O yedi ağacın, yedi adam olması
62. bölüm / 70 · 2008 kelime · ~11 dk okuma
2046. "Geç zamandan sonra, onlar yedi adam oldu; ferd olan Yezdân için hepsi ka'dede!"
"Bir hayli zaman sonra, o yedi ağaç, yedi adam oldu ve hepsi adam sûretinde oldukları halde, ferd olan Hak için, namazın ka'de hâlinde idiler."
2047. "Gözümü siliyorum ki, o yedi arslan, acaba kimdirler ve cihandan ne tutarlar?"
“Çeşm-i zâhirimi ve basar-ı basîretimi siliyorum ki, herbiri bir arslan mesâbesinde olan o yedi velî acabâ kimlerdir ve cihândan ne vazîfe sâhibidirler anlıyayım." Bu ağaçlar namaz vaziyetindedirler; fakat hiçbirinin secdeye giderken bükülecek dizi ve eğilecek beli yoktur. Bu nasıl namaz tertibidir, öyle ki, nazara gâyet acîb gelir.
2048. "Vaktaki ben yoldan yakınlığa eriştim, intibah cihetinden onlara selâm verdim."
"Vaktāki ben bulunduğum yoldan o ka'de hâlinde olan yedi zâtın yakınlığına eriştim ve müstağrak olduğum taaccüb hâlinden, intibaha gelerek, onlara selâm verdim."
2049. Tâife bana: "Ey mefhar ve kerîmlerin tacı olan Dekūkî!" diye o selamın cevabını dediler.
O tâife-i aliyye bana: "Ey mahall-i iftihâr, ya'nî vücûduyla iftihâr olunan ve kerîmlerin başlarının tâcı bulunan Dekūkî! Ve aleykümü's-selâm!" diyerek bana o selâmımın cevabını verdiler.
2050. Dedim: "Nihayet bunlar beni nasıl tanıdılar? Bundan evvel benim [2058] üzerime nazar atmadılar."
Kendi kendime dedim ki: "Nihâyet bunlar mukaddemâ benim üzerime nazar atmadıkları ve benimle muârefe peydâ etmedikleri halde, beni nasıl tanıyıp, adımı söylediler?"
2051. "Çabuk benim zamîrimden bildiler, birbirine aşağıdan yukarıya bakıştılar."
"Benim kendi kendime içimden geçen bu hâtırayı derhal bildiler, taaccüben, baştan aşağıya kadar birbirini süzdüler?"
2052. Gülerek: "Ey azîz, şimdi bu da mı senin üzerine örtülmüştür?" diye bana cevab verdiler.
"Ey evliyânın sertâcı olan Dekūkî, havâtıra ıttıla' sırrı da mı şimdiki halde senin üzerinden örtülmüştür?"
2053. "Bir gönül ki, Huda ile tahayyürdedir, solun ve sağın sırrı ne vakit mestûr olur?"
Bir gönül ki, Hak'da fânî olup vahdet-i vücûd sırrı ona zâhir olmuş ve Hakk'ın tecelliyâtında hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, âlem-i taayyünâtın sırrı ne vakit mestûr olur? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hâl içinde iken, bu esrâr nasıl sana mestûr kalmıştır?
2054. Dedim: "Gerçi hakāyık tarafına açılmışlardır, resmî olan isimden ve harften nasıl vakıftırlar?"
Dekūkî hazretleri buyurur ki: "Kendi kendime dedim ki: Gerçi bu yedi evliyânın kalbleri bevâtın ve hakāyık-ı eşyâ tarafına açılmışlardır; fakat eşyanın zevâhiri ve rüsûmu olan isme ve kelimeye nasıl vakıf olmuşlardır? Ya'nî benim bâtınımı gördüler ve Hakk'a müteveccih bir şahıs olduğumu bildiler ve âlem-i sûretde benim ismimin Dekūkî olduğunu nasıl bildiler?"
2055. Dedi: "Eğer velîden bir isim kaybolursa, onu câhillikten değil, istiğrakdan bil!"
Abdal-1 seb'a Dekūkî hazretlerinin bu hâtırasını dahi keşf edip dedi ki: "Eğer velîden herhangi bir şeyin zâhirine taalluk eden bir isim kaybolursa, onun bu vukufsuzluğunu cehlinden bilme; belki onun âlem-i ma'nâya dalmasından ve âlem-i sûrete müteveccih olmasından bil!"
