O kavmin imâmeti ile Dekūkî’nin öne gitmesi
64. bölüm / 70 · 1546 kelime · ~8 dk okuma
2114. Salihlerin tahiyyatında ve selâmında, cümle enbiyanın medhi mahlût geldi.
"Tahiyyât," tahiyyenin cem'idir ve "tahiyye", mülk, bekā, atıyye, selâm ve hayât ma'nâlarına gelir. Ve "acîn" mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda 2103 numaralı beyt-i şerîfde buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyurulur. Ya'nî "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duâsında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibârede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîfde bu usûle muvâfık olarak yaptım, demek olur.
2115. Medihlerin hepsi karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.
2116. Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.
Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde الحمد لله "El-Hamdü lillâh" buyurulur ki, ma'nâsı "hamd" cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allah'a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk'a râci' olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer'de الحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ اكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (Zümer, 39/29) ya'nî "Hamd Allâh'a mahsûstur; belki onların çoğu bunu bilmezler" buyurulur. İm_di hamd ve medhin hepsinin Hakk'a râci' olması budur ki hamdde üç vecih vardır: Birincisi: Hak'dan halka olan hamddir. Bunun delîli إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ (Ahzab, 33/56) ["Allah ve melekleri Peygamber'e salavât getirirler"] وَهُوَ الَّذِي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ (Ahzab, 33/43) ["Üzerinize rahmetini gönderen O'dur"] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hak hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunların delîli de وَ ان من شيئ الا يسبح بحمده (Isra, 17/44) [Her şey ancak O'nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kur'âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi' hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile ken- "Tahiyyât," tahiyyenin cem'idir ve "tahiyye", mülk, bekā, atıyye, selâm ve hayât ma'nâlarına gelir. Ve "acîn" mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda 2103 numaralı beyt-i şerîfde قصد من زا نها تو بودی از اقتضا buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyurulur. Ya'nî "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duâsında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibârede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîf'de bu usûle muvâfık olarak yaptım, demek olur.
2117. Zîrâ ki, her bir medih Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve eşhâs üzerinde âriyet olur.
Zîrâ sûretler ve eşhâs kemâlât-ı Hakk'ın in'ikâsına birer âyîne olduğundan, onlardaki kemâlâta karşı vâki' olan medihlerin hepsi Hakk'a râci' olur.
2118. Medihleri ne vakit müstehakkın gayrine yaparlar? Lâkin zan üzerine gümrâh olurlar.
Bilcümle medihlerin ancak Hakk'a râci' olduğu, yukarıdaki îzâhattan anlaşıldı; binâenaleyh her kim birini medh etse, hakîkatte o medih ancak Hakk'ı medh etmek olur. Ve ârif-i billâh olanlar bunun böyle olduğunu bilirler; lâkin hakikatten câhil olanlar bu medhin, vücûdları mevhûm olan sûretlere âid olduğunu zannedip bu tevehhüm ve hayâl üzerine dalâlete düşerler.
2119. Duvar üzerine aks etmiş bir nûr gibidir; duvar o envâr için bir ince bez gibidir.
Kemâlât-ı ilâhiyyenin bu mezâhir-i kevniyyeye aks etmesinin misâlidir. Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. Ankaravî nüshasında, ikinci mısrâ'ın kāfiyesi “râyıtî” sûretinde vâki'dir. Ve Ankaravî buyurur ki: "Râyıt, reyta sahibine derler ve "reyta" ince yumuşak beze derler ve diğer ma'nâları da vardır." Fakat Hind nüshalarında bu kelime "râbıtî" sûretindedir. Bu halde ter- di kemâlâtını ızhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk'a râci' olur. Yukarıki beyt-i şerîfde halkın taayyünleri bardağa ve masdar-ı kemâlât olan vücûd-ı hakîkî-i Hak dahi leğene teşbîh buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde de memdûhun ancak Hak olduğuna ve bu cihetten dahi bilcümle mezheblerin de, bir mezhebden başka olmadığına işâret buyururlar. Meselâ Mûsevîler Hz. Mûsâ'yı medh eder ve Îsevîler de Hz. Îsâ'yı medh ederler. Ve bunların bu medihleri ayrı ayrı birer mezheb görünür; fakat yukarıdaki îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu medihlerin hepsi Hakk'a râci' olduğundan, hakîkatte bir mezheb olur; fakat بل أكثرهم لا يعلمون (Nahl, 16/75) ["Lâkin onların çoğu bilmezler"] âyet-i kerîmesi muktezâsınca, onların arasında cehil hükümrandır.
2120. Şübhesiz gölge, asıl tarafına sürdüğü vakit, dâll ayı kaybetti ve medihden kaldı.
Gölge mesâbesinde olan bilfarz ayın sûret-i mün'akisesi, kendi aslı tarafına rücû' ettiği vakit, o sûret-i mün'akiseyi ay zanneden şaşkın, ayı kaybeder ve medhinden de geri kalır. "Kemâlât-ı ilâhiyye" aya; ve o kemâlâtın, mezâhir-i kevniyyede zuhûru, ayın aksine teşbíh buyurulmuştur. İmdi kemâlâtı, mezâhirin kendinden bilip medh eden kimse, hakikat-i hâle vakıf olmadığı için bir şaşkındır. Vaktâki o mazharın vücûd-ı mevhûmu ölüm ile ortadan kalkar ve o kemâlât dahi, aslına rücû' eder; bu şaşkın olan kimse de o kemâlâtı kaybedip, lisân-ı medhini kapar.
