Gökyüzünde Mûsâ (a.s.)'ın yıldızının peydâ olması ve meydanda müneccimlerin feryâdı
23. bölüm / 70 · 1913 kelime · ~10 dk okuma
904. Fir'avn'ın ve onun mekrinin ve tedbîrinin körlüğüne, onun o yıldızı felek üzerinde peydâ oldu.
Fir'avn'ın yaptığı mekr ü tedbirlere rağmen Mûsâ (a.s.)'ın o yıldızı önce gökte zâhir oldu.
905. Gündüz oldu, ona dedi ki: "Ey İmrân git; o gulgulenin ve o sesin vâkıfı ol!"
Fir'avn geceyi vehim içinde geçirdi; sabah olunca İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân git, o geceki gürültü ve feryâdın sebebini tahkîk et!"
906. İmrân meydan tarafına sürdü ve dedi: “Bu ne gulgule idi, şâhenşâh uyu- yamadı?"
907. Her müneccim başı açık ve elbisesi yırtık, mâtem ashâbı gibi toprağa bu- lanmış.
"Azzâ" sıkıntılı sene ve musîbete sabr etmek ve şiddet ma'nâsınadır. Aslı teşdîd ile olup, beyt-i şerîfde şeddesiz vâki'dir; ve böyle de telaffuz olunur.
908. Ashâb-ı mâtem gibi sesleri ve düzenleri efgândan tutulmuş.
Cenâze arkasından bağıran ve feryâd eden ashâb-ı mâtem gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin intizâm ve âhenkleri kısılmış.
909. Sakalları ve saçları yolunmuş ve yüzleri yırtılmış, başa toprak saçılmış, gözler kan dolu.
Müneccimler sakallarını ve saçlarını yolmuşlar ve tırnaklarıyla yüzlerini yırtmışlar; başlarına toprak saçmışlar, gözlerinden kanlı yaşlar gelecek derecede ağlamışlar.
910. Dedi: "Hayırdır; bu ne karışıklık ve hâldir, uğursuz olan sene kötü bir nişan mı veriyor?" [908]
İmrân müneccimlere dedi: "Hayrola, bu ne karışıklıktır ve sizin bu hâliniz nedir? Uğursuz olan bu senede fenâ bir alâmet mi görüyorsunuz?"
911. Özür getirdiler ve dediler: "Ey bey! Bizi onun takdîri esîr etti."
Müneccimler İmrân'a karşı özür dileyip dediler ki: "Bu zâhir olan nühûsetde bizim aslâ sun' u kusûrumuz yoktur; bizi Hak Teâlâ hazretlerinin takdîri esîr ve âciz etti; ve tedbirlerimizi ibtâl eyledi."
912. "Gece, o çocuğun yıldızı, bizim körlüğümüze göğün alnı üzerinde âşikâr oldu."
"Bizim men'-i zuhûru hakkında ittihâz ettiğimiz tedbirlere rağmen, bu gece şâhın başına belâ olacak olan o çocuğun yıldızı gökyüzünde zâhir oldu."
913. "O peygamberin yıldızı gökyüzüne vurdu; biz ağlamaktan, yıldız yağdırıcı olduk."
"Biz o zuhûr edecek peygamberin yıldızını görünce teessürümüzden dolayı gözlerimizden yıldız gibi göz yaşlarını ağlamaktan yağdırıcı olduk." Cenâze arkasından bağıran ve feryâd eden ashâb-ı mâtem gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin intizâm ve âhenkleri kısılmış.
914. İmrân hoş gönül ile şad idi ve nifâk cihetinden "Ah el-firâk!" diye, eli- ni başına vurur idi.
İmrân müneccimlerden bu sözü işitince, kendi sulbünden bir peygamber-i zîşân geleceğine gönlü hoşlandı ve sevindi; ve fakat nifâk ve gösteriş cihetinden Fir'avn tarafını iltizâm ederek "Âh el-firâk!" na'rasıyla, ellerini başına vurur idi.
915. İmran kendini pür gazab ve ekşi yüzlü etti; deliler gibi akılsız ve hûşsuz gitti.
İmrân müneccimlere karşı zâhirde kendini pek öfkeli ve ekşi yüzlü gösterdi ve deliler gibi akılsızca harekete başladı.
916. Kendisini acemî etti ve sürdü; pek sert sözleri cem' üzerine okudu.
Kendisini hiçbir şey bilmez bir acemî gibi gösterdi ve müneccimlerin cem'iyyeti arasına sürüp gitti; ve onların cem'iyyetlerine hitâben pek sert sözler söyledi. "A'cemî" söze muktedir olamayan ve açık ve fasih kelâm söyliyemeyen kimse demektir. Burada câhil ma'nâsı murâd buyurulur.