Ma'lûm olsun ki, abdâl-ı seb'a emr-i ilâhî ile âlem-i sûretde tasarruf vazîfesiyle mükellef olduklarından, onlar vazîfeleri îcâbına göre hareket ederler. Fakat urefâ-yı kâmilîn, bu vazîfe ile mükellef olmadıklarından, abdal-1 seb'aya mekşûf olan ahvâl, onlardan mestûr olur. Ve böyle olması, o kâmillerin mertebeten abdâl-i seb'anın mâdûnunda olmalarını îcâb etmez. Nitekim Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Lûtî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: "Bu abdâldan ba'zıları Şeyh Abdürrezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selâm söyledikten sonra de ki: "Ey Ebâ Medyen! Umûr-ı âlemde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana güç geliyor. Halbuki bizim, senin makāmına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makām ve mertebemize hiç iltifât etmezsin!" Maahâzâ Ebû Medyen hazretlerinin indinde hem bu suâli soran abdâlın ve hem de sâir evliyâullâhın makāmı mevcûd idi." Bir gönül ki, Hak'da fânî olup vahdet-i vücûd sırrı ona zâhir olmuş ve Hakk'ın tecelliyâtında hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, âlem-i taayyünâtın sırrı ne vakit mestûr olur? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hâl içinde iken, bu esrâr nasıl sana mestûr kalmıştır?"
2056. Ondan sonra "Ey pak dost, bizim sana iktida etmek arzumuz vardır," dediler.
Bu muhâtabadan sonra, o abdal-1 seb'a bana: "Ey temiz dost, namaz kılmak için, bizim sana uymak arzûmuz vardır, bize imâm ol!" dediler.
2057. Dedim: "Peki, fakat benim devr-i zamandan müşkillerim vardır, bir müddet (mühlet verin!)"
Onların bu teklifi üzerine dedim ki: "Alem-i taayyüne mahsûs olan zamânın devrinden dolayı müşkillerim vardır; zîrâ istihâlât ve renkten renge girmeler hep zamânın devrindendir. Ben ise şimdi bulunduğum halden ve renkten, sizin hal ve renginize girmek için müddet mürûruna muhtâcım. Binâenaleyh sizin hâlinize girip ve sizin renginize boyanıp size imamlık etmem için bana mühlet verin."
2058. “Tâ ki o, pâk sohbetler ile hallolsun; zîrâ sohbet sebebiyle bir üzüm topraktan biter."
"Tâ ki zamânın devrinden mütehassıl olan o müşkiller, sizin pâk olan sohbetleriniz ile hallolsun ve bu sohbet sebebiyle sizin hâliniz bana aksetsin ve ben de sizin renginize boyanayım; zîrâ bu musâhabet ve mukārenetin te'sîri meydandadır. Nitekim üzüm, toprağın musâhib ve mukārini olmak sebebiyle topraktan biter."
2059. İçi dolu bir dâne, kerem cihetinden câmid olan toprakla, bir halvet ve sohbet etti.
"Dejem" sermest ve mahmûr ve donmuş, gamlı ve düşünceli ma'nâlarınadır. Burada donmuş ve câmid ma'nâsı münâsibdir.
2060. Kendisini külliyyen toprakta mahv etti, akıbet onun rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı.
2061. O mahvdan sonra, onun kabzı kalmadı; kanat açttı ve bast oldu, merkebi sürdü.
İçi dolu ve neşv ü nemâya isti'dâdı olan dâne, kendisini toprak içinde külliyyen mahv edince, artık onun kendisine aid olan rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı; o mahvdan sonra onun enâniyyetini teşkil eden sıfatlarının kabz ve onu habs etmesi kalmadı. Binâenaleyh bâtınında mündemic olan isti'dâdının kanadını açtı ve münbasıt oldu ve filizlendi ve merkebi diğer âleme sürdü. Bunun gibi isti'dâdı olan bir talib-i hakikat kendisini, toprak kadar mütevâzi' bulunan bir kâmilin sohbetinde mahv edince, artık onun kendisine âid sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyeti kalmaz. O mahvdan sonra kabz zâil olur, ve himmetinin kanadını açıp, âlem-i letâfete yayılır ve merkebini bu âleme sürer.
2062. Vaktaki kendi aslının önünde, kendiliksiz oldu; sûret gitti ve ona ma'na cilvesi oldu.
İçi dolu olan üzüm dânesi, vaktâki kendi aslı olan toprağın önünde, kendi enâniyetinden geçti, onun dânelik sûreti gitti ve o dânenin bâtınında olan üzümlük ma'nâsı açılıp meydana çıktı. Ve bundaki işâret budur ki, insân-ı kâmilin rûh-ı küllîsi önünde tâlibin rûh-ı cüz'îsi, kendi irâdesinden fânî oldukta, onun ism-i hâssının hazînesinde meknûz olan ma'nâ, ona cilveger olur.
