İçeriğe atla

İmrân'ın Mûsâ'nın anasıyla cem' olması ve Mûsâ (a.s.)a hâmile olması

22. bölüm / 70 · 1355 kelime · ~7 dk okuma

880. Şah gitti ve o, o dergâh üzerinde uyudu; eşi, onu görmek için gece yarısı geldi.

"Fir'avn, yapılan tefrîk tedbirinden memnûnen harem dâiresine gitti ve o İmrân dahi sarayda kendisine gösterilen mahalde yatıp uyudu. Herkes uyuyup, el etek çekildikten sonra, İmrân'ın zevcesi, zevcini görmek için gece yarısı geldi." Bu beyândan İmrân'ın zevcesinin de sarâyda sâkin olduğu anlaşılmaktadır.

881. Kadın onun üzerine düştü ve onun dudağını öptü; o gece içinde onu uykudan sıçrattı.

Min-tarafillâh kadına zevcinin muhabbeti galebe etti ve gece yarısı İmrân uyurken gelip onun dudaklarını öptü; bu temâsıyla İmrân'ı uykusundan sıçrattı.

882. O uyandı ve kadını, dudağından, onun dudağı üzerine bûse yağdırıcı olduğu halde latîf gördü.

İmrân uyandı ve zevcesinin dudağı lâ-yenkatı' bûseler yağdırıcı olmasından içi gıcıklanarak latîf gördü ve şehveti galebe etti.

883. İmran dedi: "Bu zaman niçin geldin?" "Şevkden ve Hakk'ın kazâsından!" dedi.

İmrân zevcesine "Bu tehlikeli zamanda niçin benim yanıma geldin?" diye sordu. Zevcesi de, "İçimde seninle temâs için bir şevk hâsıl oldu ve bu şevk, kazâ-yı ilâhî ve hükm-i Rabbânî iktizâsındandır" diye cevab verdi.

884. Adam, onu muhabbetten kucağına çekti; o demde nefsiyle cenge gelmedi.

Ya'nî “İmrân zevcesine muhabbetinden ve şehvetinin galebesinden dolayı, dayanamayıp hemen kucağına çekti ve o anda bu tehlikeli zamânın başına getireceği belâyı muhâkeme edip nefsiyle mücâhedeye kādir olamadı." Nitekim şehvet galebesiyle dağ keçisinin kendisini iki dağ arasındaki uçuruma attığı, kıssada geçmiş idi.

885. Onunla çift oldu; emâneti tevdî etti, ba'dehû ona dedi: "Ey kadın, bu kâr-ı akıl değildir!"

Nihâyet İmrân zevcesiyle muâmele-i zevciyyede bulundu ve onun vücûduna emânet-i ilâhiyye olan Mûsâ (a.s.)ın nutfesini tevdî etti; bu sûretle

886. Bir demir, bir taş üzerine çarptı ve ateş doğdu; bir ateş ki şâhdan ve onun mülkünden kin çekicidir.

"Bu yaptığımız iş ona benzer ki, bir demir ve çelik çakmak taşı üzerine çarpttı; bu müsâdemeden bir ateş çıktı ve o ateş Fir'avn'dan ve onun mülkünden kin çekici ve onun kendini ve mülkünü harâb edicidir."

887. "Ben bulut gibiyim, sen zemîn ve Mûsâ nebât. Hak satrancın şahı ve biz matız mat!"

Bu beyt-i şerif İmrân'ın lisânından Hz. Pîr efendimiz tarafındandır: "Ey zevcem, ben bulut gibiyim; sen de arz gibisin; ve Mûsâ dahi yerden biten nebât gibidir. Bulut yağmur getirip, arzdan nebâtın bitmesine sebeb olduğu gibi, ben de senin arz-ı cisminden nebât gibi olan Hz. Mûsâ'nın bitmesine sebeb olurum. Ve bu vücûd-ı izâfî âlemi bir satranç tahtasına benzer; vücûd-ı hakîkî-i Hak o tahta üzerinde, satranç tahtası üzerindeki şâhdır ve gâlibdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ (Yusuf, 12/21) ya'nî “Allah Teâlâ emri üzerinde gâlibdir" buyurulur; ve bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz ise, o şâhın muvâcehesinde mât ve mağlûbdur."

