Dekūkî'nin imâmet ile öne gitmesi
63. bölüm / 70 · 2854 kelime · ~15 dk okuma
2076. Bu sözün nihayeti yoktur, çabuk koş! "Agâh ol ey Dekūkî, namaz vakti geldi, öne git!"
2077. “Ey yegâne, âgâh ol! İki rek'ati edâ et, tâ ki senden zamâne müzeyyen olsun!”
“Ey zamânın ferîdi ve teki olan Dekūkî! Âlem-i sahva gel de iki rek'at farz olan namazı edâ et, tâ ki senin bu ibâdetinin nûruyla zamâne müzeyyen olsun!” Bu iki rek'at namazın, sabah namazının farzı olduğu zâhirdir.
2078. Ey namazda gözü aydın olan imâm! Muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır.
Bu beyt-i şerifde و جعلت قرة عينى فى الصلاة ya'ni “Namazda gözüm aydın kılındı” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur; zîrâ bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan “göz aydınlığı”ndan vâris-i kâmilin dahi nasîbi vardır. Ve Dekūkî hazretleri ise o vâris-i kâmillerden biridir. Ve “muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır” buyurulması dahi, mürşid-i kâmilin böyle vâris-i kâmil olması lâzım geleceğine işarettir. zin üzerinize bekçiler vardır" âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin vücudunu bizlere haber verir. Bir mü'min bunları inkâr edemez; binâenaleyh bu beyt-i şerîf münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şerîatın hakikatı yoktur, cem'iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için mahz-ı tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i'tibârî bir şeydir derler.
2079. Ey büyük! İmâmette körü takdîm etmek, şerîatte mekrüh oldu.
2080. Her ne kadar hafız ve çevik ve fakîh olursa da, sefîh olsa bile, gözü nûrlu iyidir.
Kör, her ne kadar hafız-ı Kur'ân ve harekâtından çevik ve ilm-i fıkha vâkıf olsa bile, imâmete gözü açık ve nûrlu olan sefih ve câhil kimse daha evlâ ve müreccahtır; zîrâ kör, gözü göremediği için "necâsetten tahâret"e muktedir değildir; halbuki imâmın temiz olması lâzımdır.
2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhîzin ve hazerin aslı göz olur.
Zîrâ göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; binâenaleyh gözü görmeyen bir kimse, namaza mâni' olan necâsetten sakınamıyacağı için, imâmete sâlih değildir. Gerçi Resûl-i zîşân Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan a'mâ olan Ümmü Mektûm hazretlerini istihlâf buyurdular; fakat Ümmü Mektûm hazretlerinin her ne kadar zâhir gözü a'mâ idiyse de, bâtın gözü açık idi ve o göz ile âlem-i mülk ve melekûtu müşâhede buyurur idi; ve sohbet-i Risâlet-penâhînin berekâtiyle bu hâl o hazretten müsteb'ad değildir. Nitekim yukarıda bir a'mânın kırâat zamânında, kelimât-ı kur'âniyyeyi görüp ta'kīb etmesi kıssası geçti. Buna binâen (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde ليس الاعمى من يعمى بصره انما الاعمى من تعمى بصيرته yanî “Zâhirî gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalb ve basîret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.
2082. O ubûrda murdarlığı görmez; mü'minlerin gözü asla kör olmasın!
Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; câiz ki kendine bulaşmış olur. Binâenaleyh şerîatte ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan masûn kalmak için mü'minlerin zâhir ve bâtın gözü aslâ kör olmasın!
2083. Zahiri kör, zahirî necâsettedir; bâtını kör, sır necâsetlerindedir.
Zâhirî gözü ve hiss-i basarı göremeyen kimse, zâhirî necâset ve pislik içindedir; fakat basar-ı basîreti ve kalb gözü kör olan kimse sır necâsetleri ve zâhirî gözler ile görülemeyen ma'nevî pislikler içindedir.
2084. Bu zahir necâset sudan gider; o bâtın necaseti ziyâde olur.
Bu zâhirî necâseti su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtınî necâseti ve o ma'nevî pisliği su ile temizlemek ve zâhirî tedbîr ile izâle etmek mümkin değildir. O pislik gittikçe ziyâdeleşir.
2085. Onu göz suyunun gayriyle yıkamak mümkin değildir; vaktaki bâtınların necâsetleri ayân oldu.
Bâtındaki pislikler a'zâ ve cevârih vâsıtasıyla birtakım kötü efâl ve ahlâk sûretlerinde ayân olup, meydana çıktığı vakit, o murdarlıkları göz suyu ile, ya'nî pişmân olup, ağlamak ile yıkamak mümkin olur.