2063. "Agah ol, fermân senindir!" diye başlarını böyle ettiler; başlarını böyle yapmaktan gönül harâreti kalktı.
İstediğim bir müddet mühlete muvâfakat ettiklerini, başlarını sallamak sûretiyle bi'l-işâre beyân ettiler. Ve onların böyle başlarıyla vâki' olan işaretinden gönlümün harâreti kalktı ve içimde bir yanma peyda oldu. Bu bir haldir ki, kâmilin nazarına müsâdif olan kimseler bu yanıklığı kalblerinde duyarlar; bilen zevkan bilir, bilmiyenlere ta'rîf ile anlatmak mümkin değildir.
2064. "Vaktaki bir müddet o bergüzîde olan taife ile murakib ve kendimden cüda oldum."
Sâlikler arasında "murâkıb olma"nın ma'nâsı, bir kedinin, fâre deliği önünde oturup ve bilcümle kuvâsıyla nazarını o deliğe dikip, fâre beklemesi gibi, sâlikin bilcümle kuvâsıyla maksûduna teveccüh ve intizâr etmesi hâlidir. Dekūkî hazretleri âlem-i sûretin ahkâm ve te'sîrâtı altından çıkmak ve abdâl-ı seb'anın hallerini iktisab etmek için, onlar ile beraber böyle bir murâkabe edip, kendinin bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını beyân buyurur. Ve bu hâl, âlem-i sûret içinde zaman ve müddet ile istihsal olunur.
2065. Hem o sâat içinde, can sâatten kurtuldu; zîrâ ki sâat delikanlıyı ihtiyar yapar.
O bir zaman devam eden murâkabe içinde de cân zamân ve sûret âleminden kurtuldu; ve zamânın benim üzerimde böyle bir te'sîri oldu; zîrâ âlem-i sûretde bilcümle istihâlât zamâna tâbi'dir ve zamân ve sâat bir genci ihtiyârlatır.
2066. Cümle telvînler sâatten kalkmıştır; sâatten kurtulan telvînden kurtuldu.
Bu âlem-i sûrette, ne kadar renkten renge ve hâlden hâle girmeler varsa, hepsi zamandan ve sâatten peyda olmuştur. Zamâna tâbi' olan sûret ve cisim âleminden kurtulup, zamâna tâbi' olmayan rûh âlemine intikāl eden kimse, telvînden ve istihâleden kurtuldu.
2067. Vaktâki bir sâat, sâatten hâriç olasın, çûn kalmaz, bî-çûnun mahremi olursun.
"Çûn" keyf ü kem, ya'nî nasıl ve ne kadar suallerine kābiliyyeti olan şeydir. Ve bî-çûn, bunun zıddıdır. Âlem-i taayyünât, zaman ve sâat ve renk ve biçim ve mikdâr gibi keyfiyyât ve kemmiyyât ile mukayyed olduğundan, bu âlem, âlem-i çûndür; ve âlem-i ma'nâ ve ervâh ise, bu gibi kuyûdâttan ârî olduğundan, bu âleme de, "âlem-i bî-çûn" derler. Ya'nî, "Vaktâki bir an ve sâat, zaman kaydıyla mukayyed olan cismâniyet ve sûret âleminden çıkasın, artık senin önünde keyfiyyât ve kemmiyyât kalmaz; keyfiyyâta ve kemmiyyâta tâbi' olmayan bir âlemin mahremi olursun." Sâlikler arasında "murâkıb olma"nın ma'nâsı, bir kedinin, fâre deliği önünde oturup ve bilcümle kuvâsıyla nazarını o deliğe dikip, fâre beklemesi gibi, sâlikin bilcümle kuvâsıyla maksûduna teveccüh ve intizâr etmesi hâlidir. Dekūkî hazretleri âlem-i sûretin ahkâm ve te'sîrâtı altından çıkmak ve abdâl-ı seb'anın hallerini iktisab etmek için, onlar ile beraber böyle bir murâkabe edip, kendinin bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını beyân buyurur. Ve bu hâl, âlem-i sûret içinde zaman ve müddet ile istihsal olunur.
2068. Saat, saatsizlikten âgâh değildir; zîrâ ki onun o tarafa tahayyürden gayri yolu yoktur.
Ehl-i zamân ve sûret, zamansızlık ne demek olduğunu bilmezler ve anlıyamazlar; zîrâ ki o ehl-i zamânın zamansızlık tarafına, hayret etmekten başka bir hâli yoktur ve bu hayret "hayret-i mezmûme"dir, zîrâ cehle müsteniddir.