917. O kendisini türş ve gamlı yaptı; o tavla oyunlarını ters oynadı.
İmrân'ın kendisini ekşi yüzlü ve gamlı göstermesi bir san'a idi; zîrâ onun içi mesrûr ve dışı mağmûm bir halde olup, tavla oyunlarını ters oynadı.
918. Onlara dedi: "Benim şahımı aldattınız; hıyânetden ve tama'dan sabr et- mediniz."
İmrân şâha kendisinin kurb-i husûsîsini beyân ederek, müneccimlere dedi: "Benim şâhımı aldattınız; ona karşı hıyânet edip ilminizde keşfinizi tamâm haber vermediniz ve sizi birisi bu sırrın meydana çıkarılmamasını te'mîn için mevâid ile ıtmâ' etti; siz de bu hıyânetden ve tama'dan sabr edip nefsinizi men' edemediniz." "Şigîften" karâr ve ârâm ve sabr etmek demektir.
919. Şahı meydan tarafına kopardınız; şahımızın yüzünün suyunu döktünüz.
“Şâhımızı kānun ve örf ve âdet hilafında, üserâ tâifesine göstermek için sarayından meydan tarafına çıkardınız ve üserâ önünde zelîl ettiniz ve Benî İsrâîl'e karşı, yüzünün suyunu dökdünüz."
920. Biz şahımızı gamlardan fâriğ getiririz, diye tekeffül hususunda elinizi göğsünüz üzerine vurdunuz.
921. Şah dahi işitti ve dedi: "Ey hâinler! Ben sizi amansız asayım."
Fir'avn dahi bu feryâdın sebebini duydu ve müneccimlere hitâben dedi: "Ey hâinler, ben sizi amansız astırıp i'dâm edeyim de görün!"
922. Kendimi gülünecek mevki'e attım; malları düşmanlara fedâ ettim!
923. Nihayet ki bu gece İsraîlîler'in hepsi, kadınların mülâkātından uzak kaldılar.
924. Mal ve yüz suyu gitti, iş de ham! Dostluk ve kerîmlerin ef'âli bu mu olur?
925. "Senelerce maaşlar ve hil'atler götürdünüz; memleketleri müsellem yer idiniz."
"İdrâr" in'âm-ı dâim demektir ki, maâşât-ı mütevâliye murâd olunur.
926. Reyleriniz ve hüneriniz ve nücûmunuz bu mu idi? Löpçülersiniz ve mekkârsınız ve uğursuzsunuz!
"Tabla-har" bâd-ı hevâ [=bedava] yiyici ve löpçü demektir.
927. "Ben sizi yırtayım ve ateş vurayım; yüzünüzü ve kulağınızı ve dudaklarınızı koparayım!"
928. "Ben sizi ateşin odunu yapayım; geçmiş ayşınızı size nâhoş yapayım!"
"Sizi envâ'-ı azâb ile kahredeyim ve ateşin odunu gibi yakayım ve sizin geçmiş tatlı ve zevkli yaşayışlarınızı size acı ve tatsız yapayım."
929. Secde ettiler ve dediler ki: "Ey hidiv! Eğer şeytan bizden bir nevbet galib oldu ise."
"Hidîv" pâdişâh-ı kavî ve melik-i azîm ma'nâsınadır. Müneccimler Fir'avn'ın bu muâhazâtına karşı, huzûrunda secde ettiler ve dediler ki: "Ey pâdişâh-ı azîm, eğer bu tedbîrimizde şeytan bu kere bize gâlib geldi ise,"
930. "Senelerce belaları def' etmişiz; bizlerin yapmış olduğumuz şeyden vehim [929] hayrandır."
"Biz bu tedbîrimizde mağlûb olduk ise de, müntesib olduğumuz ulûm-ı nücûm sâyesinde senin başına gelecek belâları senelerce def' etmişiz; biz öyle şeyler yaptık ki, evhâm-ı beşer o şeyleri görüp hayretde kaldı."
"Mâhâ" bizler demektir. Her ne kadar kāide-i lisâniyyeye göre zî-rûh olanların cem'i “ân" ile gelir ise de, ba'zı kere zî-rûh olanlar için de, gayr-i zî-rûh olanlara mahsûs olan “hâ" edât-ı cem'i müsta'meldir. Nitekim 920 numaralı beyitte "gamha" yerine "gamân" isti'mâl buyurulmuştur. Ba'zı nüshalarda “mâhâ" yerine "mâyân” da vâki'dir.