2086. Çünkü Huda kâfire "neces" ta'bîr etti; o necâset onun zahiri üzerinde değildir.
Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نِجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'nî "Ey mü'minler, müşrikler ancak necesdir" buyurdu. Fakat bakılırsa onların sûret-i zâhirelerinde necâset yoktur.
2087. Kâfirin zahiri bundan mülevves değildir; o necâset ahlâkda ve dindedir.
Kâfirin zâhiri bu necâset-i zâhireden mülevves değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulan o necâset, onun ahlâkında ve dînindedir; zîrâ onların arazdan ibaret olan ahlâkı ve dîni, ma'nâ âleminde ayn-ı necestir.
2088. Bu necasetin kokusu yirmi adımdan gelir; ve o necâsetin kokusu Rey'den Şam'a kadar gelir.
Zâhirî gözü ve hiss-i basarı göremeyen kimse, zâhirî necâset ve pislik içindedir; fakat basar-ı basîreti ve kalb gözü kör olan kimse sır necâsetleri ve zâhirî gözler ile görülemeyen ma'nevî pislikler içindedir.
2089. Belki onun kokusu gökler üzerine gider, hûrîlerin ve Rıdvân'ın dima- ğına çıkar.
Belki o bâtınî necâsâtın kokusu ve eseri avâlim-i ulvîye kadar gidip, er- vâh-ı âliyenin dimâğına vâsıl olur ve onları iz'âc eder.
2090. O şey ki, söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretin- [2098] den öldüm.
Ey sâmi', bu benim söylediğim sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha ziyâde tafsil ederdim; fakat anlaşılmamak korkusundan terk ettim. Esâsen doğru anlayışın hasretinden öldüm.
Bu beytin şerhinde Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Eğer anlayışı doğru bir kimseyi bulsam, âsumân nedir ve Rıdvân kimdir ve hûrîler ne oluyor ve onların vücûdu hangi âlemdedir ve kokunun onların dimâğına gitmesi ne tavır iledir ve ne zarar eder? Bunları birer birer beyân ederdim. Ve mâdemki Mevlânâ hazretleri burada beyândan sükût buyurmuşlardır, bizim de sükûtumuz evlâdır. Velâkin mücmel olarak şu kadar söyliyeyim ki, bu mezkûrât senden hâriç değildirler; herkesde ve herkes ile beraberdirler. Ve "onların dimâğına zarar erişmesi" odur ki, necâset-i bâtine- nin kokusu âsumâna gittiği vakit, şahıs üzerine âsumânın yolu mesdûd olur ve onun makāmı, zemînden gayri olmaz. Ve bu kokudan hûrlere ve Rıd- vân'a îzâ' ve kerâhet eriştiği vakit, şahıs üzerine cennet kapısı kapanır ve ce- hennem kapısı açılır. Ve câiz ki, cenâb-ı Pîr'in hâtır-ı mübâreklerinden bura- da dîğer esrâr geçmiş olsun. Vallâhu a'lem."
2091. Fehim sudur ve tenin vücudu testidir. Testi kırıldığı vakit, ondan su dökülür.
Fehim, su gibi nüfûzu şedîd olan bir seyyâledir ve tenin vücûdu ve taayyünü ise bir testi gibidir. Testi çatladığı ve ba'zı mahalleri delindiği vakit, bittabi' içindeki su akıp gider. Bu zâhirî necâsetin kokusu ve eseri, ancak yirmi adımlık yola kadar yayılır; halbuki o bâtınî necâsetin kokusu ve eseri ise, Îran'daki Rey şehrinden, Sûriye'deki Şam'a kadar intişâr eder.
2092. Bu testinin beş derin deliği vardır, onda ne su kalır, ne de kar.
Bu cisim testisinin havâss-i hamse-i zâhireden ibâret, beş tâne derin deliği vardır. Binâenaleyh onun içinde ne su kalır, ne de kar! "Su"dan murâd, doğrudan doğruya kalbe münzel olan maânî-i gaybiyyedir; ve "kar"dan murâd, ehlullâhın kulûb-ı şerîfesine nâzil olup, hurûf ve elfâz ile bitteksîf âlem-i kesâfete çıkarılan maârif-i ilâhiyyedir ki onlar bu cisim testisine, bu kesîf elfâz ile ilkā olunur.