2069. Her neferi, cüst ü cû cihanı içinde, ona mahsus olan bir tavîle üzerine bağlamışlardır.
"Tavîle" ahırda hayvanın ayağına bağlanan ip demektir. Ya'nî “Cismâniyet ve zaman ehlinden olan her bir neferi, bu cüst ü cû ve tecessüs cihânı içinde, ancak kendisine mahsûs olan ipe bağlamışlardır. O onun isti'dâd ve kābiliyyet-i ezelisinin îcâbıdır."
2070. Herbir tavîle üzerine bir sâis nasb olunmuş; birbirini terk eden, onun [2078] gayriyle gelemez.
Bu âlem-i sûret ahırındaki herbir ipin üzerine bir bekçi ve bir sâis ta'yîn olunmuştur. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Târık'da انْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (Târık, 86/4) ya'nî “Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur" buyurulur.
2071. Eğer hevesinden munkatı' olsa, başkalarının tavīlesine sülük etse...
Bu âlem-i taayyün ahırında isti'dâd-ı ezelî ve kābiliyyet-i aslî ipi ile bağlı olan ehl-i sûretten her biri, diğerinin hâl ve mertebesine iştirâke heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden munkatı' olsa ve başkalarının tavílesine sülûk etse... "Ser der kerden" Bahar-ı Acem in beyânına göre, sülûk etmek ve biriyle beraber yaşamak ve şürü' etmek ma'nâlarına gelir.
2072. Derhal çevik ve latif olan ahırcılar, onun yularının köşesini ve sînesini tutarlar.
2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; ihtiyarını, ihtiyarsız gör!
"Ayyâr" kesîrü'l-hareke demektir. "Ey âlem-i sûretde, kendi tedbîrine tebean harekât-ı kesîre îfâ eden kimse, sen, senin nefsin üzerine müvekkel olan melâikeyi ve sâisleri göremezsin; zîrâ basar-ı basîretin, âlem-i mülk ve sûretin ahkâmı ile örtülmüştür; fakat ef'âl ve harekâtına dikkat et; tedbîrine müstenid olan ef'âl ve harekâtından şimdiye kadar kaçı müsmir oldu ve kaçı tedbîrin dâiresinde netîcelendi. Buna bak da, ihtiyârını ve irâdeni, ihtiyârsız ve irâdesiz gör!"
2074. Bir ihtiyar edersin ve elin ve ayağın açıktır; niçin mahbûssun, niçin?
"Bir şeyin vukū'unu ihtiyâr ve irâde edersin ve elin ve ayağın da irâdeni ve ihtiyârını kullanmak için açıktır; fakat bu serbestîye rağmen bir türlü maksûdunu elde edemezsin. Binâenaleyh dikkat etmez misin ki, bu serbestî ile berâber, bulunduğun hâl içinde niçin mahbûssun, niçin?"
Nitekim Ebû Ali Dekkāk hazretlerine sormuşlar ki: "İrâdenin fevkinde bir irâde olduğunu ne ile bildin?" بنقض العزائم ya'ni "Azmetlerin nakzı ile bildim" cevabını vermiştir. Ya'nî, ben bir şeyin husûsuna azîmet ve kasd ettim; gördüm ki o benim azîmetim bir ma'ni' haylûletiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben ihtiyârımda ve irâdemde serbest değilim, demek olur.
2075. Yüzü hafızın inkârına götürmüşsün; ona nefsin tehdîdâtı adını vermişsin.
Ey gâfil! Sen bu ma'nevî bekçilerin inkârına müteveccih olmuşsun ve: "Böyle şey yoktur" dersin. Şer' ve ahlâka mugâyir yaptığın bir iş için içinden: "Yapma, etme!" diye bir men' ve tahvîf gelse, sen bu men'e, nefsin tehdîdleridir dersin. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîmde ان كلُّ نَفْسٍ لما عَلَيْهَا حَافِظ (Târık, 86/4) ["Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur"] Ve sûre-i Ra'd'da لَهُ معقبات من بين يديه و من خلفه يَحْفَظُونَهُ من أمر الله (Ra'd, 13/11) ya'nî "O kimse için önden ve arkadan muakkibler vardır ki, Allâh'ın emrini hıfz ederler" ve sûre-i İnfitâr'da و ان عليكم لحافظين (İnfitâr, 82/10) ya'ni “Muhakkak si- zin üzerinize bekçiler vardır” âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin vücudunu bizlere haber verir. Bir mü'min bunları inkâr edemez; binâenaleyh bu beyt-i şerif münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şerîatın hakikatı yoktur, cem'iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için mahz-ı tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i'tibârî bir şeydir derler.