931. Bizden fevt oldu ve onun hükmü zahir oldu; onun nutfesi sıçradı ve rahimde gizlendi.
Bizim tarafımızdan yapılan re'y ve tedbîr fevt oldu ve netîcesiz kaldı ve Hak Teâlâ hazretlerinin hükm-i ezelîsi ve kazâsı zâhir oldu. O çocuğun sulb-i pederdeki nutfesi, onun vücudundan fırladı ve anasının rahmine gizlendi. "Hazîden" resîden vezninde yavaşçacık bir yere gitmek ve çocuklar gibi sürtünerek yürümek ve bir köşeye gizlenmek demektir.
932. "Fakat ey büyük şah, bunun istiğfârı olarak, biz doğum gününü gözetliyelim."
"Kubâd" Nûşirevân'ın babasının adıdır; şâh-ı azîm ma'nâsında müsta'meldir. “Şah-ı kubâd" şehenşâh demek olur. "İstiğfâr" bir kusûrun setrini istemek demektir. Ya'nî "Müneccimler Fir'avn'a dediler ki: "Ey şehenşâh, biz bu def'aki kusûrumuzun setrini taleben, o çocuğun doğacağı günü gözetliyelim!"
933. "Onun doğuş gününe biz rasad bağlıyalım, tâ ki fevt olmasın ve bu kazâ sıçramasın!"
"Mílâd" doğmak vakti, "rasad" intizâr ma'nâsınadır. İlm-i hey'et erbâbı ve müneccimler ıstılâhında yıldızların tulû' ve gurûbu ve esrâr-ı felek muayene olunmak için, intihab olunan mekân-ı mürtefi' demektir. Zamânımızda bu mahallere "rasadhâne" derler. Ya'nî "O çocuğun doğum vaktini ta'yîn için biz rasadhâne ittihâz edelim veyâhud onun doğum vaktini bekliyelim ve bu kazâ-yı ezelî, sûret âleminde nâfiz olamamak için, fevt olmayacak tedbirler ittihâz edelim!"
934. "Ey fikirler ve akıl, senin re'yinin kölesi olan, eğer nigah tutmaz isek, bizi öldür!"
"Ey bütün fikirler ve akıllar senin re'yine ve hükmüne tâbi' bulunan şâh-ı azîm, eğer bu def'a da onun doğum zamânını gözetleyip, mâni' olamaz isek, bizi öldür!" dediler. Ve Fir'avn da onların bu sözlerini kabûl edip, mühlet verdi.
935. Dokuz aya kadar, gün gün saydı; tâ ki hasım dikici olan hüküm oku sıçramasın.
"Dûhten" iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücûduna dikmek ve saplamak ma'nâsına gelir. Fir'avn'ın vücûdu, düşmana ve tedbirler düşmanın giydiği zırha ve kazâ-yı ilâhî, oka teşbih buyurulmuştur. Ya'nî "Müneccimler ve geceden i'tibâren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve i'tinâyı, tedbîr-i zırhı, düşman mesâbesinde olan Fir'avn'ın vücûduna, kazâ-yı ilâhî oku dikmek için yaptılar."
936. Mekân, lâ-mekân üzerine hamle getirdiği vakit, baş aşağı gelir; kendi kanından içer.
"Mekân"dan murâd, cihât ile muttasıf olan taayyünât ve vücûdât-ı izâfiyyedir; ve "lâ-mekân"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Ya'nî “Vücûd-ı izâfi sahibi olan beşer, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın hükmüne ve kazâsına karşı re'y ve tedbîr ile hücûm ederse, baş aşağı gelerek mutlak mağlûb olur; ve ancak kendi kanını içer ve helâk olur." Bu beyit Hind nüshalarında چون مکان بر لا مکان حمله برد خون خود ریزد بلاها را خرد ya'ni Mekan, lâ-mekâna hamle getirdiği vakit, kendi kanını döker, belâları satın alır" sûretinde vâki'dir.
937. Yeryüzü gök ile düşmanlık ettiği vakit, çorak olur, ölümlükten baş çıkarır.
Bu beyt-i şerîf, yukarıki ma'nânın te'kîdidir. Hind nüshalarında bu iki beytin arasında بر قضا هر کو شبینجون آورد سرنگون آید از خون خود خورد yani Her kim kazâ üzerine gece baskını getirse, baş aşağı gelir; kendi kanından içer" sûretinde bir beyit daha vâki'dir. Ve Ankaravî nüshasına göre iki beytin birer mısrâ'ları üzerine ziyâde olarak iki mısra' ilave edilmiş olur. "Göğün yere husûmeti," yağmur vermemesinden kinâyedir. Yağmur yağmazsa, yeryüzü çorak olur ve nebât bitmez ve eser-i hayât zâhir olmaz, cemâd hâlinde kalır.
