Mûsâ (a.s.)ın men'-i velâdeti hîlesi için Benî İsrâîl'i meydana da'vetti
21. bölüm / 70 · 1172 kelime · ~6 dk okuma
857. "Ey esîrler, meydan mahalli tarafına gidiniz; zîrâ şehenşâhdan cûd görmek ümîdi vardır!"
858. Vaktaki İsrâîlîler müjdeyi işittiler, teşneler ve ona çok müştâk idiler.
859. Hîleyi yuttular ve o tarafa koştular; kendilerini göstermek için süslediler.
860. Nitekim burada hîle bilici olan Moğol, "Mısırlılar'dan bir kimse isterim!" dedi.
Cenâb-ı Pîr efendimiz zamânında Konya'da Selçûkî hükümeti var idi; ve şarktan gelen Moğollar memâlik-i Selçûkiyye'ye müstevlî olmuş ve Mısır hükûmdân “Zâhir Baybars el-Bundukdârî" hâl-i inkırâzda bulunan hükûmet-i Selçûkıyye'nin memâlikini zabt için hareket etmiş idi. Selçuk hükümetinin re's-i kârında bulunan Muîneddîn Pervâne, Moğollar ile ittifak etti. Selçûkîler ile Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan sahrâsında Melik Zâhir'in askerine karşı çıktılar. Selçûkîler muhârebeye cesaret edemiyerek meydân-ı harbi terk ile firâr ettiler; ve Moğollar sebât etti, fakat mağlûb oldular. Melik Zâhir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muîneddîn Pervâne, Selçuk hükümdârı olan sultân Gıyâseddîn Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zâhir Pervâne'ye adam gönderip, kendisini da'vet etti ve firârının sebebini sordu; ve devlet-i Selçûkıyye'yi Moğollar'ın elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevâb alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de serîr-i saltanat-ı Selçûkıyye'ye cülûs ederek, selâtîn-i Selçûkıyye âdâtını icrâya başladı ve nâmına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a avdet etti. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'in ilk faslında Muîneddîn Pervâne'nin bu hâlini tenkîd ve istiğfâr etmesini tavsiye buyururlar. Bu beyt-i şerîfde bu vak'alara işâreten, Moğollar'ın Mısırlılar'dan intikām almak için böyle Fir'avnâne bir hîleye teşebbüslerini beyân buyururlar.
861. "Mısırlılar'ı bu tarafa cem' getiriniz, tâ ki lâzım olan kimse ele gelsin!"
Moğollar, "Mısırlılar'dan bir adam arıyoruz; hepsini toplayıp buraya getiriniz ki, istediğimizi onların arasından bulup seçelim" dediler.
862. Herkim geldi ise, “Bu değildir, âgâh ol, efendi gel, o köşede otur!" dedi.
Mısırlılar birer ikişer geldikçe, "Hayır, aradığımız bu değildir; gel efendi, şurada otur!" diyerek hîle ile habs ettiler.
863. Nihayet bu şîve ile hepsi cem' geldiler; bu hîle ile onların boyunlarını vurdular.
Nihâyet bu tarz ile Selçûkîler arasında bulunan Mısırlılar'ı bir araya topladılar; sonra mağlûbiyetlerinin intikāmını kahbece almak üzere bu silâhsız bî-çârelerin boyunlarını vurdular.
864. Onun uğursuzluğu gibi, Allah'a da'vet edici olan ezan tarafına niyâz götürmezler idi.
ile Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan sahrâsında Melik Zâhir'in askerine karşı çıktılar. Selçûkîler muhârebeye cesaret edemiyerek meydân-ı harbi terk ile firâr ettiler; ve Moğollar sebât etti, fakat mağlûb oldular. Melik Zâhir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muîneddîn Pervâne, Selçuk hükümdârı olan sultân Gıyâseddîn Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zâhir Pervâne'ye adam gönderip, kendisini da'vet etti ve firârının sebebini sordu; ve devlet-i Selçûkıyye'yi Moğollar'ın elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevâb alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de serîr-i saltanat-ı Selçûkıyye'ye cülûs ederek, selâtîn-i Selçûkıyye âdâtını icrâya başladı ve nâmına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a avdet etti.
Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in ilk faslında Muîneddîn Pervâne'nin bu hâlini tenkîd ve istiğfâr etmesini tavsiye buyururlar.
Bu beyt-i şerîfde bu vak'alara işâreten, Moğollar'ın Mısırlılar'dan intikām almak için böyle Fir'avnâne bir hîleye teşebbüslerini beyân buyururlar.
865. Mekkarın da'veti onları çekti; ey reşîd, şeytanın mekrinden kork ha!
"Reşîd" ıstılâh-ı şer'îde, malını muhafaza husûsunda takayyud ederek, sefeh ve tebzîrden tevakkî eden kimsedir. Sefihin aksidir; âkil ve kâr ve fâide yolunu bilen kimsedir. Ya'nî "Pek ziyâde mekr ve hîle yapıcı olan Moğol'un da'veti Mısırlılar'ı veyâhud Fir'avn'ın da'veti İsrailliler'i kendi taraflarına çekti; binâenaleyh bu gibi göz ile görülen insan şeytanlarının ve göz ile görülmeyen cin şeytanlarının mekir ve hîlelerinden korkun!"
866. Fakîrlerin ve muhtaçların sesini işit, tâ ki senin kulağın hîlekârın sesini tutmasın.
Ya'nî "Senin kulağına bu gibi hílekârların sesi te'sîr etmemesini istersen, ey hâli vakti yerinde olan zengîn efendi, fakîrlerin ve muhtaçların seslerini ve derdlerini dinle; ve mümkin olduğu kadar onlara çâre-sâz olmağa gayret et! Senin bu fiilin berekâtıyla senin kulağını bu gibi hílekârların sesinden muhâfaza buyursun."
