sırrı zâhir olduğu vakit, sâlik hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin beyânât-ı aliyyesinde bu hayret-i mahmûdeye işâret buyurulmuştur. Ve buna işâreten Resûl-i zîşân efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'nî "Yâ Rab, senin hakkında tahayyürümü ziyâde et!" buyurmuştur.
2040. "Ondan sonra ağaçları namazda gördüm, saf çekip, cemaat gibi tertib yapmış."
2041. "Bir ağaç önden imâm gibi olmuş, diğerleri onun arkasında kıyâmda."
2042. "O kıyâm ve o rükû' ve o sücûd, ağaçlardan bana çok acıb göründü."
2043. "O zaman Hakk'ın kelâmını yad ettim: "Necm, şecer için secde ederler," buyurdu."
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahmân'da olan وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (Rahmân, 55/6) ya'nî “Sâkı olmayan nebât ve sâkı olan ağaçlar secde ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Yukarıda da îzâh olunduğu üzere, herbir şeyin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri, âlem-i mülkten ve bâtını âlem-i melekûtdandır. Zâhirinin hey'eti ve ahvâli, âlem-i mülkün îcâbâtıyla mütenâsibdir ve bâtınının hey'eti ve ahvâli dahi, âlem-i melekûtun iktizââtına muvâfıktır. İmdi ehl-i gaflet eşyânın bâtınından hicâb içinde olduğundan, ahvâl-i melekûtu müşâhede edenlerin sözlerini inkâr ederler. Hz. Dekūkî burada, abdâl-ı seb'anın evzâ'-ı melekûtiyyelerinden bahs buyururlar ve bilcümle eşyânın Hakk'ı hamd ile tesbih ettikleri ve Hakk'a secde ettikleri Kur'ân-ı Kerîmde mezkûr olduğu gibi, şimdiye kadar bu Mesnevî-i Şerîfde de müteaddid mahallerde îzâh buyuruldu; ve bundan sonra peyderpey îzâh buyurulacaktır.
2044. "Bu ağaçların ne dizi, ne de beli var. Bu ne namaz tertibidir öyle!"
Vahdet-i zâtın sırrı zâhir olduğu vakit, sâlik hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin beyânât-ı aliyyesinde bu hayret-i mahmûdeye işaret buyurulmuştur. Ve buna işâreten Resûl-i zîşân efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab, senin hakkında tahayyürümü ziyâde et!" buyurmuştur.
2045. "Ey revnaklı, bizim fiilimizden henüz taaccübün mü vardır?" diye ilhâm-ı Hudâ geldi.
Ya'nî, “Ey rûhu revnaklı olan kulum Dekūkî! Biz sana âlem-i mülkü ve melekûtu gösterip, birinin diğerine hicâb olması hâssasını senden kaldırdığımız halde; ve sen dahi zâhir âlemdeki efâlimizin tarzını ve bâtın âlemindeki ef'âlimizin tavrını gördüğün halde, bu ağaçların namazdaki ve secdedeki vasıflarından, bizim fiilimizden hâlen taaccübün mü vardır?" diye Hak tarafından Dekūkî'ye ilhâm geldi.