2121. Yahud bir kuyudan bir ayın aksi göründü; başını kuyuya soktu ve onu medh etti.
Bu da kemâlât-ı ilâhiyyenin mezâhirdeki aksine diğer bir misâldir.
2122. Her ne kadar onun cehli, onun aksine teveccüh etti ise de, hakikatte o ayın madihidir.
2123. Onun medhi ayadır, o akse değildir; mâcerâ galat olduğu vakit, küfür oldu.
O kuyuya başını sokup, ayın aksini medh eden kimsenin, medihleri hep ayın kendisine râci'dir; yoksa akse değildir. Mâdihin nazarında galat olunca, bu medih mâcerâsı küfür olur. "Küfür" setr ve inkâr ma'nâsına gelir. Nazarında galat olan kimsenin i'tikādına göre bu iki ma'nâdan her birisi ona atf olunur. Eğer mü'min olup da, nazarı halka olur ve mâdihi ve memdûhu halk görürse, o kimse mezâhirde Hakk'ın vücûd ve zuhûrunu sâtir olur. Ehl-i gafletten olan mü'minlerin hâli budur. Ve eğer mezâhirde zâhir olan kemâlâtın, o mezâhirin “ayn”ına âid olduğunu kabûl ve Hakk'a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü'yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma'nâsına olan küfür veyâ inkâr ma'nâsına olan küfür olur. İşte bu galat-ı rü'yet sâhibleri tarafından vâki' olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Ya'nî “Medh edicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!” ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث ya'nî “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç def'a kestin!” buyurdular.
2124. Zîrâ o cesûr şekāvetden gümrah oldu; ay yukarıda idi, o aşağıda zannetti.
Zîrâ o Hakk'ı inkârda cesûr olan kimse, şekāvet-i asliyyesinden dolayı dalâlete düştü; o şekāvet onun idrâk gözünü kör edip, yukarıda olan ay mesâbesindeki kemâlât-ı ilâhiyyeyi, âlem-i süflîde ve vücûd-ı mecâzîde zannetti.
2125. Bu putlardan halaik perîşan olurlar ve sürülmüş şehvetten peşîmân olurlar.
“Zîn” hem mısrâ'-ı evvele ve hem de mısrâ'-1 sânîye ma'tûfdur. Bu sûretle ikinci mısrâ' “Zîn şehvet-i rânde” takdîrinde olur. “Putlar”dan murâd, cismânî ve sûrî güzellerdir. Ya'nî “Ehl-i âlem bu cismânî güzellerin muhabbetinden perîşân olurlar. Kimi elindekini, avucundakini sarf edip müflis olur; kimi tecennün edip tımarhâneye gider. Kimi teverrüm eder ve kimi intihâr eder. Vaktâki âşık bu sûrî ma'şûkunu elde edip, şehvetini sürer ve sürdüğü şehvetten dolayı sonunda peşîman olur.”
2126. Zîrâ ki şehveti bir hayal ile sürmüştür; ve hakîkatten pek uzak geri kalmıştır.
Peşîman olmasının sebebi budur ki, o kimse, esrârın inkişaf ettiği yevm-i âhirette şehvetini bir hayâl ile sürdüğünü ve hakîkatten pek uzak düştüğünü görür.
Ma'lûm olsun ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de îzah olunduğu üzere, vücûd-ı Hakk'ı, mükevvenâtın vücûdundan gayrı gören kimseler, kazâ-yı şehvet esnâsında, kadının sûretinde fânî olurlar ve kadının vücûdun- kemâlâtın, o mezâhirin “ayn”ına aid olduğunu kabûl ve Hakk'a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü'yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma'nâsına olan küfür veyâ inkâr ma'nâsına olan küfür olur. İşte bu galat-ı rü'yet sâhibleri tarafından vâki' olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar : اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Ya'ni “Medh edicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!” ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث ya'nî “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç def'a kestin!” buyurdular.
2127. Senin bir hayale meylin nasıl kanat olur, nihayet o kanat ile hakikat üzerine çıkar?
2128. Vaktaki sen bir şehveti sürdün, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayal senden kaçtı.
Ya'nî, “İnsanın meyli semâ-yı hakikate uçmak için verilmiş kanattır. Halbuki senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihâyet o kanat ile semâ-yı hakikat üzerine nasıl urûc eder? Vaktâki sen meylini bir hayâle hasr edip, o hayâl üzerinde bir şehveti kazâ ettin; binâenaleyh o meyil kanadını boş yere sarf etmekle o kanadın döküldü ve topal oldun ve âlem-i hakîkate uçamaz oldun. O meyl ettiğin hayâl ise, kuvve-i şehevâniyyen sönmekle, senden kaçtı."
2129. Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihayet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!
Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan hifz et ve böyle gâfilâne olan şehvete inhimâkten vazgeç ki, meyil kanadın seni ma'rifet cennetleri tarafına uçursun.
2130. Halk zannederler ki, işret ediyorlar; bir hayal üzerinde kanatlarını yoluyorlar.
2131. Bu nüktenin şerhinin borçlusu oldum; bana mühlet ver ki, mu'sirim; bundan sustum.
dan lezzet aldıkları i'tikādında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının sûretinde müteayyin olanın Hak olduğundan gâfildirler ve bu taayyünâtın vücûdu ise, bir hayâlden ibârettir ve bu hayallerde cilveger olan ise ancak Hak'dır. Bu ma'rifetten gâfil olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Velâkin müşâhede sahibi olan ârif, her sûrette Hakk'ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.