2093. "Gözlerinizi hevadan yumun!" emrini de işittin, sen ayağı doğru koymadın.
“Süm” ayak ve kulak deliği ma'nâlarınadır; burada her iki ma'nâ da câizdir. Beyt-i şerîfde, sûre-i Nur'da olan قل للمؤمنين يغضوا من أبصارهم (Nûr, 24/30) ya'nî “Ey Resûlüm, mü'minlere söyle gözlerini yumsunlar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Maksad, havâss-i hamseden biri olan gözlerin, bakması nâmeşrû' olan şeylere karşı kapatılmasıdır ki, bu cisim testisinin deliklerinden birinin tıkanmasını âmirdir.
2094. Nutuk, ağızın cihetinden senin fehmini götürür; kulak, kum gibidir, senin fehmini yutar.
Cisim testisinin deliklerinden biri de ağızdır ki, havâss-ı hamseden hiss-i zâikanın mahallidir; fakat bu delik aynı zamanda söz söylemek mahallidir. İnsan söz söylerken, söylediği kelâmın ma’nâsıyla meşgûldür; eğer meşgûl olduğu ma’nâ, âlem-i süflîye âid ise, âlem-i ulvîye âid olan ma’nâyı izâle eder; ve eğer âlem-i ulvîye âid ise, bu nutuk bil’akis susamışları kandıran âb-ı zülâldir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o nev’idendir. Şimdi söz söyleyen kimse, kendi hâline baksın da, ona göre söylesin veyâ sussun. Ve kezâ cisim testisinin deliklerinden biri de kulaktır. Eğer insan kulağını bî-ma’nâ ve âlem-i süflîden münbais olan sözleri dinlemeğe hasr ederse, bu hâl, âlem-i gaybdan münzel olan maânî sularını, kumların suları yutup yok ettiği gibi izâle eder.
2095. Senin diğer deliklerin de böyledir; senin muzmer olan fehim suyunu çeker.
Senin cisminin testisindeki başka deliklerin hepsi de bu îzâh ettiğimiz tarzda, senin bâtınında su gibi seyyâl olan fehmini, sızdırıp izâle ederler.
2096. Eğer denizden suyu bedelsiz çıkarırsan, o denizi çöl yaparsın.
Bilfarz denizin suyunu, yerine bedeli gelmemek şartıyla, başka bir sahaya akıtsan, o denizin sahası çöl hâline gelir ve aslâ su bulunmaz. Ma'lûm olsun ki, havâs deliklerinin açılması, fehim ve idrâk suyunun dökülüp gitmesini mûcibdir; ve sermâye-i fehm "huzûr-maallah"dır ve kalbe teveccühdür. Ve şahıs söylemeğe ve dinlemeğe meşgül olduğu vakit, kalbe teveccühe fütür gelir ve huzûra gaflet yolu açılmış olur. Eğer huzûr ve âgâhlıkda meleke hâsıl olmuş ise, o zaman bir kimseye söz söylemek ve bir kimsenin sözünü dinlemek zarar vermez. Zîrâ böyle bir kimsenin vâridâtı, masrafından çoktur ve bu yolda olmayan sâlikin vâridâtı az olduğundan havâs deliklerinden sarfiyâtı çok olursa, onun kalbi susuz bir çöl hâline gelir ve âb-ı fehm ve idrakten boşalır.
2097. Vakitsizdir, eğer hâli, ivazların ve bedellerin medhalini söylesem...
2098. Ki o ivazlar ve o bedeller, harçlardan sonra, denize nereden gelir?
Ya'nî, "Eğer bu cisim testisine ivazların ve bedellerin mahall-i duhûlünü ve hakikat-ı hâli, o ivazlar ve o bedeller, sarfiyattan sonra denize nereden gelir diye söylesem, vakitsizdir. Bu esrâr ve hakāyıkın tafsil ve îzâhına vakit müsâid değildir." Evvelki beyt-i şerîfde "testi" ile, sâliklerin vücuduna ve "bahr" ile kâmillerin vücûduna işâret buyrulur. Sâliklere âb-ı fehm kâmillerden ve kâmillere âb-ı fehm de, hakikat-ı muhammediyyeden gelir.
2099. Yüz binlerce cân-ver ondan yerler; ve bulutlar da onun zahirinden götürürler.
Zâhirî denizde yüz binlerce balıklar ve türlü türlü hayvanlar yerler ve içerler ve bulutlar dahi onun zâhirinden ve sathından birtakım buhârâtı alıp gö- Senin cisminin testisindeki başka deliklerin hepsi de bu îzâh ettiğimiz tarzda, senin bâtınında su gibi seyyâl olan fehmini, sızdırıp izâle ederler.