938. Nakış, nakkāş ile pençe vurursa, kendi bıyıklarını ve sakalını koparır.
"Nakış"dan murâd, vücûd-ı izâfî-i beşerdir ve "Nakkāş"dan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. "Dûhten" iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücûduna dikmek ve saplamak ma'nâsına gelir. Fir'avn'ın vücûdu, düşmana ve tedbirler düşmanın giydiği zırha ve kazâ-yı ilâhî, oka teşbih buyurulmuştur. Ya'nî "Müneccimler ve geceden i'tibâren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve i'tinâyı, tedbîr-i zırhı, düşman mesâbesinde olan Fir'avn'ın vücûduna, kazâ-yı ilâhî oku dikmek için yaptılar."
Yeni doğurmuş kadınları da Fir'avn'ın mekr için meydan tarafına çağırması
939. Dokuz aydan sonra, şâh tahtını meydan tarafına dışarıya getirdi ve şedîd i'lân etti.
Müneccimlerin tedbîri üzerine Fir'avn, evvelki sene yaptığı gibi yine tahtını meydan tarafına dışarıya çıkardı ve dellâllar çıkarıp sıkı sıkı i'lân etti, şöyle:
940. Ki: "Ey kadınlar, küçük çocuklarınız ile meydana geliniz; bütün İsraîlî-[939] ler dışarı olunuz!"
Ki: "Ey Benî İsrail kadınları, küçük çocuklarınızı alıp, meydana geliniz ve hepiniz evinizden dışarıya çıkınız!"
941. "Nasıl ki geçen sene erkeklere hil'at erişti; ve onlardan her bir kimse altın çekti."
Ya'nî "Geçen sene şâh, ihsân etmek ve onlara bol bol altın dağıtmak için nasıl ki Benî İsrail'in erkeklerini meydan tarafına da'vet etti ve onlara şimdiye kadar men' etmiş olduğu cemâlini gösterdi ise;"
942. "Kadınlar, âgâh olun bu sene de sizin ikbaliniz vardır, ta ki her biriniz istediği bir şeyi bulsun."
"Ey Benî İsrâîl kadınları, haberiniz olsun ki, bu sene de o ikbâl ve devlet size teveccüh etmiştir. Bu ikbâl sâyesinde âkıbet her biriniz istediği her bir lutuf ve âtıfete nâil olur."
943. Muhakkak kadınlara vaslet ve hil'at verecek; çocuklara da sırmalı takkeler koyacak.
"Vaslet" lügatte bir şey parçası demektir; burada ihsân nev'inden bir şey demektir. "Hil'at" elbise-i fâhire ve ihsân ma'nâsınadır.
944. "Her kim ki o, bu ay doğurmuştur; âgâh olun, şah-ı mekînden hazîneler alsınlar!"
"Bu ay zarfında doğuran kadınların haberleri olsun ki, mekânet sahibi olan şâhdan hazînelere mâlik olacaktır."
945. O kadınlar çocuklarıyla dışarı oldular; sevinerek şahın çadırına kadar geldiler.
"Tıflek" tıflın ism-i tasgîridir; "ân" edât-ı cemi'dir. "Tıflekân" çocukcuklar demektir. Ya'nî "O sene doğurmuş olan kadınlar bu i'lânı işitince hepsi bu küçük çocuklarını alıp dışarıya fırladılar ve sevinerek şâhın meydan tarafına kurulmuş olan çadırına kadar geldiler."
946. Her yeni doğurmuş kadın, hîle ve kahırdan gâfil olarak, şehirden meydan tarafına dışarı oldu.
"Destân" hîle ve mekir ma'nâsınadır.
947. Vaktaki bütün kadınlar ona cem' geldiler, her ne ki o erkek idi, anasından aldılar.
Bütün Benî İsrâîl kadınları bu va'de aldanarak Fir'avn'ın çadırı etrafına toplandılar; kucaklarında bulunan yeni doğmuş çocuklardan hangisi erkek ise me'mûrlar, derhal onları analarının kucaklarından aldılar.
948. Düşman bitmemek ve hubât artmamak için, ihtiyat budur diye onun başını kestiler.
"Hubât" akla ârız olan burukluk ve delilik ve kendini ca'lî olarak deli göstermek ma'nâlarına gelir. Burada akıl perîşanlığı demek olur. Ya'nî "Fir'avn'ın ve saltanatının düşmanı olan çocuk neşv ü nemâ bulmamak ve Fir'avn'ın aklının perîşanlığı tezâyüd etmemek için, ittihâzı lâzım gelen tedbîr-i ihtiyâtî ancak budur diyerek, aldıkları çocukların başlarını kestiler."