888. "Ey arûs, matı ve galibi şahdan bil; onu bizden bilme, bize teessüf etme!"

"Mat" ve "bürd" şatranc oyunu ıstılâhındandır. "Mat" mağlûb ve "bürd" gâlib demektir. "Ey Hakk'ın tecellî-i cemâlîsinin mazharı olup, gelin gibi olan zevcem! Bu vücûd-ı izâfî âlemindeki gâlibiyyet ve mağlûbiyyeti, şâh-ı hakîkî olan Hak'dan bil. O iki hâli, bizim mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyye[miz]den bilip beyhûde teessüf etme; fâil-i hakîkî ancak Hak'dır."

889. "Bu o şeydir ki, Fir'avn ondan korkardı, senin çiftin olduğum bu dem vâr oldu."

"Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Fir'avn o fiilin vukū'undan ve netîcesinden korkar idi. Seninle muâmele-i zevciyyede bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve netîce hâsıl oldu; ve Fir'avn'ın bu fiil ve netîce vâki' olmamak için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

İmrân'ın zevcesine mücâmaatdan sonra: "Sen beni görmemiş olasın!" diye vasiyet etmesi

890. "Zâhir kılma; hiç bunlardan dem vurma, tâ ki benim ve senin üzerine yüz hüzün gelmesin!"

"Ey zevcem, sakın aramızda vâki' olan bu mukāreneti meydana çıkarma; ve hem senin ve hem de benim üzerimize birçok belâlar gelmemek için, bu hallerden hiçbir kimseye bir şey söyleme!"

891. "Bunun âsârı âkıbet zâhir olur; ey nâzenîn, mâdemki alâmetleri erişti."

"Ey nâzenîn olan zevcem, mâdemki müneccimler böyle bir çocuğun zuhûru alâmetlerini keşf edip, ihbâr ettiler ve bu müneccimlere bu çocuğun zuhûru alâmetleri erişti ve münkeşif oldu, bunun nutfesinin ana rahmine düşmesinin âsârı da felekde âkıbet zâhir olur."

892. Derhal meydan tarafından, halktan na'ralar erişti ve havâ doldu.

İmrân zevcesine bu sözleri söyler söylemez, halkın müctemi' olduğu meydan tarafından, halkın na'raları ve yaygaraları koptu ve hevâ-yı nesîmî bu yaygaralar ile doldu. "Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Fir'avn o fiilin vukū'undan ve netîcesinden korkar idi. Seninle muâmele-i zevciyyede bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve netîce hâsıl oldu; ve Fir'avn'ın bu fiil ve netîce vâki' olmamak için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

893. Şâh o zaman o heybetten, "Agâh olun, bu gulguleler nedir?" diye, yalın ayak dışarıya fırladı.

894. "Meydan tarafından ne ses ve feryaddir ki, onun heybetinden cinnî ve şeytan ürker?"

Fir'avn, bu yaygaraları müteakib ürkttü: "Yahu! bu heybetli gulgule ve meydan tarafından gelen bu ses ve feryâd nedir ki, onun heybetinden ve dehşetinden cinnîler ve şeytanlar bile ürker," diyerek yalın ayak, harem dâiresinden dışarıya fırladı.

895. İmran dedi: “Şahımıza ömr olsun; İsrâîlîler kavmi senden şaddırlar!"

"İmrân Fir'avn'ın suâline cevâben: “Şâhımızın ömrü çok olsun, Benî İsrâîl senden şâd ve memnûndurlar."

896. “Şahın ihsanından şâdî ediyorlar; oynuyorlar ve ellerini çırpıyorlar."

"Benî İsrail şâhımızın ihsanlarından dolayı, ızhâr-ı meserret ediyorlar ve ellerini çırparak raks ediyorlar."

897. Dedi: "Ola ki bu olsun, ammâ velâkin vehim ve endîşe beni iyi doldurdu."

Fir'avn İmrân'a cevâben dedi: "Evet senin bu dediğin olabilir ammâ, ve fakat bu gürültü benim vehmimi ve düşüncemi pek ziyâde tahrík etti ve kalbimi, benim korktuğum şeyin vehmi ve düşüncesi gereği gibi doldurdu." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde, sadânın vâsıta-i intişârı, hevâ-yı nesîmî olduğuna işâret buyururlar. Ve bu na'ralar üzerine İmrân'ın zevcesinin de kaçmış olması tabîîdir.