2100. Tekrar deniz o ivazları çeker; ashâb-ı reşed, bilirler ki, neredendir. [2108]
Zahirî deniz tekrâr, kendisinden eksilen mevâddın bedellerini ve ivazlarını çeker; fakat bunları nerede çektiğini rüşd ve doğru yol sâhibleri bilir. Ya'nî, zâhirî deryânın ivazlarını ulûm-i tabiiyyede doğru ma'lûmât sâhibleri bilirler ve bâtınî deryâ olan insân-ı kâmilin sarfına mukābil gelen ivazların ve bedellerin nereden geldiğini de zevk ve keşif sahibleri, urefâ-yı ilâhiyye bilirler.
2101. Aceleden kıssalara başladık, bu kitabın içinde muhlassız kaldı.
"Muhlas" hulasa edilmiş demektir. Deryâ-yı kaleme vârid olan maânî ve hakāyıkın, müstaid tâliblere bir an evvel ibzâli cihetinden dolayı, birtakım kıssalara başladık; bu aceleden dolayı bu kitâb-ı Mesnevînin içinde hulâsasız ve nihâyetsiz kaldı; tamâm edemedik.
2102. Ey Hakk'ın ziyası olan cömert Hüsameddîn ki, felek ve erkân, senin gibi bir şahı doğurmadı.
"Râd" cömert ve sahî ma'nâsınadır. Bu sıfatın Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri hakkında isti'mâl buyrulmasının sırrı budur ki, bu Mesnevî-i Şerîf Çelebi hazretlerine hitâben beyân buyurulmuş ve bu bahr-i bî-pâyânı o hazretin isti'dâdı cezb etmiştir. Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîfde beyân buyurulduğu üzere, "Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin lisânına, müstemi'lerin isti'dâdı kadar ilkā buyurur." İmdi o hazretin isti'dâdının vüs'ati, bu bahr-i bî-pâyân-ı Mesnevînin, âlem-i sûretde zuhûruna ve tâlib-i hakikat ve hikmet olan kimselerin istifadelerine sebeb olmuştur; bu ise Hz. Çelebi'nin isti'dâdının cömertliğidir. Ya'nî, "Ey Hakk'ın nûru ve ziyâsı olan cömert Hüsâmeddîn'im ki, dokuz felek ve dört rükn-i unsurî ve tabîat, bu âlem-i sûretde, senin gibi bir şâh-ı hakikat doğurmadı." Bu hasr ve tahsîs, cenâb-ı Pîr hazretlerinin terbiye buyurduğu sâliklere aiddir; yoksa, sekene-i arzın umûmuna râci' değildir. Zîrâ cenâb-ı Mevlânâ efendimizin nefs-i nefisleri de dâhil olduğu halde, felek ve erkân, diğer büyük şâhlar ve sultanlar da doğurmuştur. türürler. Bir bahr-i ma'nâ olan insân-ı kâmilin füyûzâtından dahi, âlem-i kesâfet ve letâfet dahi böylece istifade ederler.
2103. Sen cân ve dile nâdir geldin; ey, gönül ve cân senin kudumundan hacildir.
Sen benim canıma ve gönlüme nâdir geldin ve mürîdlerim arasında senin gibisi nadirdir. Ey kâmilü'l-isti'dâd olan Hüsâmeddîn'im! Senin kemâl-i is- ti'dâdına münasib cevâhir-i hakāyıkı ibzâl edemediği için gönül ve can, se- nin kudûmundan utanmıştır.
2104. Geçmiş olan kavmi ne kadar medh ettim; onlardan benim kasdım iktiza- dan dolayı sen idin.
Ya'nî "Bu âlem-i fânîden gelip geçmiş olan evliyâullâhı bu Mesnevî-i Şe- rif'de ne kadar medh ettim; fakat medhinden ve menkabelerini beyândan maksadım, muktezâ-yı hâl ve zamandan dolayı, ancak sen idin.” Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf'deki esrâr ve hakāyıkdan umûmun nasîbi vardır; ve halkın kabûlü ise, hâzırdan ziyâde, gâib hakkında vâki' olur. Binâenaleyh açıktan açığa seni söylesem, sâika-i hased ile, halkın kabûl etmeyenleri de bulunur. Ve bu adem-i kabûl onlar hakkında muzır olur. Görmez misin ki bu halk, ön- lerinde, geçmiş zamandaki evliyânın esrârını hâmil bir veliyy-i kâmil bulun- duğu halde, ona gelmeyip, o geçmiş olan evliyânın mekābirine gidip istimdâd ederler.