867. Vâkıa dilenciler tama'kâr ve çirkin huyludurlar; sen gönül sahibini şikemhârların içinde ara!
Vâkıâ senin zannın gibi, dilencilerin pek çoğu tama'kârdır; ve cem'-i nukūda sâî çirkin huylu kimselerdir. Fakat gönül sahibi olan evliyâ-yı Hak alelekser bu gibi zelîl zümre arasına karışıp, kendilerini nazar-ı halktan setr ederler; ve onlar bu dilencilerin ahlâkından pâk ve münezzehdirler. Binâenaleyh ahvâlini iyice bilmediğin bir sâile nazar-ı hakaretle bakma; ve bu gibi evliyâyı bu löpçülerin ve cerrârların arasında ara!
Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz Mısırlılar'ın başlarına gelen bu belânın sebeb-i bâtınîsini keşfen beyân buyururlar. Ya'nî "O boyunları vurulan Mısırlılar, Allah'a da'vet ma'nâsını mutazammın bulunan ezân-ı Muhammedî tarafına kulak asmadıkları ve namazı niyâzı terk ettikleri için, bu fiillerinin uğursuzluğu olarak onların başlarına bu belâ gelmiştir." Evâmir-i ilâhiyyeye itâat etmeyen bir kavmin mutlakā bir belâ-yı sûrîye dûçâr olacağına işâret buyurulur.
868. Denizin dibinde güher, taşlar ile beraberdir; ayıblar arasında fahrlar vardır.
Nitekim kıymetli inciler denizin dibinde, kıymetsiz taşlar arasında bulunur. Vücûdlarıyla iftihâr olunan kimseler, vücûdları cem'iyyet-i beşeriyye arasında ayıb ve leke olan kimseler arasında yaşarlar.
869. İmdi İsraililer sabahtan meydan tarafına koşucu olarak kaynaştılar.
870. Vaktaki o, onları hîleler ile meydana götürdü, yüzünü onlara çok taze gösterdi.
Fir'avn, bilcümle Benî İsrâîl efrâdını böyle bir hîle ile meydana topladı ve şimdiye kadar onlara göstermediği bir tâze ve beşûş yüz gösterdi.
871. Dildarlıklar etti ve bahşişler verdi; o kubâd onlara hem atâ, hem va'dler etti.
"Kubâd" pâdişâh ve hükümdâr ma'nâsınadır. O Mısır pâdişâhı olan Fir'avn, İsrâîlîler'in gönüllerini alacak bir sûretde muâmele etti ve bahşişler verdi; onlara hem böyle ihsânlar etti, hem de âtîde daha büyük lutuflarda bulunacağını va'd etti.
872. Ondan sonra "Canlarınız için, bu gece hepiniz meydanda uyuyunuz!" dedi.
Fir'avn bu ihsânları yaptıktan sonra onlara, "Tarafımdan canlarınıza vâsıl olacak lutuf ve âtıfetin devâmı için, bu gece hepiniz bu meydanda yatınız ve hiçbiriniz evlerinize gitmeyiniz!" dedi.
873. Ona: "Hizmetler edelim, eğer sen istersen, bir ay burada sâkin oluruz," diye cevab verdiler.
Zîrâ Mısır gibi sıcak bir memlekette gece meydanda yatmak güç bir şey değil idi.
Fir'avn'ın haml gecesinde, Benî İsrâîl'in kadınlarından tefrîkı sebebiyle meydandan şehre şâd olarak rücû'u
874. Şah "Bu gece haml gecesidir ve kadınlardan uzaktırlar" diye şâdmân olarak avdet etti.
Fir'avn bu hilesini itmâm ettikten sonra "Oh! bu gece müneccimlerin haber verdiği kimsenin ana rahmine düşeceği bir gecedir; ben ise Benî İsrail'i evlerinden meydana topladım ve kadınlarından uzaklaştırdım. Bu gelecek şahsın artık ana rahmine düşmek ihtimali kalmadı" diye sevinerek şehirde sarayına avdet etti.
875. Onun hazini olan İmrân dahi onun hizmetinde, onun karîn-i sohbeti olarak beraber şehre geldi.
Fir'avn'ın hazînedârı olan İmrân dahi, Benî İsrâîl'den olduğu cihetle o da Fir'avn'ın hizmetinde ve onun sohbetine mukārin olarak şehre beraber geldi ve o da evine ve zevcesinin nezdine gitti.
876. Dedi: "Ey İmrân! Sen bu kapı üzerinde yat; sakın kadın tarafına gitme ve sohbet isteme!"
Fir'avn, hazînedârı olan İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân! Sen de bu gece sarayda yat, sakın evine ve zevcen tarafına gitme ve onunla muamele-i zevciyyede bulunma!"
877. Dedi: "Senin bu dergâhın üzerinde uyurum; senin dil-hâhından başka şey düşünmem."
878. İmrân dahi İsrâîlîler'den idi; fakat Fir'avn'ın kalbi ve canı idi.
Ya'nî "Efrâd-ı Benî İsrail'den hiçbirinin Fir'avn'ın huzûrunda bulunmak selâhiyyeti yok idiyse de, İmrân, zekâsı ve dirâyeti ve sadakati hasebiyle bu yasaktan müstesnâ idi ve Fir'avn'ın pek ziyâde makbûlü ve gözdesi idi."
879. Ne vakit zannederdi ki, o isyan etsin; o ki Fir'avn'ın canının korkusudur, onu yapsın.
Fir'avn, bu kadar sadakati olan İmrân'ın kendisine isyân ve muhalefet edeceğini ve canının korktuğu o gecedeki muâmele-i zevciyyede bulunacağını aslâ hatırına bile getirmezdi.