Fir'avn'ın o sesten korkması

898. Bu ses benim canımı başkalaştırdı; acı olan gamdan ve kederden beni ihtiyarlattı.

899. Şah doğurma vaktinde hâmile gibi, bütün gece ileri ve geri gitti.

Fir'avn, ağrısı tutmuş bir kadın gibi, bütün gece bir türlü uyuyamayıp ileri geri gezindi.

900. Her zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu na'ralar beni yerimden pek götürdü.

Fir'avn, o gece gezindiği esnada İmrân'a vakit vakit derdi ki: "Ey İmrân, bu heybetli na'ralar ve feryâdlar, benim kalbimin metânetini yerinden sarstı."

901. Miskin İmran'ın takatı yok ki, nihayet ihtilât-ı çifti açık söylesin.

Miskin ve âciz olan İmrân'ın, kavî olan Fir'avn'a karşı tâkatı ve mecâli yok idi ki, zevcesiyle vâki' olan temâs ve ihtilâtını açıkça söyleyebilsin de, desin:

902. Ki: “İmran'ın kadını, İmran'a dâhil oldu, ta ki Mûsa'nın yıldızı zahir oldu."

"Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak ma'nâsınadır. Burada cimâ'dan kinâyedir. Ya'nî İmrân diyemez idi ki, “İmrân'ın kadını, İmrân'ın yanına gelip, muâmele-i zevciyyede bulundu ve netîcede Mûsâ (a.s.)ın yıldızı zâhir oldu."

903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı çerh üzerinde müntecim olur.

“Müntecim” tâbân ve parlak demektir. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hey'etin verebildiği ma'lûmât fezânın nâmütenâhî olması ve görünen yıldızlardan her birinin cesîm kürelerden ibâret bulunması ve bu kürelerin teşekkülleri hakkındaki faraziyyât-ı istidlâliyyeleri ve onların devir ve hareketleri gibi ma'lûmât-ı umumiyyeden ibarettir. Bu yıldızlardan her birinin sebeb-i hudûslarına ve üzerlerindeki mahlûkātın eşkâl ve envâ'ına dair olan bilgiler, ehl-i arz için kâmilen meçhûldür. Ba'zı ulûm vardır ki, ehl-i zâhir, irtibâtât-ı maddiyyelerine vakıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. Nitekim bu nevi' ulûm zümresine dâhil ve bakırı ve gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibâret bulunan kimyâ ve iksîr ilmini, yakın vakitlere kadar inkâr ve hurâfâttan addederler idi. Vaktâki elektron nazariyyesi keşf olundu, bu inkâr da bertaraf oldu. Bunun gibi ehl-i zâhir indinde hurâfâtdan addolunan bir de "ilm-i nücûm" vardır ki, bu ilim, erbâbı indinde ma'lûmdur; ve ondan hâdisât-ı müstakbeleyi keşfederler.

Bu mes'elenin hakikati budur ki, vücûd-ı hakîkî birdir ve nâmütenâhîdir ve fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûddur. Bu vücûdda tekevvün eden suver-i maddiyye, o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından olup, onun mezâhir-i esmâ ve sıfâtıdır; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, kâffesinin arasında revâbıt ve münasebât vardır. İşte bu ilm-i nücûm bu revâbıtın ba'zılarının keşfinden ibârettir. Ve kendi vücûd-ı vehmîlerinden fânî ve vücûd-ı hakîkî ile bâkî olan kâmillerin keşfi, bu ilm-i nücûm erbâbının keşfinden daha âlî ve daha hakîkî olup, onlarda hatâ olmaz. İlm-i nücûm erbâbının keşfinde ve tedbirlerinde hatâ olur. Binâenaleyh her peygamberin yıldızının parlaması mes'elesi dahi, ulûm-ı zâhiriyye erbâbı indinde mekşûf bir şey olmadığından, cehle müsteniden inkâra mahal yoktur. "Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak ma'nâsınadır. Burada cimâ'dan kinâyedir. Ya'nî İmrân diyemez idi ki, “İmrân'ın kadını, İmrân'ın yanına gelip, muâmele-i zevciyyede bulundu ve netîcede Mûsâ (a.s.)ın yıldızı zâhir oldu."