2105. Muhakkak dua kendi evini tanır; sen her kimin nâmına istersen senâ et!
Duâ evi, hakikatde Hak Sübhânehû hazretleridir. Mehâmid her ne ka- dar zâhirde, Zeyd'in ve Amr'ın nâmına vâki' olsa da, bu mehâmidin ve se- nâların hepsi hakîkatte Hakk'a râci' olur. Çünkü vücûd-ı mezâhir, kemâ- lât-ı Hakk'ın âyînesidir. Nitekim bu ma'nâ âtîde 2117 numaralı beyt-i şe- rifde زانکه هر مدحی بنور حق رود بر صور و اشخاص عاریت بود ya'ni "Zîrâ ki, her bir medih, Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve şahıslar üzerinde âriyet olur" sû- retinde tasrîh buyurulmuştur.
2106. Medîhin, nâ-mahalden kitmânı için, Hak bu hikâyeleri ve meseli koy- muştur.
"Medîh" medh olunmuş ma'nâsınadır. Medh olunan kimsenin, hâsidlerin nazarında saklanması için, Hak Teâlâ hazretleri bu hikâye ve mesel perdelerini ihsân buyurmuştur.
2107. Gerçi o medh dahi senden hacil geldi, Hudâ dervişin cehdini kabul eder.
"Cehd" sa'y ve "mukıll" dervîş ve fakîr ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin büyüklüğün ve medhin küçüklüğü hasebiyle o medh, senin huzûr-ı ma'nevîne geldiği vakit, utandı. Fakat Hudâ, fakîrin sa'yini kabûl buyurur."
Yukarıdaki 2105 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olunduğu üzere bilcümle mehâmid Hakk'a râci'dir ve insân-ı kâmil, mazhar-ı ism-i câmi' olduğundan beşerînin lisân-ı mahdûduyla Onun hakkında vâki' olan medh ü senâları bittabi' nâkıs olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin "Hudâ cehdü'l-mukılli kabûl eder" buyurmaları bu ma'nâya göredir.
2108. Hak kisreyi kabul edip muaf tutar; zîra körün iki gözünden, iki katre kâfidir.
"Kisre" ekmek kırığı ma'nâsınadır. Hind şârihleri bu ma'nâya almışlar ve Bahru'l-Ulûm hazretleri şu ma'nâyı vermiştir: "Bu beyt, medh-i kāsırın kabûlü üzerine temsildir ki, sadakada ekmek parçasına teşbíh olunur. Zîrâ hadîs-i sahihde bir habbe sadakanın ind-i ilâhîde büyük kıymeti olduğu beyân buyurulur; kāsırın medhi de böyledir." Fakat Ankaravî hazretleri "kisre"yi kırıklık ma'nâsına alıp "Hak Teâlâ kırıklığı kabul edip muâf ve müsellem tutar" buyurmuşlardır. Fakîre göre de, "kisre"yi kırıklık ma'nâsına almak münâsib olur, bu sûretle beyt-i şerîfde "Ben kulûb-ı münkesire indindeyim" ma'nâsındaki hadîs-i kudsîye işaret buyurulur. Ya'nî Hak Teâlâ, kusûr yaptığı için kalbleri kırık olan kulları kabûl edip, muâf tutar; zîrâ âcizin şânı budur. Nitekim körün âciz ve kāsır olan iki gözünden iki katre yaş kâfidir; zîrâ fazlası beklenemez. Hind şârihleri, körün gözleri yaşsızdır; ve Ankaravî hazretleri ise, bil'akis körün gözü çok yaşlıdır; binâenaleyh "iki katre yaş kifayettir" demek münasib değildir buyurur. Fakîr derim ki: Körlerin envâ'ı vardır, ba'zılarının gözleri büsbütün kapanmıştır, bunlar yaşsızdır ve ba'zılarının gözleri ise çok yaşlıdır. Beyt-i şerîfde, evvelki körlerin hâli beyân buyurulmuştur. "Medîh" medh olunmuş ma'nâsınadır. Medh olunan kimsenin, hâsidlerin nazarında saklanması için, Hak Teâlâ hazretleri bu hikâye ve mesel perdelerini ihsân buyurmuştur.
2109. O ibhâmı kuş ve balık bilir ki, bu latîf nâmı mücmel olarak medh ettim.
"İbhâm" belirsiz etmek ve maksadını setr etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 2114 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir. "Kuş"tan murâd, âlem-i ma'nâda uçan ervâh; ve "balık”dan murâd "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan zevâttır. "Ben bu Mesnevî-i Şerîf'de bu latîf nâmı mübhem ve müc-mel olarak medh ettim. Benim bu ibhâmımı, âlem-i ma'nâda uçan ervâh ile "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan kimseler bilir."
2110. Tâ ki onun üzerine hasedçilerin âhı az essin; tâ ki onun hayâlini diş ile [2118] az ısırsın.
"Hayâlini diş ile ısırmak" kalben inkârdan kinâyedir.
2111. Halbuki hasûd onun hayâlini nerede bulur; sıçan evinde, tûtî ne vakit mızgandı?
Hasûd, o medh ettiğim zâtın hayâlini kalbinde bulamaz; zîrâ o hasûdun kalbi sıçan yurdudur. Hiç sıçan yurdunda, bir tûtî kuşu tüner mi?
2112. Onun o hayali, ihtiyâlden olur; o, onun kaşının kılıdır, hilal değildir.
Hasûdun kuvve-i hayâliyyesine gelen hayâl, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri-nin hakîkî hayâli değildir; belki kendisinin hîle ile îcâd etmiş olduğu bir hayâl-dir. Eğer o hazretin hakîkî hayâli, o hasûdun bâtınına gelmiş olsa, onda hasûd-luk kalmaz, bu gibi ahlâk-ı zemîmeyi ifnâ eder. Zîrâ insân-ı kâmilin hayâli her ne kadar bir sûret ve put ise de, bu gibi sıfât-ı zemíme putlarını kırıcıdır. Nite-kim yukarıdaki bir beyt-i şerîfde چون خلیل آمد خیال یار من صورتش بت معنى او بت شکن ya'nî "Vaktâki benim yârimin hayali araya girici oldu; onun sûreti puttur, onun ma'nâsı ise put kırıcıdır" buyurulmuş idi.
İmdi hasûdun sû'-i hulku mâdemki hâl-i devâmdadır, bundan anlaşılır ki, onun bâtınına gelen hayâl, insân-ı kâmilin hayâli değildir; belki kendi bâtı-nında ve vücudunda kendisinin îcâd ettiği bir hayâldir ki, bu hâl, gözünün üzerine doğru uzayıp, kıvrılmış olan kaşının kılını, semâdaki hilâl zannet- mek kabîlinden olur ki, bu kıssa II. cildin ibtidâlarına doğru olan bir mahal- هلال پنداشتن آن شخص خیال را در عهد امیر المؤمنین عمر رضي الله عنه ["Hz. Ömer (r.a.)’ın zamânında, bir kimsenin hayali, (kaşındaki beyaz kılı, ramazan hilâli) sanması"] ünvanıyla geçti.
2113. Senin medhini beşten ve yediden hariç söyliyeyim; şimdi yaz, Dekūkî ileriye gitti.
"Beş"ten murâd, havâss-i hamsedir; şârihler bunda müttefiktirler. "Yedi"den murâd Ankaravî'ye göre eflâk-i seb'a ve şurrâh-ı Hind'den Muhammed Rıza ve diğerlerine göre perde-i dildir; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre yedi a'zâ, veyâhud "beş"ten murâd, beş namaz vakti ve "yedi"den murâd dahi haftanın günleri olması melhuzdur. Fakîre göre "beş"ten murâd havâssi-i hamse olması münasibdir; ve “yedi"den murad dahi merâtib-i nefisdir ki, onlar "Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, merziyye ve sâfiye"dır. Bu beş havâs ile merâtib-i nefs, cismâniyet âlemindendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyurular ki: "Ey Hüsâmeddîn'im! Ben seni cismâniyet âleminin hâricinde medh edeyim." Nitekim V. cildin ibtidâsındaki şu مدح تو حیف است با زندانیان گویم اندر مجمع روحانیان ya'nî "Seni, zindânîlere, bu beden ve dünyâ mahbuslarına medh etmek yazıktır; binâenaleyh senin medhini rûhânîler ve ehl-i melekût mecma'ında söyliyeyim" beyt-i şerîfi bu ma'nâyı te'yîd eder. İkinci mısrâ'ın ma'nâsı zâhirdir. Ya'nî, ben kıssayı söyliyeyim, sen ber-mutâd yaz! Dekūkî imâmet için öne geçti, demek olur.